HİCİR    SÛRESİ 3

Hicir Sûresinin Kapsadığı Başlıca Konular. 3

Meali: 3

İlgili Hadîsler. 3

Elif- Lam- Râ. 4

Kur'ân Her Bakımdan Mübîn'dir. 4

Kur'ân'ın Müslümanlara Önemli Haberi 4

Milletlerin Hayatı 5

Âyetler Arasında Bağlantı 5

Meali: 5

Peygamber (A.S.) Efendimize Deli Diyenler. 5

Meleklerin Gelmesini İsteyenler. 6

Kur'ân'ın Koruyucusu Allah'tır. 7

Bu Konuda Tarihî Bir Olay. 7

İnkarcılara Gökten Bir Kapı Açılsa. 8

Âyetler Arasında Bağlantı 9

Meali: 9

İlgili Hadîsler. 9

Burçlar. 9

Gök Haberleri Şeytanlardan  Korunmuştur. 10

Allah'ın Varlığınadelâlet Eden Belgeler. 10

Yeryüzünde Her Şeyin Belli Bir Programa Göre Yaratılması 11

Canlılar Alemi 11

Âyetler Arasında Bağlantı 11

Meali; 11

İlgili Hadîsler. 11

Herşeyin Hazinesi O'nun Kat1ndadır. 12

Rüzgârları Aşılayıcı Olarak Gönderir. 12

Öldüren Ve Dirilten Ancak Allah'tır. 13

Öne Geçmek İsteyenler - Arkada Kalmak İsteyenler. 13

Meali: 14

İlgili Hadîsler. 14

İnsanın Pişmedik Kuru-Aynı Zamanda Çürümüş Çamurdan Yaratılması 14

Cânn İse: 14

İnsan Çamurdan Yaratılmıştır. 15

Cânn Da Daha Önce Dumansız Ateşten Yaratılmıştır. 15

Cânn Veya Cin, İnsandan Önce Yaratılmıştır. 15

Cin Ve Şeytan. 16

Âyetler Arasında Bağlantı 16

Meali: 16

İnsanin Yüceliği Ve Azizliği 16

Âdem Peygamberin Sıfatı 16

Allah'ın Kendi Ruhundan Âdem'e Üflemesi 17

Dünyâ Bir Bakıma Zıtlar (Karşıtlar) Âlemidir. 17

Zıtların Sürtüşmesi 17

Âyetler Arasında Bağlantı 18

Meali: 18

İlgili Hadîsler. 18

Zıtların Savaşı 18

Ihlâsa Erenlerin Özellikleri 19

Cehennem, Yedi Tabakadır. 20

Takva Sahipleri 20

Meali: 20

İniş Sebebi 20

İlgili Hadisler. 21

Âyetler Arasında Bağlanti 21

Meali: 21

Neye Göre Müjdeliyorsunuz?. 21

Değişik Mesajlar. 22

Âyetler Arasinda Bağlantı 22

Meali: 23

Lût Olayı 23

İki Sûrede Olayın İşleniş Tarzı Arasındaki Farkın Özeti 24

Âyetler Arasinda Bağlantı 24

Meali: 24

İlgili Hadîs. 25

Eykeli'ler. 25

Hicirli'ler. 25

Âyetler Arasında Bağlantı 26

Meali: 26

İlgili Hadîsler. 26

Göklerle Yer Hak İle Yaratılmıştır. 26

Kıyamet Mutlaka Kopacaktır. 27

Hesabı Soran Ancak Allah'tır. 27

Yaratma Kudreti Allah'a Aittir. 27

Seb'ü'l-Mesânî (Tekrarlanan Yedi İkili Âyet) 28

Fatiha Sûresi Neden İkilenen Sûre Olarak Anılmıştır?. 28

Fatiha Kur'ân'ın Özetidir. 28

İnkâr Ve Nîmet 29

Küfrü Seçenlerin İman Etmemelerine Üzülmemek. 30

Mü'minlere Karşı Mütevazı' Olmak. 30

Peygamber (A.S.) Açık Bir Uyarıcıdır. 30

Kur'ân'ı Parça Parça Etmek, Onu Bütünlüğü İçinde Değerlendirmemek Çok Sakıncalıdır. 31

Âyetler Arasında Bağlantı 31

Meali: 32

Allah'ın Emirlerini Açıkça Tebliğ Etme Dönemi 32

O Dönemde Gelişen Olayın İçyüzü. 32

Kulun İki Hali Vardır. 32

İnsan Hayatını Nura Garkeden Üç Emir. 33


HİCİR    SÛRESİ

 

Kur'ân'ın 15. süresidir. İsmini, Semûd kavminin yaşadığı Hicir yöre­sinden söz edildiği için, oradan alır.

Müfessirlerin icma'ıyla, sûrenin tamamı Mekke'de inmiştir.

Âyet sayısı         :       99

Kelime »             :     654

Harf     »             :    2760

İbrahim Sûresi ile bu sûre arasındaki bağlantı beş madde ile belirlen­miştir :

  Her iki sûreye de «açık, açıklayıcı kitap» sözüyle başlanmıştır.

  İki sûre de değişik kelime ve anlatımla inkarcı azgınların duru­munu ve karakterlerini açıklamaktadır. Aynı zamanda kıyametin'bazı önem­li safhaları uyarıcı bir hatırlatma olarak iki sûrede anlatılır.

  İkisinde de kevnî âyetler sıralanır: Göklerin ve yerkürenin yaratı­lış ve düzeni akla ışık tutan, malzeme veren deliller olarak sıralanır.

Her ikisinde de İbrahim Peygamber'in (A.S.) kıssasının bazı önem­li noktaları üzerinde durularak Arap Yarımadası'nda yaşayan putperestler ile kitap ehli uyarılır ve çok yanlış bir yolda yürüdükleri anlatılır.

Elde edilen zaferlerin, başarıların Allah'a ait olduğu belirtilir. O bakımdan Allah'a dosdoğru imân ettikten sonra gerekli tedbirlerde kusur etmeyen kavim ve milletlerin eninde, sonunda başarıya erişecekleri müj­delenir. [1]

 

Hicir Sûresinin Kapsadığı Başlıca Konular

 

— Kur'ân'ın aydınlatıcı, doğru yolu gösterici vasıfları ve özellikleri an­latılır, bazı misaller verilir. .

rilir.

—  İnkarcı putperestlerin, sapık müşriklerin doğru yolu seçmemekte ısrar ettikleri takdirde kendilerinden yüz çevirilmesi tavsiye edilir.

—  Peygamber (A.S.) Efendimizi hem inkâr etmeleri, hem de alaya al­maları üzerinde durulur ve yapılması gereken emredilir.

Allah'ın varlığına, birliğine delâlet eden belge ve kanıtlara yer ve-

—  İblîs'in Âdem olayında secde etmemek suretiyle Allah'ın emrine karşı geldiğine dikkatler çekilir; kibir, gurur, bencillik ve  kıskançlıktan kaynaklanan isyanın çok tehlikeli olduğuna bu olay misal verilir.

—  Cennetlikler ile Cehennemlikler konu edilirken duygular kamçıla­nır, düşünceler yönlendirilir ve böylece ruhlara bol gıda verilmeğe çalışılır. Aynı zamanda ümitler tazelenir.

—  Hakk'a karşı baş kaldıran inkarcı azgınları, sapık maddecileri uyar­mak ve mü'minlerin de imân ve irfanlarını artırmak için gelip geçen ka­vim ve milletlerden pasajlar nakledilir, ibretli ve öğütlü yanları misel vsrilir.

—  Varlık âleminin yaratılmasındaki hikmetin, Allah'a ibâdet olduğu, diğer bir tabirle marifetullah meşalesini yakmaya yönelik bir hikmet taşı­dığı çok anlamlı şekilde belirtilir.

—  Allah'ın mü'minlere olan lütuf ve ihsanı anlatılırken, dünya haya­tının lüks ve konforuna özenilmemesi öğütlenir.

—  İman edenlere karşı alçak gönüllü, yufka yürekli olmanın fayda­ları üzerinde durulur.

—  Her şeye rağmen, şartların ve imkânların elverdiği ölçüde Allah'ın kullarını hak dine davetin, sapıkları doğru yola çağırmanın, insanları irşat etmenin lüzumuna değinilir ve bunun devamı istenir.

—  Daha çok sıkıntılı anlarda Allah'ı çokça anıp tesbîh etmenin, ibâ­dete ağırlık vermenin faydaları açıklanır. [2]

 

Meali:

 

  Elif- Lâm- Râ. Bunlar Kitab'ın ve apaçık olan, açıklayan Kur'ân'ın âyetleridir.

  Kâfirler çok defa Müslüman olmayı arzu edeceklerdir,

  Bırak da onları, yesinler (nefis ve şehvet otlağında) geçinip ya­rarlansınlar; emel (=sonu gelmeyen arzu) onları avundursun. İleride (böy­lesine sefih bir hayatın sonunun nereye varacağını) bileceklerdir.

  Hiç bir kasabayı yok etmedik ki, onun bilinen belli bir yazısı ol­masın.

  Hiç bir ümmet ecelinin ne önüne geçebilir, ne de ondan geri ka­labilir.

 

İlgili Hadîsler

 

«Lâ ilahe illallah, diyen bir topluluk, günahları sebebiyle Cehennem'e girerler. Lât ve Uzzâ'ya (iki büyük put) tapanlar, onlara: «Sizin lâ ilahe il-âilah demeniz size yarar sağlamadı da bizimle birlikte Cehennem'e girdi­niz?» derler. Bunun üzerine Allah o putperestlere daha da gazap eder ve Tevhit ehlini Cehennem'den çıkarıp hayat ırmağına sokar. Böylece ay, tu­tulmaktan sıyrılıp kurtulduğu gibi, onlar da yanıklardan (ateşin bıraktığı leke ve izlerden) öylece sıyrılıp kurtulurlar ve Cennet'e girerler de orada cehennemlikler diye anılırlar.» [3]

«Cehennem ehli cehennemde toplanınca, beraberlerinde Allah'ın dile-, diği kadar kıble ehlinden de kimseler bulunur. Kâfirler mü si umanlara: «Siz­ler Müslüman değil miydiniz?» diye sorarlar. Onlar da : «Evet Müslüman-dık..» derler. «Müslümanlık sizin için yeterli ve kurtarıcı olmadı da bizimle birlikte Cehennem'e girdiniz?» derler. Onlar da: «Bizim birtakım günah­larımız vardır, o yüzden yakalanıp buraya atıldık» diye cevap verirler. Al­lah onların ne dediklerini işitir de kıble ehlinden Cehennem'de kim varsa çıkarın diye emreder. Kâfirlerden orada kalanlar bu manzarayı görünce, «Ah, keşke biz de Müslümanlardan olsaydık da onlar gibi buradan çıksadık!» diye hayıflanırlar.» [4]

Râvî diyor ki, Resûlüilah (A.S.) Efendimiz bunları anlattıktan sonra sû­renin ikinci âyetini okudu. [5]

 

Elif- Lam- Râ

 

Bu harfler, diğer sûrelerde olduğu gibi, burada da Allah ile Peygam­beri arasında bir şifre, sûreye giriş, sûredeki konuların özeti ve taşıdıkları hikmetin işaretleridir. Allah daha iyisini bilir. [6]

 

Kur'ân Her Bakımdan Mübîn'dir

 

«Elif-Lâm-Râ. Bunlar kitabın ve apaçık olan, açıklayan Kur'ân'ın âyetleridir.»

Kur'ân insan hayatını onun hılkatındaki azizliğe uygun şekilde tanzim eden, ilâhî sünneti açıklayan, aile hayatını yönlendiren, toplum hayatını meşru sınırlar içine alıp ahlâk ve fazîletle birleştiren, milletlerin hayatına ışık tutan son kitaptır; aynı zamanda Allah'ın insanlara en aon mesajıdır.

Kur'ân'ın hem açık, hem de açıklayıcı vasfı ve özelliği belirttiğimiz üzere çok geniş ve kapsamlıdır. Bu kitap yalnız dünya hayatının bu yön­leriyle yetinmez, fizik ötesinden haber verir. Âhiret hayatını bütün haşme­tiyle, mutluluk va'deden safhalarıyla, korkutup yönlendiren bütün kademe-leriyle en anlamlı ve en duyarlı bir üslûpla anlatıp açıklar. Böylece Kur'ân iki hayatı birbirleriyle açıklayıp bütünleştiren eşsiz bir kudrettir, O bakım­dan ilgili âyette ona «mübîn» sıfatı verilmiş ve bu kelime üzerinde ciddi biçimde durmamız ilham edilmiştir. [7]

 

Kur'ân'ın Müslümanlara Önemli Haberi

 

«Kâfirler çok defa Müslüman olmayı ar­zu edeceklerdir.

Kur'ân, önce Mekke'de çok acıklı, üzücü, yorucu ve yıpratıcı yıllar ge­çiren Peygamber (A.S.) Efendimiz ile arkadaşlarına, sonra da her devir ve dönemdeki mü'minlere, İslâm'ın ileride cihan dini olacağını, yaptığı köklü inkılâpla yepyeni bir hayat düzeni, modeli olmayan bir yaşayış sistemi ge­tirdiğini ilân ediyor. Arkasından yaptığı bu büyük inkılâbın gelişeceğini, kıtalar üzerine yayılacağını; aklını kullanan, ilmini hayra çeviren insanların akın akın bu dine gireceğini ve eninde, sonunda küfür ve ahlâksızlığın, zu­lüm ve tuğyanın bu ilâhî kudret karşısında başeğeceğini; nice soysuz in­karcıların ortaya çıkan muhteşem manzara karşısında müslüman olmayı çok arzu edeceklerini haber veriyor.

Unutmayalım ki, İslâm ve Kur'ân buna benzer olayları tarihin birçok donemlerin.de mevzii olarak yaşadı. Bir gün gelecek aynı olayları dünya çapında yaşama şansına erişecektir. Bugün bile bunun bazı kıvılcımları yer yer parıldamakta, geleceğe ümitle bakmamızı fısıldamaktadır. Son ola­rak Fransa'da birçok ilim adamlarının Kur'ân'a hayranlık duyarak Islâmi-yeti seçmeleri bunun açık misallerinden biridir. Aynı hava medenî geçi­nen hıristiyan ülkelerin birçoklarında kendini hissettirmekte ve «İstikbal İslâm'ındır» dedirtmektedir.

Bu, inkarcı sapıkların, ahlâksız şaşkınların bir gün gelecek dünyadaki arzu ve'temennileri.olacak; âhiretteki temennileri ise daha içli ve gerçek­çi bulunacak. Nitekim hadîs-i şerifte bu husus açık şekilde ifadesini bul­muştur. Ama önemli ve yararlı olan uyanış ve ona bağlı arzu, milyonlarca, hattâ milyarlarca insan nefis çöplüğünde, şehvet otlağında bir ömür tüketirken, onlardan kopup ölmeden önce hakikati anlayarak hakkı kabul et­mektir. Yoksa âhirette uyanmanın ve içli temennide bulunmanın hiçbir ya­ran olmaz.

İslâm Dini hakkında hiçbir araştırma ve inceleme zahmetine katlan­mayan, kulaktan dolma fikir kırıntılarıyla bu din hakkında ileri-geri konu­şan mürekkep yalamışlara, Cenâb-ı Hak bu ihmâl ve bu sığ görüşlerinin hesabını mutlaka soracaktır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın bize verdiği her nî-metten mutlaka sorumluyuz ve elbette hesap vermek zorundayız. Bu Al­lah'ın koyduğu kurallardan biridir ki, değişmez.

Bir tacir, malın kalitesini, gerçek değerini, pazarlamasını ve kazancım hesaplayıp öğrenmeğe harcadığı zamanın onda birini dinini dosdoğru öğ­renmeğe, Allah'ın kitabı Kur'ân'ı okuyup anlamaya vermeli değil midir? Her iki hayatını fazîlet ve saadet burcuna yükseltecek olan bir dine ve onun kitabına kayıtsız kalmanın ne kadar büyük bir haksızlık olduğunu ölmeden önce idrâk etmekle yükümlüdür. Aksi halde öldükten sonra bun­ları anlamasının kendisine hiçbir faydası olmayacaktır.

Kur'ân insan hayatında yasak olanla olmayanın sınırını belirleyen, he­defi tayin eden, hilkatin amaç ve hikmetini öğreten tek kitaptır. Onsuz ge­çen bir hayat mutlak anlamda karanlık ve verimsiz geçmiştir. Dünya'da hayatını karanlığa boğan kimseler, âhirette aynı karanlıkla yüzyüze ge­leceklerini unutmamalıdırlar. [8]

 

Milletlerin Hayatı

 

«Bırak da onları, yesinler (ne­fis ve şehvet otlağında) geçinip yararlansınlar. Emel (sonu gelmeyen arzu) onları avundursun, İleride (böylesine sefih bir hayatın sonunun nereye va­racağını) bileceklerdir.»

İnkâr temeli üzerinde gelişen sefih bir hayat iki ayrı dramatik sonuç doğurur: Biri dünyada başaşağı gelip zillete uğramak; diğeri âhirette, ömür sermayesini gayesinin hilâfına harcamaktan dolayı verilecek azabı yudum yudum tatmak..

Zira milletlerin de fertler gibi, hayatlarının üç dönemi söz konusudur: Oluşma, gelişme ve yıpranıp yaşlanma.. Allah'ın ezelî ilmi her milletin bu üç ayrı dönemini önceden tesbit edip ona göre her biri için bir süre belir­lemiş ve kader yazısını yazmıştır. O süre son kertesine gelince, o milletin hayatı sona erer; artık ne ileri, ne de geri bırakılır. Böylece her millet ken-

di kaderini kendisi çizmiş oluyor. İlâhî ilim de onu öyle tesbit edip yazıyor. Yazıldığı için gerçekleşmiyor, gerçekleşeceği için yazılıyor, sonucu ortaya çıkıyor.

Milletlerin süratle yaşlılık dönemine girme sebepleri dinde ve sonra da sosyolojide şöyle belirlenmiştir:

a)  Ekonomik güce nazaran din, inanç ve ahlâkta gerileme başlar. Böy­lece maddî hayatla manevî hayat arasında denge bozulup derin uçurumlar meydana gelir.

b)  Lüks ve konfor, tezelden servet edinme ve aşırı israf sari bir has­talık halini alır. Orta sınıf kalkar, çok fakirle çok zengin diye iki zıt zümre sahnede kalır. Bunun tabii neticesi olarak toplumda büyük çalkantılar, hu­zursuzluklar ve sürtüşmeler başgösterir. Ahlâksızlık gemi azıya alıp hiç bir engel tanımaz olur.

C) Aile yuvası, milletin temel taşı olma özelliğini kaybeder. Kadınlar anne olmaktan ziyade birer süs eşyası ve reklamcıların aracı haline ge­tirilir. Seksüel konulara ağırlık verilerek gençlik baştan çıkarılır.

Millet bünyesinde sözü edilen bu üç yara açılmaya başladığında acil ve kalıcı tedbir alınmadığı takdirde dönüşü mümkün olmayan bir çizgiye gelinip dayanılmış olur ki, bunun neticesi yıkılıp yok olmaktır. Yukarıda mealini verdiğimiz dördüncü âyetle bilhassa bu hassas noktaya parmak basılarak milletler uyarılıyor. [9]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıda geçen âyetlerle, Kur'ân'm beşer hayatı için lüzumlu olan ana, konulan, temel bilgileri açıkladığı belirtildi. İleride İslâm Dininin büyük bir gelişme kaydedeceğine işaretle, inkarcı sapıkların bile o dönemlerde müs-lüman olmayı arzu edeceklerine dikkatler çekildi. Sonra da milletlerin se­fih hayatı üzerinde durularak, fertlerde olduğu gibi milletlerde de yaşlılık dönemine girmenin kaçınılması zor bir netice olduğu hatırlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, Kur'ân'm lüzumlu bütün hakikatleri apaçık ortaya koymasına rağmen, aklını kullanmayıp duygusunun esiri olan müşriklerin Hz. Muhammed (A.S.) Efendimiz'in yüksek şahsiyetini göremiyerek Ona deli diyecek kadar sapıttıkları konu ediliyor. Meleklerin gözle görülecek Şekilde ortaya çıkarılmasını isteyerek Allah ve melekleri hakkında ciddi hiçbir bilgilerinin olmadığı hatırlatılıyor. Sonra da fazla üzülmeğe gerek olmadığı bildirilerek, Kur'ân'ı indiren Allah'ın onu mutlaka koruyacağı müj­deleniyor. Arkasından, beyni yıkanmış ve putperestlik vadisinde iyice şart-

lanmış müşriklere ne kadar âyet ve belge de gösterilse, yine de inanmaya­cakları haber verilerek. Peygamber ve mü'minlerin kendilerine düşen irşat ve teblîğ hizmetlerini imkânlar elverdiği ölçüde sürdürmeleri emrediliyor. [10]

 

Meali:

 

  Dediler M: «Ey o kendisine zikir (Kitap) indirildiğini (iddia edip duran) kişi! doğrusu sen delisin.

  Eğer doğrulardan isen bize melekleri getirsenel.»

  Melekleri ancak hok(a dayalı bir hikmet) ile indiririz ve o zaman da (inkarcılara) mühlet verilmez, göz açtırılmaz.

  Şüphesiz ki Kur'âh'ı biz indirdik ve elbette biz onun koruyu cuiarıyızdır.

10—  And olsun ki, senden önceki topluluklara kendilerinden (uyarıcı peygamberler) göndermişizdir.

11—  Ne var ki onlara ne kadar bir peygamber geldiyse, mutlaka onu alaya aldılar.

12—  Bunun gibi onu (sapıklık, inkâr, alay ve şirki) suçfu günahkârla­rın kalplerine sokarız (öncekilerin kalplerine soktuğumuz gibi).

13—  Kur'ân'a inanmazlar. Halbuki öncekilerin (bu yüzden başlarına) bir sünnet (ilâhî hüküm) de gelip geçmiştir, (misâli vardır).

14-15— Kendilerine gökten bir kapı dçsak, onlar da yukarı yükselip çıksalar yine de diyecekler ki, gözlerimize perde kapanmış, belki de biz büyülenmiş bir milletiz.

 

Peygamber (A.S.) Efendimize Deli Diyenler

 

Dediler ki: Ey o kendisine zikir (kitap) indirildiğini (iddia edip duran) kişi! Doğrusu sen delisin.»

Vahiy indiğinde yüce ruh olan Melek Cebrail'in lâhutî havasından ve Levh-i Mahfuz'dan indirilen ilâhî kelâmın kutsal nurundan etkilenen Resû-lüllah. (A.S.) Efendimiz'in mübarek ruhu kendine has bir vecd hali geçirir ve bu Onun bedeninde bir sarsıntı meydana getirirdi. O yüzden mübarek çeh­resinde çok hafif bir- sararma ve terleme, sonra da tam edep ölçüleri içinde vahyin neticesini alma duyarlığı kendini hissettirirdi.

Onun bu müstesna halini gören, ya da duyan cahil putperestler, kutsî âlemden inen söz ile onu getiren meleğin ne olduğunu, ruh üzerinde nasıl bir tesir meydana getirdiğini bilmedikleri ve esasen Hz. Muhammed'e (A.S.) karşı aşırı bir kin ve düşmanlık besledikleri için, bunu delilik alâmeti saya­rak Peygamber (A.S.) Efendimiz'e deli damgası vurmaya çalışırlardı.

Aynı iftirayı batılı tarihçilerden bir kısmının ve kiliseye mensup bazı garazkâr, sözde ilim adamlarının da yıllarca dillerine dolayıp etrafa yay­maya çalıştıkları herkesin malûmudur. Ancak onlardan ilme ve tarihî ger­çeklere saygılı olan birkaç ilim adamı ise meseleye objektif açıdan yakla­şarak, «aklî dengesi yerinde olmayan bir kişinin bu kadar mükemmel, mü­kemmelin de ötesinde bir özellik taşıyan Kur'ân'ı hazırlaması mümkün de­ğildir. Yaptığı emsalsiz büyük inkılâp ise. Onun büyüklüğüne, üstün zekâ­sına ve sınırsız yeteneğine kâfi delildir,» demek suretiyle gerçeği kısmen

oisun yansıtma faziletini gösterebilmişlerdir.

Bunlardan Sorbon Profesörlerinden Regis BELACHF.RE, Kur'ân çevi­risinin 181. sayfasında diyor ki: «Kur'ân bize Hz. Muhammed'in (A.S.) dinî faaliyetiyle ve peygamberliğinin içyüzüyle tam bir uyum içinde görünmek­tedir. Bu kitap, cevval bir ruha tebliğ olunmuş tanrısal vahiydir ki, her özelliği anlatım kuralıyla, anlam ve delâleti verdiği sonuçla kusursuz bi­çimde irşat hedefiyle birleşmektedir. Sözünün büyüleyici kudreti o kadar düzenli ve ahenklidir ki, inkarcıları doğru yola eriştirmesindeki kudreti bu özelliğinde aramaktan başka çare yoktur.» [11]

Ünlü Fransız şâir ve tarihçisi Lamartine ise, Türkiye Tarihi adlı kita­bında diyor ki: «Hz. Muhammed (A.S.) orduları, yasaları ve düzenleri, im­paratorlukları, milletleri, hanedanları, yaşanan kürenin üçte biri üzerinde­ki milyonlarca insanı harekete geçirmiş, onlar üzerinde olumlu tesirler meydana getirmiştir.

Ama O, bundan başka, düşünceleri, inançları, ruhları da harekete ge­çirip heyecan ve aksiyon vermiştir. O, her kelimesi bir kanun yerine geçen bir kitap getirmiş; her dil ve türden oluşan insanları bir bütün halinde top­layıp manevî bir millet sahneye çıkarmış ve Müslüman ümmetinin silinmez sevgi ve aşkını damgalıyarak sahte tanrıları saf dışı bırakmıştır.

İnsanoğlu hiçbir devirde bu kadar az zaman içinde dünya yüzünde bu kadar geniş, büyük ve sürekli bir inkılâp yapamamıştır.»

Bu misalleri çoğaltmak mümkün; ama fazlasına da gerek yok. Son olarak Fransız Tıp Akademisince Hz. Muhammed (A.S.)ın şuuru tamdı, O bir isterik değildi, başlığı altında küçük bir broşür yayınlandı. Merhum Prof. Dr. Feridun Nafiz UZLUK onu dilimize çevirerek faydalı bir hizmette bu­lunmuştur. [12]

Gerçi sözünü ettiğimiz akademinin böyle bir karara varmasında belki politik nedenler de yer atabilir, ama geç de olsa hıristiyan âleminin kafa­sına asırlardır yerleştirilen yanlış bir düşüncenin giderilmesinde bazı olumlu tesirleri muhakkaktır.

Sonuç olarak ilâve edelim ki, onbeş asırdır ilmin, medeniyetin ve mil­letlerin önünde yürüyen, taşıdığı hükümlerle, ana fikir ve temel bilgilerle saltanatını hep koruyan ve koruyacak olan Kur'ân-ı Kerîm her kelime ve cümlesiyle, her âyet ve süresiyle mutlak anlamda ilâhîdir. Her yönüyle be­şer kudretini aşmakta, emsal kabul etmez bir yüceliktedir. Aklî dengesi ye-

rinde olmayan bir kimse şöyle dursun, dünyanın en büyük ilim adamı ve filozofları böyle bir kitap vücuda getirebilirler mi? Haddini bilmeyen bazı maceracılar ve garazkârlar, Kur'ân'a nazire olsun diye yıllarca uğraştılar, fakat onun bir âyetine olsun nazire getiremediler. Çünkü Allah sözü mut­lak şekilde beşer sözünden ayrılmakta ve ke**&P9 has bir yücelik arzet-mektedir O kadar ki, Hz. Peygamber'in (A.S.) hadîsleriyle Kur'ân âyetleri arasında çok açık ve net fark ilk bakışta göze çarpmakta, birinin insan sözü, diğerinin Allah sözü olduğu hemen anlaşılmaktadır. [13]

 

Meleklerin Gelmesini İsteyenler

 

«Eğer doğrulardan isen bize me­lekleri getirsenel.»

Mekkeli putperest müşrikler, ilim ve medeniyetten uzak, cehaletin ver­diği kaba ve sahte bir cesaret ve sınır tanımayan bir azgınlık içinde yürü­yorlardı. Edebiyat yapmaktan başka bir hünerleri yoktu. Kur'ân'tn ilâhî fe­sahat ve belagatı karşısında edebiyatları da çok silik ve anlamsız duruma düşünce, baş olma, Mekke'yi ellerinde tutma arzuları hilâfına büyük bir peygamberin sahayı dolduracağı endişesi başgösterince, çareler düşün­meye başladılar. O bakımdan Hz. Peygamber'i (A.S.) küçük düşürmek ve tesirini gidermek için kimi Ona «şair», kimi «büyücü», kimi de «deli» dedi. Ama bunların hiç biri toplum arasında hüsn-ü kabul görmedi. Zira herkes Hz. Muhammed'in {A.S.) yüksek şahsiyeti hakkında birtakım bilgilere sa­hip bulunuyordu. Onu çocukluğundan beri tanıyorlar, terbiye, nezaket, va­kar, doğruluk, iffet, zekâ ve benzeri sıfat ve yeteneklerini takdir ediyorlardı.

Sonra da çaresiz kalınca bir başka öneride bulundular: «Eğer doğru­lardan isen, bize melekleri getirsen ya..» diyerek onu güçsüz ve hâşâ ya­lancı durumuna düşürmeyi plânladılar. Oysa melekler ancak belli hizmet­ler için kendilerine belirlenmiş vakitlerde inerler: Ya vahiy getirirler, ya az-flfn bir toplumu yok etmek için inerler, ya da Bedir ve Huneyn savaşların-ca olduğu gibi, insan şekline girip kâfirlerin moralini bozmak, mü'minlerin :esaret, imân ve irfanlarını artırmak için ortaya çıkarlar.

Kur'ân-! Kerîm'de meleklerin indirilme konusu belirtilirken şu açıkla­maya yer verilmiştir: «Melekleri ancak hak(ka dayalı bir hikmet)le indiririz ve o zaman da (inkarcılara) göz açtırmayız.,» Yani melekler aldıkları emri hemen yerine getirirler. O bakımdan müşriklerin, gelmelerini istedikleri me­leklerin inmesi gerçekleşmiş olsaydı, kendileri için hiç de iyi olmaz, Lût kavminin basma gelenlerin bir benzeri onların da başına gelebilirdi.

Fir'avn da böyle dememiş miydi? Musa Peygamber'i gerçek anlamda tanımayan II. Ramses, onu acze düşürmek ve hayranlık duyanların kafa­larında bir şüphe kıvılcımı oluşturmak için : «Eğer Musa doğru sözlü ise, üzerine altından bilezikler atılmalı veya beraberinde melekler yer alıp gel­meli değil miydi?» [14] diyerek onun yalancı olduğunu göstermek istemişti.

İnkarcı putperestlerin bilmediği bir diğer husus da şu idi: Melekler nurdan yaratılmışlardır. Onları bulundukları hilkat özelliği üzere görmek mümkün değildir. O bakımdan insan suretine temessül etmeleri gerekmek­tedir. O takdirde ise, onların melek olduğunu anlamaları ve kabul etmeleri konusu ortaya çıkar ve olumlu bir sonuç yine eide edilmezdi. Kaldı ki, Al­lah'ın bu yolda cari bir sünneti de yoktur. [15]

 

Kur'ân'ın Koruyucusu Allah'tır

 

Şüphesiz ki Kur'ân'ı biz indirdik ve elbette biz onun koruyucularıyızdır.»

1400 yıldan bu yana '«Kur'ân'a karşı olan Yahudiler ve Hıristiyan misyonerleri, ayrıca dinî taassuba bağh kahp duygusal davranan bazı ilim adamları, şâirler, edipler, söz sanatını çok iyi bilenler, ya Kur'ân'ı değiş­tirmek, ya da onun bir benzerini getirmek için uğraşıp durdular; çok şey­ler söylediler, çok şeyler karaladılar, ama nafile, hepsi de sabun köpüğü gibi sönmeğe ve unutulmaya mahkûm oldular. Kur'ân ise her geçen gün oilâsını daha iyi hissettirmekte, ilim geliştikçe kendi kudretini daha iyi ta­nıtmaktadır ve buna kıyamete kadar devam edecek, onu durduracak bir engel bulunmayacaktır.

Yemame'de peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkan Müseyleme, bütün yeteneklerini kullanarak, birçok şair ve ediplerden malzeme olarak Kur'­ân'a nazire yazdı, kendine göre birtakım âyetler ve sûreler tertipledi, fakat çok geçmeden hepsi de afay konusu olmaktan, Müseyleme'yi gülünç du­ruma düşürmekten başka bir işe yaramadı. Sonra da Halid b. Velid (R.A.) kumandasında gönderilen bir orduyla bu fitne ocağı söndürüldü.

Ebû'I-Ûlâ el-Muarrî (973-1059), «Lüzumu Mâla Yelzem» adlı beş ciltlik meşhur edebî eserini Kur'ân'a nazire olacak kudrette yazdığını iddia etmiş ve Kur'ân gibi dillerde, meclislerde ve mihraplarda birkaç asır cilalanınca asıl değerinin anlaşılabileceği vehmine kapılmıştı. Gözlerini yedi yaşında iken kaybeden Ebû'l-ÛIâ, bu defa kalbini ve ruhunu da kaybetme bedbahtlığına uğramış, kısa zamanda o da alay konusu olmuş ve yazdıkları hiçbir iz bırakmadan unutulup kaybolmuş; Kur'ân'ın ilâhî üslûbu karşısında be­lirsiz hale gelmiştir. Çünkü biri Allah sözüdür, O'nun kudret ve mükemmel­liğini taşımaktadır. Diğeri insan sözüdür, onun kadar noksan, hatalı ve fâ­nidir.

Ayrıca ilgili âyetle de belirtildiği gibi, Allah (c.c.) semavî kitaplardan ancak Kur'ân'ı korumayı kendi üzerine almış; Tevrat ve İncil'i dîn adam­larının hafızasına bırakmıştır. Çünkü Kur'ân'dan sonra kitap indiril­meyecek ve o hep Allah'ın insanlara en son mesajı olarak kıyamete kadar kalacaktır. O bakımdan Allah'ın ilim ve kudreti Kur'ân'ı hep korumuş ve korumaya devam etmektedir. Görüldüğü gibi, Kur'ân, tek harfine bile do­kunulmadan, indiği gibi muhafaza edilerek günümüze kadar arızasız gele­bilmiştir. İnsan ilmine ve hafızasına gelince: O tuttuğunun bir kısmını, ba-zan çoğunu koruyamamiştır; bazan da hafızada arşivlenen sözler deği­şikliğe, noksanlığa uğrayarak aslından uzaklaşmıştır. [16]

 

 

Bu Konuda Tarihî Bir Olay

 

Yapılan sahih tesbit ve rivayete göre : Ünlü ilim adamlarından Yahya b. Eksem (H. 242-M. 856) şöyle anlatmıştır: «Abbasî halîfelerinden Me-mun'un meclisinde bulunduğum bir sırada kılık-kıyafeti düzgün, gü­zel yüzlü, nefis kokular sürünmüş bir yahudi içeri girdi. Sıra ona gelince, çok güzel ve düzgün bir konuşma yaptı. Meclis sona erip erkân dağılınca, Memun o yahudiyi yanma çağırdı ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:

—  İsrâilî misin?

—  Evet...

—  İslâm'a girmez misin? O takdirde sana lâyık olan değer ve maka­mı verebilirim.

Bunun üzerine yahudi özür dileyerek şu oevabı verdi:

—  İzin verirseniz babalarımın dini üzere kalmak istiyorum.

Konuşma burada bitti ve yahudi müsaade İsteyerek ayrıldı. Aradan b'r yıl gibi uzun bir süre geçtikten sonra sözünü ettiğim yahudi Müslüman olarak bize döndü. Fıkıh konusunda nefis bîr konuşma yaptı. Meclis dağımca Halîfe Memun yine onu yanına çağırdı ve aralarında şu konuşma geçti;

—  Sen bir yıl önce yine bu mecliste bulunmadın mı?

—  Evet, bulundum.

—  İslâmiyet! din olarak seçmenizin sebebi ne olabilir?.

—  Sizin  huzurunuzdan  ayrıldıktan  sonra  Musevîlik,  Hıristiyanlık  ve Müslümanlık arasında bir kıyaslamaya ve denemeye giriştim. Yazımın ne kadar güzel olduğunu görüyorsunuz. Önce Tevrat'tan, birtakım fazlalıklar ve noksanlıklar yaparnk ıîo nüsha yazıp havraya götürdüm. Hahamlar on­lara hayran kalıp vakit kaybetmeden her üç nüshayı da benden satın al­dılar. Sonra İncil'i ele alıp ondan da, bazı fazlalık ve noksanlıklar yaparak üç nüsha yazdım ve kiliseye götürdüm. Papazlar hiç incelemeden, araştır­madan onları benden satın aldılar. Sonra Kur'ân-ı Kerîm'i ele alıp ondan da bazı fazlalık ve noksanlıklar meydana getirmek suretiyle üç nüsha yaz­dım ve kitapçılara götürdüm. Yazımı çok beğendiler, ancak birkaç sahife-sini dikkatle gözden geçirdikten sonra yaptığım noksanları ve ilâve ettiğim fazlalıkları farkettiier de o nüshaları hiddetle yüzüme çarptılar.

İşte o zaman anladım k> Kur'ân'ı değiştirmek mümkün değildir. Ki­tapçılar bile bir bakışta onda yapılan tahrifatı farkediyorlarsa, din adam­ları, ilim adamları pekâlâ farkedebilirler. Kur'ân'ın Allah tarafından korun­makta olduğuna inandım ve İslâmiyet! kendime din olarak seçtim.»

Râvî Yahya b. Eksem devamla diyor ki :

«O yıl hacca gotiğimde bu hususu devrin ünlü bilgini Süfyan b. Uyey-ne'den sordum, O bana şunu söyledi: «Doğrudur, çünkü Kur'ân'da bu hu­sus açıklanmıştır. Şöyle ki: «Yahudilerden Rab için yol gösterenleri de, bilginleri de Alah'ın kitabından hafızalarında tutmakla emrolundukları hu­suslarla hükmederlerdi ve onlar buna şahitlerdi de,.» Kur'ân'a gelince, Al­lah onunla ilgili şöyle açıklamada bulunmuştur. [17] «Şüphesiz ki Kur'ân'ı biz indirdik ve elbette biz onun koruyucularıyızdır.» [18]

Daha önceki ümmetler, milletler, kavim ve kabileler kendilerine gön­derilen peygamberleri alaya almışlardır. Zira onların inkârda inat, azgın­lığa devam etmeleri, kalplerine sapıklık, küfür ve şirk tohumlarını serpmiş ve yeşertmiştir. Bu yüzden ilâhî sünnet onlar hakkında hükmünü icra et­miş, böylece hepsi de hak ettikleri cezayı görmüşlerdir.

Onların başından geçen olaylar, yok olmalarının sebepleri ve geriye bıraktıkları izleri, tarihin tekerrür edeceğini fısıldayan harabeleri, yaşa­makta olan milletlere uyarıcı sinyaller vermekte, öğüt ve ibret dolu tablo­lar sergilemektedirler.

Kalpleri kin ve alay ile dolan insanların hakikatleri düşünüp anlamlan, doğruyu bulup kavramaları pek düşünülemez. Allah'ın hidâyet verdik­leri ve verecekleri müstesna.. [19]

 

İnkarcılara Gökten Bir Kapı Açılsa

 

«Kendilerine gökten bir kapı açsak, onlar da yukarı yükselip çıksalar, yine de diyecekler kî: Gözlerimi­ze perde kapanmış, belki de biz büyülenmiş bîr milletiz..»

İnkarcı sapıklar, meleklerin gelmesini istediler. Melekler insan sure­tine girip gelseler, «bunlar melek değil, insandır!» diyecekler. Kendi asıl suretlerinde bir görünüm arzedip gelseler, buna dayanamayıp hareketsiz kalacaklar ve sonra da, «biz büyülendik» diyecekler.

Böyle değil de, kendilerine gökten bir kapı açılsa, onlar da oradan yükselip yukarıya çıksalar, yine de inanmazlar ve «gözlerimiz perdelendi, belki de büyülendik» derler.

Çünkü kalplerinde kin, inkâr, alay ve azgınlık yerleşip katmerleşmiş-tir. Akıllarını ve sağduyularını kullanarak kalplerini hakikatlere çevirme­dikleri sürece hiçbir mu'cize fayda vermez. Musa Peygamber'in gösterdiği mu'cizeler Fir'avn üzerinde ne gibi olumlu tesir yaptı? Üstelik inkâr ve tuğyanı arttı da daha tehlikeli duruma geldi. İsa Peygamber'in (A,S.) gös­terdiği peşpeşe mu'cizelere sadece on iki kadar balıkçı inandı, geriye ka­lan inkarcı azgınlar onu çarmıha gerecek kadar körleşip hoyratlaştılar. Re-sûlüllah (A.S.) Efendimiz'in Mekke'de gösterdiği birkaç mu'cizeye sadece imân eden fakirler ve köleler inandılar. Mekke'nin eşrafı ise, onu alay ko­nusu edinerek bir sürü saçmalıklarda ve azgınlıklarda bulundular.

İşte ilgili âyetle Cenâb-ı Hak bu gerçeği bize hatırlatıyor. Zira Allah'a, Ahiret'e, indirilen kitaba, gönderilen peygambere inanmak bir ilim, irfan, idrâk ve sağduyu işidir. Hislerinden sıyrılıp aklını kullanarak gerçeği ara­yanlar için yeterince malzeme, delil ve belge mevcuttur. Bu düzeye gele-mıyenlere ne mu'cize, ne belge ve delil, ne de olağanüstü şeyler tesir eder,.

Böylece Kur'ân bu konuyla birlikte küfrü benimseyen ve savunan in­sanın psikolojik durumunu eleştiriyor, onun karakteristik bazı vasıflarını ortaya koyuyor. Şöyle ki :

   — İnsan yeniliğe karşı önce isteksiz görünür, hattâ bazan onu tep-y!e karşılar. Daha çok geleneklerin tesiri altındadır.

— Bir konu, ya da meselede ön yargıya varmış ve şartianmışsa, onu kısa zamanda değiştirmek çok zordur.

—  Bazı hususlarda aklını duygusunun emrine verip şartlanmışsa, ona ters gelen bütün şeyleri, hatta hakikatleri düşünmeden reddeder. Yenilgi­ye uğrayınca da işi alaya alıp bu yoldan kendi boşluğunu doldurmak sure­tiyle tatmin olmak ister. Aynı zamanda kendisini müşkül durumda bırakan­lara karşı içinde derin bir kin besler.

—  Üzerine varıldıkça inkâr ve inadı artar. Fikren mağlup olunca, ka ba kuvvete, değilse hile ve tuzağa başvurur.

—  Kusur arayıp bulmayı, yoksa onu icat etmeyi sanat edinir. Çünkü o, aklının, vicdanının ve idrâkinin değil, nefsinin emrindedir.

— Tarihî olaylardan ibret almaz ve «bunlar eskilerin masallarıdır» diye­rek geçer. Tarihin bir gün tekerrür edeceğini hesaba katmaz.

—  Hakkı getirip tebliğ edenlerin sözlerine ve çağrılarına kulak ver mez, konuyu araştırıp gerçeği öğrenme zahmetine katlanmaz.

Dünün Mekke putperestleri, inkarcı müşrikleri ne ise, bugünün inkar­cı sapıkları da odur. Aradaki fark, inkâr ve ahlâksızlığın, azgınlık ve şar­latanlığın ambalaj değiştirmesidir. Öncekiler inkâr ve inatlarını cehalet ve gelenek ambalajına, şimdikiler bilimsel bir kılıfa sokmuşlardır. [20]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber'e (A.S.) deli diyecek kadar akıllarını, vicdanlarını ve irfanlarını kaybettikleri konu edi­lerek inkâr ve kinin insanı haktan nasıl uzaklaştırdığına dikkatler çekildi ve bu durumda olanlara mu'cize göstermenin de bir yarar sağlamıyacağına işaret edilerek insan karakteri üzerinde duruldu.

Aşağıdaki âyetlerle insan aklına ışık tutan, malzeme veren kevnî de­lillere yer veriliyor, kâinatın başıboş kendi haline terkedilmediği belirtile­rek, göklere çıkmak isteyen şeytanların şihaplarla kovulduğu misal veri­liyor ve yerkürenin dağıyla, ovasıyla, ırmağı ve deniziyle mükemmel bir plân ve programı yansıttığına işaret ediliyor. [21]

 

Meali:

 

16—  Şanıma and olsun ki, gökte burçlar yarattık ve onları seyreden­ler için süsleyip (çekici görünümde) donattık,

17—  Kem onları kovulmuş her şeytandan koruduk.

18—  Ancak kulak hırsızlığıyla bir şeyler çalmak isteyenleri parlak bir ateş parçası izleyip kovalar.

19—  Yeryüzünü de yaydık, orada ağırlığı olan sabit dağlar koyduk ve orada ölçülmüş (miktar ve özelliği belirlenmiş) her şeyi yetiştirdik.

20—  Yine yeryüzünde size ve sizin rızık veremiyeceğinîz kimselere (canlılara) geçimlikler meydana getirdik.

 

İlgili Hadîsler

 

«Allah gökte bir buyruğunun yerine getirilmesini irâde ettiğinde, me­lekler, sert bir kayaya çarpan zincir misali kanatlarını çırparak ilâhî emre eğilip saygı gösterirler. İçlerinden o saygı dolu korku kalkınca, «Rabbımız ne buyurdu?» diye sorarlar. «Rabbınız hakkı buyurdu. O çok yüce ve çok büyüktür» derler.» [22]

İbn Abbas (R.A.) diyor ki:

«Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bir grup arkadaşıyla birlikte Ukaz Pana-yırı'na giderken şeytanlarla gök haberleri arasına perde (engel) geriliyor. Göğe çıkmak isteyenin üzerine parlak bir ateş (şihap) gönderiliyor.» [23]

Ansardan bir zat anlatıyor:

«Bir gece Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ile birlikte (açık havada) oturu­yorduk, derken bir yıldız kaydı ve parlak bir ışık verdi. Bunun üzerine Efen­dimiz (A.S.) bize sordu : «Cahiliye devrinde böyle bir yıldız kayması olayı meydana gelip ışık saçtığında onu nasıl yorumlardınız?» Ashab-ı Kiram da, «Bu gece büyük bir adam doğdu veya öldü diye yorumda bulunurduk» şek­linde cevap verdiler. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz buyurdu ki: «Yıldız ne bi­rinin ölümü, ne de doğumu için kayar. Ancak ismi yüce ve mübarek olan Rabbımız bir emrinin yerine gelmesini irâde ettiğinde, Arş'ı kaldıran me­lekler tesbîh ederler, sonra da onu izleyen gökteki melekler îesbîh cinler de tâki bu dünya semasına gelip ulaşır. Sonra da Arş'a yakın semada olan­lar Arş'ı kaldıran meleklere: «Rabbımız ne buyurdu?» diye sorarlar. Onlar da Allah'ın neler buyurduğunu onlara haber verirler. Böylece gök ehli sı­rasıyla birbirlerinden sora sora dünya semasına kadar gelip ulaşır. Cinler kulak hırsızlığı yaparak onu dost ve yaranlarına, içine fazlalık katarak ak­tarmaya çalışırlar, derken bir şihap onları izler. (İşte yıldız kayması bun­dan dolayı meydana gelir).» [24]

 

Burçlar

 

«Şanıma and olsun ki, gökte burçlar yarattık ve onları seyredenler için süsleyip (çekici görünüm­de) donattık.»

Burç : Burçlar kuşağında bulunan on iki takım yıldızlarından her biri. Bunlar: Koc, Boğa, İkizler, Yengeç, Aslan, Başak, Terazi, Akrep/Yay, Oğ­lak, Kova, Balık burçları diye adlandırılır.

Bu isimler, her takım yıldızlarının bunlardan birine benzetilmesi sonucu halk tarafından konulmuş ve yaklaşık 2000 veya 2500 yıldan beri sürüp günümüze kadar gelmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de bunlarda eöz edilmesi, bizi daha doğruya, gerçeğe yöneltmek, hurafeden uzak tutup ilâhî kudret ve saltanatın gökteki tezahürlerinden birine dikkatimizi çekmek içindir. Nite­kim zamanla halk bu burçları doğdukları ayı itibar ederek fal kapsamına sokmuş ve birtakım hükümler çıkartmaya başlamışlardır. İlgili âyetle, burç­lardan ahkâm cıkarılamıyacağı, onların da birer cisim oldukları, dünyamızı süslemek ve kâinattaki dengeye bağlı kalıp ilâhî kudreti yansıtmak için düzenlendiklerine işaret edilerek onlarla kader çizgisini belirlemeğe kalk­manın yanlış bir inanç olduğu belirtilmek isteniyor. [25]

 

Gök Haberleri Şeytanlardan  Korunmuştur

 

«Hem onları kovulmuş her şeytan­dan koruduk.»

Çıplak gözle de sık sık görülebilen ve «yıldız kayması» şeklinde yo­rumlanan parlak bir cismin çok parlak bir çizgi çizip kaybolması üzerinde birtakım varsayımlar ileri sürülmüştür ki onları tefsîrimize nakletmeyi ge­rekli görmüyoruz. Bilinen tek şey, o da kâinatta meydana gelen birçok olayların ic yüzünü, bize kapalı kalan tarafını bilmediğimizdir. Kur'ân «yıl­dız kayması» diye yorumladığımız ışık kaymasını, parlak bir ateşin, gök haberini dinlemek isteyen bir şeytan veya cinni recmetmesi, taşlayıp geri çevirmesi şeklinde açıklıyor. O halde biz bunlara ilâhî roketler de diyebili­riz. Üzerinde dikkatle durup kâinatın mutlak anlamda ilâhî tasarruf altın­da belli bir plân ve programa göre yürütüldüğünü düşünürsek, bunun ga-ripsenecek bir yanı olmadığını anlamakta gecikmeyiz. [26]

Düzeni kusursuz kuran ve sağlıklı bir plâna göre ayakta tutan mülkün yegâne sahibi Allah, her şeyi birtakım faydalar ve hizmetler için yaratmış­tır. Boşuna yaratılan veya gereksiz değişimlere uğrayan hiçbir şey yoktur. Ne var ki, insanoğlunun bilgi ve araştırması bunların henüz pek azını çö­züp anlayabilmiştir. Mahiyetini kendi bilgi ve aklımızla çözemediğimiz, an­layamadığımız bir olayın arkasındaki hikmeti reddetmeğe de hakkımız yoktur.  -

Burada Cenâb-ı Hak, yıldız kayması gibi görünen ve şi ha b (parlak ateş) ismini verdiği olayın esrar ve hikmetini bize açıklıyor. Fiziksel yönünü ve astronomi ile ilgili yanını araştırmayı biz insanlara bırakıyor. Sonra da bu konuda temel bilgi verir' 3n önemli bir hususu da bize öğretiyor. O da şudur: Cin ve şeytanlar istedikleri gibi kâinptta cirit atamazlar. Onlar da insanlar gibi, yerküreye yerleştirilmişlerdir. Dünya sınırlarını aşmak istese­ler de buna imkân bulamazlar. Onlar için de belirlenmiş sınırlar vardır. Aş­mak istedikleri zaman ilâhî roketlerle püskürtülürler.

Bütün bunlardan anlıyoruz ki, kâinatta ne varsa hiçbir şey hilkat ka­nununu aşamamakta, belirlendiği sınırı geçememektedir. Hattâ en büyük melek Cebrail bile, Mi'rac gecesi Resûlüllah (A.S.) Efendimize refakat edip kendisi için belirlenmiş sınıra kadar yükselmiş, ve daha ileri geçemi-yeceğini Resüİüllah'a (A.S.) bildirmiştir.

Müfessir Kurtubî diyor ki;

«Gin ve şeytanlar vahiy, ya da herhangi gökle ilgili bir haberi duyma­ya çok heveslidirler. Cenâb-t Hak göğü, gök haberlerini onlardan korumuş­tur. Ancak kulak hırsızlığı ile bir şeyler duymaya çalışanlarından göğü ta­mamıyla korumamjştır. Vahyin dışındaki bazı haberleri kulak kabartıp du­yabilirler, vahiyden ise hiçbir şey duyamazlar. Çünkü onlar vahiy husu­sunda bilgi edinmekten uzak tutulmuşlardır. Şeytanlar gök haberlerinden bir şey duyunca, onu göz açıp kapamadan daha süratli olarak kâhinlere ulaştırmaya çalışırlar, derken arkalarından bir şihap (parlak ateş) onları izler de ya öldürür ya da sakat bırakır.» [27]

Diğer bazı müfessirler ilgili âyeti te'vîl ederek gökten şihabın atılma­sı, Peygamber düşmanlarının her defasında başarısızlığa uğratıldıklarına işarettir, derler. Böyleoe ruhanî hakikatlerin tabii kanunlar dairesinde mey­dana geien olaylara uygun biçimde gerçekleştiğini söylerler. Allah daha iyisini bilir.

Gök haberlerini dinlemek isteyen şeytanlardan söz edilirken sıfat ola­rak «recîm» kullanılmıştır. Bu kelime birbirine yakın, hattâ birbirini tamam­layan bir kaç mânaya delâlet eder:

a)  Lanetlenmiş, ilâhî rahmetten kovulmuş,

b)  Taşlanıp cezalandırılmış,

c)  Mele-i A'lâ haberlerinden uzaklaştırılıp kovulmuş..

İlgili âyette ise, daha çok (b) ve (a) maddesiyle ilgili mâna yansıtılmak­tadır. [28]        

 

Allah'ın Varlığınadelâlet Eden Belgeler

 

«Yeryüzünü de yaydık, orada ağırlığı olan sabit aagıar koyduk ve uiuuu ölçülmüş (miktar ve özelliği belirlenmiş) her şeyi yetiştirdik.»

Yerküreyi insanların ve diğer canlıların yaşamalarına elverişli düzen­de yaratan, orada kesin bir plân ve program uygulayan mutlak bir kud­retin tecellisi söz konusudur.

Görüldüğü gibi yeryüzü denizleriyle, ırmaklarıyla, dağ ve ovalarıyla, ormanlık ve golleriyle hayat fışkırtan ve harekete geçiren büyük bir labora-tuvardır. Dünyada yer alan her şey ve meydana gelen her olay bir diğerini tamamlamakta ve hayatın.akışını sağlamaktadır. Dünyayı dağlardan ayı­rın, geriye dümdüz bir arazi kalır, o yüzden hava değişir, su kaynakları ye­tersiz kalır, canlılardan çoğunun yaşaması imkansızlaşır. Dünyayı deniz­lerden ayrı düşünün, ay gibi kupkuru bir çöl halini alırdı. [29]

 

Yeryüzünde Her Şeyin Belli Bir Programa Göre Yaratılması

 

Yeryüzündeki bitkilerin sayısını kesin olarak belirleyip ortaya koymak zor. Çiçekli.çiçeksiz bitki türleri de değişik kısımlara ayrılır ve böylece çok zengin çeşitleriyle bitki tabakası dünyamızı süsler. Sadece süslemekle kal­maz, gıdasından ilâcına, proteininden vitaminine kadar besleyici, şifa ve­rici özellikleriyle canlılara hayat sunar. Kur'ân'm ilgili âyetiyle açıklandığı­na göre, her bitki belli bir ölçüde var kılınmıştır. Tabiat kendiliğinden var olsaydı, herhalde bu derece plânlı, ölçülü, dengeli ve yararlı olamazdı; ay­nı zamanda birbirlerini tamamlayan bunca yararlı nesneleri biraraya ge­tiremezdi. Bir an düşünelim ki, dünyada sadece bir, iki tür bitki vardır. Du­rum ne olurdu? Hemen söyleyelim ki, hayat cılız, ilim kısır, akıl dar bir çer­çeve içinde kalırdı. Yeterli beslenme ve gelişme imkânları olmaz ve o yüz­den bu günkü bayındır manzara hayal olurdu

Gerçi ilim botanik açıdan bize biraz olsun bitkilerin yarar ve ölçüsünü tesbit etmiştir; ama çoğunun henüz yarar ve ölçüsünü, azlığının, ya da çokluğunun, bir bölgeye sıkışıp kalmasının,'birçok bölgelere yayılmasının nedenlerini henüz tamamıyla keşfedememiştir. Oyso Kur'ân, bu düzenle­mede mutlak surette hâkim olan bir plân ve programın söz konusu oldu­ğunu haber veriyor. Bu bir ana fikir, temel bilgidir. İlim adamlarına hareket noktasını belirlemektedir. [30]

 

Canlılar Alemi

 

Yalnız böcek türlerinin milyonları aştığı, sayılarının milyarları bulduğu bir gerçektir. Bitkiler gibi diğer canlıların da sayısını kesin olarak bilemiyo­ruz. Ancak ortada bir gerçek varsa, o da her canlı kendine has bir kanuna bağlı olarak yaratılmış ve hilkatinin özelliğine, amacına göre, kendisine ha­yat kapısı acık tutulmuştur. Öyle ki, her biri nasil üreyeceğini, neler yiyip besleneceğini, neslini nasıl devam ettireceğini bilmektedir. Buna ister içgü­dü diyelim, ister ilâhî kudretin verdiği zekâ ve yetenek diyelim, netice aynı yola varır.

Cenab-i Hak canlıların rızıklarını hazırlayıp vermeyi bize bırakmamış, yüce kudretinin, ezelî ilminin eşsiz planıyla bizzat kendisi düzenleyip prog­ramlamıştır. Öyle olmasaydı, canlıların yaşama şansı kalmaz ve biz de çok hareketsiz bir dünyada yaşardık, Kur'ân bilhassa dikkatlerimizi bu noktaya çekerek ilâhî kudretin mutlak anlamda hikmet sahibi olduğunu, her şeyi yerli yerince, belli bir amaca göre yarattığını vurguluyor. [31]

 

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Allah'ın varlığına, kudretinin eşsizliğine delâlet eden delil ve belgelere yer verildi. İnsan aklını hakka, doğruya ve iyiye çevirmek için gereken temel bilgiler, ana fikirler açıklandı. Sonra da Al­lah'ın mutlak tasarruf sahibi bulun'duğuna, kâinatta meydana gelen ve fa­kat bizim müşahede ve tecrübe sınırlarımızı aşan olayların birtakım sır ve hikmetlerinin söz konusu olduğuna atıflar yapıldı.

Aşağidaki âyetlerle, kâkıatta var olan her şeyin belli bir ölçü ve prog­rama göre yaratıldığı, gelişigüzel,' ölçüsüz, hesapsız, kitapsız hiçbir şeyin varlık alanına getirilmediği açıklanıyor. Sonra rüzgârldnn hem yağmurun habercileri, hefrı çiçek tozlarını taşımak suretiyle aşılama hizmetlerini sür­dürdüğü misal olarak veriliyor. Arkasından her şeyde mutlak tasarrufa sa­hip olan Allah'ın yine belirlediği öiçü ve programa göre, insanları öldür­dükten sonra onları ikinci fakat sonsuz bir hayat için diriltip kaldıracağı ha­tırlatılıyor, [32]

 

Meali;

 

21_ hiç bir şey yoktur ki, onun hazineleri katımızda olmasın ve biz onu ancak belirli bir ölçüde indiririz.

22—  Rüzgârları da aşılayıcılar olarak gönderdik. Gökten su indirdik de onunla sizi suladık; yoksa siz onu toplayıp depolayacak değilsiniz.

23—  Şüphesiz ki biz, diriltir ve öldürürüz ve vâris olanlar da biziz.

24—  And olsun ki, sizden öne geçmek isteyenleri de bilmişizdir; ar­kada kalmak isteyenleri de bilmişizdir.

25—  Şüphesiz ki, Rabbin onları diriltip biraraya getirecek. Çünkü O, mutlak hikmet sahibidir, yegâne bilendir.

 

İlgili Hadîsler

 

Hz. Âişe (R.A.) diyor ki:

«Şiddetli rüzgâr esmeye başlayınca Resûlüllah (A.S.) Efendimiz şöyle duâ ederdi: Allahım! Şüphesiz ki bunun hayırlı tarafını ve içinde taşıdığı hayrı, beraberinde gönderilen hayrı senden dilerim. Bunun şerrinden, İçinde taşıdığı serden (mikroplardan), beraberinde gönderilen serden sana sığınırım.» [33]

Açıklama :

İlgili hadîsle esen rüzgârın yağmurun habercisi olabileceği, çiçek toz­larını taşımak suretiyle aşılamada bulunma hayrını beraberinde getirebile­ceği gibi, zararlı birtakım mikropları da içinde taşıyıp getirebileceği ve ge­niş çapta hasara sebep olabileceği bildiriliyor ve böyle durumlarda Aliah'a . el açıp esen rüzgarın hayır ve berekete vesîle olmasını, şer ve kötülük ge­tirmemesini dilememiz tavsiye ediliyor.

«Erkeklerin saflarının en hayırlısı, ilk saftır; en fenası (sevap bakımın­dan en azı) ise, son saftır. Kadınların saflarının en hayırlısı son saftır; en fenası ise, ön saftır.» [34]

Açıklama:

Erkek ve kadınların cami ve mescitlerde bir fitneye, göz zinasına se­bebiyet vermeden hangi safiarda yerlerini almaları tavsiye edilirken, dola­yısıyla hayırlı ve feyizli işlerde öne geçmenin kaçırılmayacak büyük fır­satlar olduğuna işaret ediliyor.

«Her insan öldüğü hal ve niyet üzere kabrinden kaldırılıp hesap ala­nına getirilir.» [35]

Açıklama:

İnsanın ömrünün son dönemi ne ise, o hal üzere ölür ve öldüğü hal ve niyet üzere kabrinden kaldırılır. O bakımdan ölümün ne zaman geleceğini bilmediğimize göre, her gün yeni bir hazırlık içinde olmalıyız; _kalbimizi, vicdanımızı ve ruhumuzu kirleten her şeyden temizlenmeğe özen göstere­rek Allah'ın dilediği şekilde Allah'a dönme çizgisine kendimizi getirmeliyiz. [36]

 

Herşeyin Hazinesi O'nun Kat1ndadır

 

«Hiçbir şey yoktur ki, onun hazineleri katı­mızda olmasın...»

Cenâb-ı Hak, ezelî plânı gereği, insanları ve diğer canlıları yaratma­dan önce Dünya'yı yaratıp hazırladı. Bu arada bir tekâmül söz konusudur, şöyle ki: Yerkürenin yaşamaya elverişli duruma getirilmesi için birçok jeo­lojik devirler geçirmesi gerekiyordu. Böylece milyon ve milyar seneler geç­tikten sonra yeraltı ve yerüstü kaynaklar oluştu; insan ve diğer canlıların yaşayıp üremesine uygun ortam vücut buldu. Sonra Allah ezelde hazırla­dığı plân gereği, yaratacağı her'canlı hakkında kudretiyle birer tecellide bulundu. Arkasından genetik bir düzenleme ile biyolojik kanunları gerçek­leştirip harekete geçirdi ve öylece üreme başladı.

Anlaşıldığı üzere, Cenâb-ı Hak, sofrayı hazırladıktan sonra bizi Dün-ya'ya getirdi. Ne var ki insanoğlu bilgisizliği, ilgisizliği ve aklını gerektiği şekilde kullanmaması nedeniyle Dünya'nın birçok kesimlerinde kısmen de olsa denge ve düzeni bozdu da bunun cezasını daha çok kendilerinden sonra gelecek nesiller çekti.

Bulut, yağmur, hava ve diğer hayat veren nimetlerin hazinesi O'nun yanındadır, öyle ki kurulan bu hazine bir devridaim yapmakta, fakat hiçbir şey eksilmemektedir. Her şey belli hesaplara, şaşmayan kanunlara göre düzenlenip hizmete sevkecJilmiştir., Eşya arasında mutlak anlamda denge kanunu hâkimdir.

Yerküreyi bu açıdan inceleyip değerlendirmesini yaptığımızda, karşı­mıza üstün bir kudretin plân ve programı çıkar ve eşyanın her parçasında O'nun damgası görülür.

Böyleoe Allah'ın varlığına ve birliğine delâlet eden belgeler" ve deliller sayılmayacak kadar çok, O'nun varlığını reddeden hiçbir belge yok..

Yaratanların,en güzeli olan Allah'ın şanı çok yücedir!. [37]

 

 Rüzgârları Aşılayıcı Olarak Gönderir

 

Rüzgârları da aşılayıcı olarak gönderdik.»

Rüzgârların iki ayrı aşılama görevi var. Birincisi, bulutları harekete geçirip pozitif elektrik yüklü bulutu, negatif elektrik yüklü buluta doğru ııp müthiş bir elektrik akımı meydana getirmesini sağlamasıdır. Bu doğ­rultuda yapılan ciddi araştırmalara göre, pozitif ve negatif yüklü iki bulut Kümesi birbirinden, yani pozitif pozitiften, negafit de negatiften kaçar, fa­kat Allah'ın bunları estirdiği rüzgârla birbirine yaklaştırmasıyla bir ıncizap Meydana gelir ve o sebeple birleşen bulutların her tarafı elektrikle, yükle-n'r. Yağmur bunun kaçınılmaz neticesidir. İkincisi,ise, bitkilerin üreme organları çiçeklerdir. Ancak bunların bir kısmı «birevcikli bitkiler», bir kısmı da «ikievcikli bitkiler»dir. Birevciklilerde aynı kök üzerinde çiçeklerin bazısı dişi, bazısı da erkektir. İkievciklide ise, erkek ve dişi çiçekler ayrı kökler üzerindedir, Döllenebilmesi için erkek ve dişi hücrelerin birleşmesi gere­kir. Bunun için de çiçek tozunun dişi organın tepeciğine konması lâzımdır. İşte bu döllenme işi rüzgârlar ve böcekler vasıtasıyla gerçekleşir. Şöyle ki: Rüzgâr, erkek organ tozunu alıp dişi organa nakleder. Böcekler de ayak­lan ve kanatlan ile bunu birinden diğerine aktarırlar.

Kur'ân ilgili âyetle rüzgârın birçok yararlarından ikisini açıklıyor. Ay­nı zamanda bununla ilâhî plânın kusursuz işlediğini ve uygulandığını haber veriyor. Böylece ilâhî kudretin kemal mertebesinde bulunduğunu isbatla-yan bir hakikatle ilme ışık tutuluyor, ilim adamına hareket noktası belir­leniyor. Günümüzdeki bilimsel araştırmaya gelince, Kur'ân'ı tasdîk etmek­te ve o istikamette yeterli bilgi verebilmektedir.

Özetliyecek olursak, Kur'ân ile ilmin belli konularda, sonuç alınan araş­tırmalarda birleştiğini söyleyebiliriz. Nitekim bugüne kadar yapılan araş­tırma ve incelemelere göre, 250.000 çiçek tozu türünün mevcut olduğu tes-bit edilmiştir. Hiç birinin diğerine uymadığı, benzemediği de kesindir. Bu­na parmak izlerini misal verebiliriz, yeryüzünde yaşayan milyarlarca insan­ların parmak izleri mutlaka birbirinden ayrıdır; biri diğerine benzemez, işte çiçek tozları da öyle..

Kâinatta ne kadar mükemmel bir düzen ve dengenin hâkim olduğunu, her şeyin yüklendiği programı kusursuz uyguladığını, plândaki yerinden ve amacından sapmadığını pekâlâ anlıyoruz. O halde bunca sağlam belgeler ve deliller ortada dururken, Allah'ın varlığına delâlet eden başka belgeler arayıp bulmaya gerek var mıdır? Sadece çiçeklerin ve bulutların aşılanma olayı aklını kullanan kimse için yeterli delil değil midir? [38]

 

Öldüren Ve Dirilten Ancak Allah'tır

 

«Şüphesiz ki biz diriltir ve öldürürüz ve vâris olanlar da biziz.»

Hayvanlar ile bitkilerin genellikle biri ölü, diğeri diri iki ayrı dönem­leri vardır. Tohum ve sperma, bitki ve hayvanın bir bakıma ölü devresi; tohumun toprağa düşüp filizlenmesi, spermanın ana rahmine intikal edip yumurtalıkla birleşmesi ise onların canlılık devresidir.

Bu üreme düzenini belli genetik ve biyolojik kanunlara bağlayıp sürdüren Allah'ın, «Biz diriltir ve öldürürüz» buyurmasının bir bakıma manası anlaşılmış oluyor. Ayrıoa bitkilerin yeşerdikten belli bir süre sonra tohuma geçip sararması ve çok geçmeden kuruması, onun ölü devresidir. Neslinin devamını sağlamak için verdiği tohumların tekrar toprağa düşmesi, onun dirilmenin ilk basamağına basması demektir, buna benzer doğup büyüyen insanların da belirlenmiş ecelleri gelince ölmeleri ve bu olaydan sonra yi­ne belirlenmiş bir zaman geçince yeniden diriltilip kaldırılmaları aynı kud­retin az değişik tecelli ve takdirinden biridir. Şunu demek istiyoruz ki, sper­mayı ana rahminde yumurtalıkla birleştirip düzenli bölmek suretiyle çoğal­tıp büyüten ve insan şekline sokan; tohumu toprakta harekete geçirip fi­lizlendiren yüce kudret için, ölen insanı diriltip kaldırmak aynı şeydir. Biri diğerinden daha zor veya külfetli değildir. [39]

 

 

Öne Geçmek İsteyenler - Arkada Kalmak İsteyenler

 

«And olsun ki, sizden öne geçmek isteyenleri de bilmişizdir; arkada kalmak isteyenleri de bilmişiz-dir.»

Bu âyet üzerinde ilim adamları sekiz farklı yorum ortaya koymuşlar­dır ki, hepsi de aynı gerçeği yansıtmakta ve ilâhî kudretin üstünlüğünü be­lirtmektedir. Şöyle ki:

  Katade ve İkrime'ye göre, bugüne kadar ruhlar âleminden sırası gelip de dünyaya inerek yaratılan insanlarla, henüz sırası gelmeyip geride kalanlar demektir.

  İbn Abbas (R.A.) ve Dahhak'a göre, bugüne kadar ölenleri ve hâlen hayatta olanları, bundan sonra ölenleri ve hayata gözlerini açanları Allah bilir, demektir.

  Mücahid'e göre, Muhammed (A.S.) ümmetinden önce gelenleri ve geriye kalanları; ona ümmet olmaya lâyık olanları ve olmayanları bilir, an­lamına gelmektedir.

4_ el-Hasan'a göre, hayır, iyilik ve teâtte öne geçenleri; günah ve Şer için geriye kalanları bilir, manasına yorumlanabilir.

Saîd b. Müseyyeb'e göre, savaş saflarında öne geçenleri ve ge- * r|de kalanları bilir şeklinde tefsîr edilebilir.

 Müfessir el-Kurezî'ye   göre, cihadda öldürülenleri ve öldürülme-Venleri bilir demektir.

  eş-Şa'bî'ye göre, ilk yaratılanları, son yaratılacak olanları bilir, şeklinde yorumlanabilir.

  Namaz saflarında öne geçenleri ve geri saflarda kalanları bilir demektir.

Ancak ilim adamlarından çoğu bu sekizinci yorumu daha uygun ka-bui etmişler ve delil olarak da İbn Abbas'tn (R.A.) şu rivayetini göstermiş­lerdir:

İbn Abbas (R.A.) diyor ki: Çok güzel bir kadın vardı, o kadar ki insan­ların en güzellerinden biridir, denilebilirdi. Peygamber (A.S.) Efendimiz'in arkasında namaz kıimak üzere geride durmuştu. Ashab-ı Kirâm'ın çoğu o kadına gözleri dokunmasın diye ön saflara doğru ilerlerken kalplerinde ni­faktan eser bulunan bazı olgunlaşmamışlar ise, o kadını görebilmek için geri saflarda kalmayı tercih etmişlerdi. Bunun üzerine ilgili âyet inmiştir. [40]

İşte bu durumda olanları ao, olmayanları da Cenâb-ı Hak bir gün di­riltip biraraya getirecek ve her biri niyetine göre amelinin karşılığını göre­cektir.

Ancak bu rivayet bize şu iki hususu öğretmektedir: Kadınların cami­lere gelip namaz kılmalarına cevaz verilmiştir. Camilerde yer bulunduğu sürece onları men'etmemek gerekir. Aynı zamanda camilere ibâdet niye­tiyle gelen kadınların en arka safta bulunmaları şarttır. Erkeklerin de bu durumda iyice ön saflara ilerleyerek rükû1 ve secdelerde, kıyam ve selâm verme durumlarında gözlerinin kadınlara 'ilişmemesini sağlamaları sün­nettir. [41]

 

Ayetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, kâinatta var olan her şeyin belli bir plân ve prog­rama, değişmeyen hizmetlere yönelik olarak yaratıldığı belirtildi. Sonra da rüzgârların aşılama olayını sağladığı, çiçek tozlarının bu vasıtayla aşılan­ma imkânları buldukları;, aynı zamanda bulutlar arasında yine rüzgârların itip götürmesiyle bir mcizap ve aşılama meydana geldiği misal olarak ve­rildi. Öldükten sonra diriltmenin hiç de zor olmayacağı konu edilerek bit­kilerin yeniden yeşermeleri buna örnek gösterildi.

Aşağıdaki âyetlerle, insanın menşei hakkında teme! bilgi ortaya ko­nuluyor; sonra da cinlerin neden yaratıldığı hakkında ana fikir verilerek bu iki ayrı mahlûk hakkında daha doğru düşünmemiz isteniliyor. [42]

 

Meali:

 

26—  Şanıma and olsun ki, insanı pişmedik kuru, çürümüş ve kokuş­muş balçıktan yarattık.

27—  Cânrt'ı da daha önce dumansız zehirli ateşten yarattık.

 

İlgili Hadîsler

 

«Melekler nurdan yaratılmış, cân (cin) dumansız ateşten yaratılmış; Âdem ise size anlatılıp vasf edilen şeyden yaratılmıştır.» [43]

«Allah, Âdem'i Cennet'te yaratıp şekillendirdiğinde onu bir süre o va­ziyette bıraktı. İbiîs ise, sık sık gelip onun etrafında dolaşır ve ne olduğu­nu anlamaya çalışırdı. İçinin boş olduğunu görünce, anladı ki bu kendine sahip olamayacak bir yaratıktır.»[44]                                                 

 

İnsanın Pişmedik Kuru-Aynı Zamanda Çürümüş Çamurdan Yaratılması

 

Şanıma and olsun ki, insanı pişmedik kuru, çürümüş ve kokuşmuş balçıktan yarattık.»

Kur'ân insanın menşei hakkında bütün varsayımları, teorik görüşleri bir tarafa itip en doğru bilgiyi veriyor. İlk insan Âdem'in testi gibi ses ve-

ren kuru, fakat çürümüş siyah bir balçıktan yaratıldığını bildiriyor.

Aynı konu Kur'ân'da az değişik anlatımla değişik sûrelerde olmak üze­re beş yerde zikredilir. Bunların hepsini biraraya getirip kullanılan değişik kelime ve farklı anlamların tamamının nasıl bir sonuç verdiğini görmekte yarar vardır:

—  Hicir sûresinde insanın «salsal hame-i mesnûn»dan yaratıldığı be­lirtilir.

—  Secde sûresinde, insanın sadece «tîn»den yaratıldığına kısaca yer verilir.

—  Mü'minûn sûresinde yine  insanın   «süfâle-i tîn»den  yaratıldığına dikkatler çekilir.

— Saffat sûresinde ise, insanın «tîn-i lâzib»den yaratıldığı açıklanır.

—  Rahman sûresinde, insanın «fahhara benzer salsabdan, cinnin de «mâric-i nar»dan yaratıldığı konu edilir.

Görülüyor ki, ilk insanın yaratıldığı çamur beş farklı kelimeyle ifade edilerek tanımlanmıştır. Cinnin veya Cann'ın yaratıldığı ateş ise, az farklı iki kelimeyle ifade edilerek tarif edilmiştir.

Bu kelimelerin delâlet ettikleri manayı bilmedikçe, gerçekte Âdem Peygamber'in nasıl bir topraktan yaratıldığı anlaşılamaz.

Salsal ve hame-i mesnun : Testi gibi ses veren kuru pişmedik çü­rümüş balçık; biçimlendirilmiş kokmuş çamur.

2-  Salsal ke'l-Fahhar: Testi misali ses veren pişmiş çamur.

3- Sülâletin min tîn : Süzülmüş çamur.

4- Tîn-i Lâzib :, Yapışkan, kokan çamur.

Tîn : Çamur. [45]

 

Cânn İse:

 

Yukarıda da belirttiğimiz gibi iki yerde farklı kelimelerle anılmıştır:

  Maricin min nar: Dumansız, kızıl, sarı ve yeşil renklerden oluşan ateş.         

  Natv-i semûm : Dumansız, ısı derecesi yüksek, zehirli ateş.   !

O halde\ayetlerdeki değişik kelime, ve anlatımlar bir araya getirildi-

ğinde, birinin diğerini açıkladığı, manasını tamamladığı görülür. Böylece tümünden ortaklaşa şu mana ortaya çıkmış olur: İlk insan Âdem Peygam­ber (A.S.) iyice süzülmüş, kuruyup büzülmüş, dokunulduğunda testi misali ses çıkaracak kıvama gelmiş, yapışkan, kokuşmuş ve biçimlendirilmiş bir çamurdan yaratılmıştır, Cânn ise : Dumansız, ısı derecesi yüksek, karışık renkler arzeden zehirli bir ateşten yaratılmıştır. [46]

 

İnsan Çamurdan Yaratılmıştır

 

«Şanıma and olsun ki, insanı pişmedik kuru, çürümüş ve kokuşmuş balçıktan yarattık.»

İlgili âyetlerin açık anlatımından, Âdem Peygamber'in (A.S.) yapışkan, süzülmüş, çürüyüp kokuşmuş ve dokunulduğunda ses çıkaracak kadar ku­rumuş bir balçıktan yaratıldığı anlaşılıyor. Ancak balçık diye adlandırılan bu çamurun killi, yağlı ve sıkıştırılmış olduğu muhakkak. Susuz ve nemsiz kaldığı zaman da çok sertleştiği bir gerçektir. O bakımdan çamurun süzül­müş, yapışkan, kokuşmuş ve siyahlaşmiş olması, akar suların onu süzerek böyle bir özelliğe kavuşturmasından kaynaklanmış olabileceği düşünüle­bilir. Zira Âdem (A.S.) yer kabuğundan yaratılmıştır. Pişmiş tuğlaya benze­tilmesi, kurak zamanlarda fazla sertleşmesine işarettir. Bu gibi toprak ve çamurlar daha çok tuğla ve kiremit yapımında kullanılır.

Âdem Peygamberin, diğer bir tabirle ilk insanın böyle bir balçıktan yaratılması genel anlamda değil, özel anlamdadır. Çünkü o, fizikötesi ilâhî sünnetin teoellisiyle şekillendirilip bizim bilmediğimiz birtakım kanunlarla yaratılmıştır. Ancak her şeyin, eninde sonunda toprağa dönüştüğünü gör­mekteyiz. Öyleki, topraktaki bakteriler tarafından ölen canlıların ve bitkilerin vücudu değişime uğratılarak bir bakıma her şeyiyle bakteri ve toprağa dönüşüp belirsiz hale geldiğini biliyoruz. Gerçek bu olunca, bu­nun aksi neden olmasın? Yani toprak da canlıya dönüşmesin. Aslında top­rak, kayaların ufalması ve ufalan zerreciklerin ölmüş olan bütün bitki ve canlıların vücutlarına karışmasıyla oluşmuştur. Diyebiliriz ki, toprağın her desimetre küpünde «bakteri» adı verilen milyonlarca bitkicikler, hayvancık­lar vardır. O bakımdan canlılık vasfı değişik bir anlamla toprağın kendisin­de, mevcuttur.

Hayvanları ve bitkileri toprağa dönüştüren ve tekrar topraktan bit­kileri yeşertip bitiren kudret, topraktan insanı yaratamaz mı?

Bizim şu kâinatta bildiklerimiz çok sınırlıdır ve azdır. Bilmediklerimiz ISe sayılmayacak kadar çoktur. Âdem'in (A.S.) çamurdan yaratılması da bu bilmediklerimizden biridir. Her şeyden önce yaratma kudreti Allah'a mahsustur. Bize düşen inanmak, sonra da gönül yatışkanlığına erişmek için sebep ve hikmetlerini, bağlı bulundukları fizik ve kimyayla ilgili kanun­larını araştırmaktır. İleride ilmî araştırmaların ne gibi yenilikler bulacağını şimdiden kestirmek mümkün değilse bile, bir gün ilk insanın, vasıfları be­lirtilen çamurdan yaratılmasının sırrını da çözmesi mümkündür. Nitekim bu konuda tam bilimsel olmamakla beraber hayli çalışmaların sürdürüldü­ğünü öğrenmiş bulunuyoruz. [47]

 

Cânn Da Daha Önce Dumansız Ateşten Yaratılmıştır

 

«Cânn'ı da daha önce dumansız zehir­li ateşten yarattık.»

Az yukarıda da açıkladığımız gibi, dumansız ateşten maksat, yalın bir ateş olabileceği gibi, ışın da olabilir. Bugün ışınların cisimleri delip a3Cti-ğini biliyoruz. Röntgen bunun açık kanıtıdır. Cin ve şeytanların maddî en­gel tanımaması da onların bu özelliğindendir. Bir de düşünün ki, ışına, cin ve şeytana ait ruh giriyor. O takdirde onların nasıl bir hız ve enerjiye sa­hip olduklarım anlatmaya gerek kalıyor mu? Cin ve şeytanların çok kısa bir zaman parçası içinde doğu ile batıyı dolaşmaları, ışınla birleşip bütün­leşmelerinden kaynaklanır. Denilebilir ki, onlara ait ruhun ışına girmesiyle, onlar ışık hızından daha fazla bir hıza sahip olmuşlardır. Çünkü ruhun hı­zının ne ölçüde olduğunu bilemiyoruz. Bildiğimiz tek şey, daha güçlü ve üs­tün ruha sahip olan ve bütünüyle nurdan yaratılan Melek Cebrail'in fizik-ötesinden ayrılmasıyla dünyaya inmesi bir an meselesidir. Diğer melekle­rin durumu da buna yakın bir özelliktedir. Katettikieri uzun mesafenin ra­kamlarla ifade edilmesi elbetteki mümkün değildir. Çünkü kâinatın ne ka­dar büyük olduğunu azçok biliyoruz. [48]

 

Cânn Veya Cin, İnsandan Önce Yaratılmıştır

 

Cinlerin insanlardan önce yaratıldığını ilgili âyetten öğreniyoruz" Bu­nu, yerkabuğu henüz soğumadan önoeye atfedenler vardır.

Şeyh Muhyiddin Arabî (k.s.) bu konuda diyor ki:

«Biri nûrîye, diğeri nâriye olmak üzere iki ayrı ruh (ruhanî) vardır. Nu-rîye olan ruhlar, nurdan yaratılan meleklerdir. Nâriye olan ruhlar ise; ya­lın ateşten yaratılan cin ve şeytanlardır.

Cenâb-ı Hak bu iki ayrı tür ruhları yaratınca, ikisini bir hususta ortak duruma getirdi. O da, insanların gözlerine görünmemeleri, bir bakıma per­de gerisinde kalmalarıdır. Oysa bu iki ayrı tür ruhlar toplantı yerlerimizde insanların yanlarında bulunurlar, ancak Allah onlarla insanlar arasında bu durumda da perde koymuştur. Bu perde insanlardan yanadır. O nedenle melekler ve cinler, dolayısıyla şeytanlar bu manevî perdenin arkasında durup bize görünmez olurlar. Diledikleri zaman kendilerini açığa vurabi­lirler ve işte o zaman onları görebiliriz.

Bu özelliklerinden dolayı Cenâb-ı Hak iki ayrı ruhu «cin» diye adlan­dırmıştır, yani bize gizli kalıp görünmemeleri nedeniyle onlara bu isim ve­rilmiştir.» [49]

 

Cin Ve Şeytan

 

İbn Abbas'a (R.A.) göre, cânn, cinlerin babasıdır. O bakımdan şey­tanlardan ayrı sayılırlar. Şeytanlar ise, İbiîs'in soyundandırlar. Bunlar an­cak İblîs ile birlikte öleceklerdir. Cinlere gelince: Doğarlar, yaşarlar ve ölürler. İçlerinde mü'min olanı bulunduğu gibi, kâfirolanları da vardır. [50]

Bu görüş ve yoruma göre, Âdem (A.S.) insanların, Cânn cinlerin, İb­lîs de şeytanların babasıdır. [51]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle insanın menşei hakkında temel bilgi verildi. Cin­lerin ilk atası olan Cânn'ın dumansız yalın bir ateşten yaratıldığı açıklandı.

Aşağıdaki âyetlerle, Allah'ın pişmedik kuru balçıktan, biçimlendiril­miş çamurdan insan yaratacağını ve meleklerle İbiîs'in ona secde etme­sini emrettiği konu ediliyor. Ateşten yaratılan İbiîs'in, çamurdan yaratılan bir mahlûka secde etmeği gururuna yediremediği, bu yüzden hem ilâhî lanete çarptırıldığı, hem de Cennet'ten kovulduğu ve kıyamete kadar ken­disine mühlet verildiği belirtiliyor. [52]

 

Meali:

 

28—  Bir vakitler Rabbin meleklere: «Gerçekten ben, pişmedik kuru çamurdan, biçimlendirilmiş balçıktan bir beşer (insan) yaratacağım,

29—  Bu bakımdan onu düzenleyip ruhumdan ona üflediğimde derhal onun için secdeye kapanın» demişti.

30—  Bu buyruk üzerine meleklerin hepsi birden secde ettiler.

31—  Ancak İBLİS secde edenlerle beraber olmaktan çekinip (emre uymadı, Âdem'e secde etmedi).

32—  Allah, «ey İblîs, dedi, neyin var, neden secde edenlerle beraber olmadın?»

33—  İblîs, «pişmedik kuru, şekillendirilmiş balçıktan yarattığın bir be­şere (insana) secde etmem için ben var olmadım» dedi.

34—  Bunun üzerine Allah ona : «Çık oradan; çünkü doğrusu sen ko-ğulmuş ve sürülmüşsün!

35—  ve doğrusu hesap-cezâ gününe kadar elbette lanet senin üzerin­dedir» dedi.

36—  iblis, «Rabbim, öyle ise bana onların dirilip kalkacakları güne kadar mühlet ver» dedi.

37-38— Allah da, «sen bilinen vaktin gününe kadar mühlet verilenler­densin» dedi.

 

İnsanin Yüceliği Ve Azizliği

 

«Bu bakımdan onu düzenle­yip ruhumdan ona üflediğimde derhal onun için secdeye kapanın, demişti.»

Bakara sûresinde ilgili 34. âyetin tefsirinde ve A'raf sûresi ilgili 11 âyetin açıklanmasında belirtildiği gibi, canlılar arasında insanın ayrı biı yeri, farklı bir azizliği söz konusudur. Allah'ın daha çok lütuf ve ihsanına inayet ve kerametine o lâyık görülmüştür. Bu bakımdan yeryüzünde Al-lah'ın halîfesi olma şerefiyle onurlandırılmış, Allah'ın tecelli ettiği müstesnü bir surette yaratılarak her organında Allah'ın hilkat kanununun damgasın taşımakla taltîf edilmiştir.

Meleklerin ona secde etmekle emrolunmalanna gelince: Bu her ba kımdan ilâhî kudretin yüceliğini, sınırsızlığını, yegâne tasarruf sahibi bu lunduğunu yansıtma açısından insanın müstesna bir düzeye getirildiğin ve her bakımdan ilâhî rahmetin füyuzatına lâyık görüldüğünü ifâde eder.

O bakımdan aynı konu az değişik ifadelerle Kur'ân'ın tam yedi yerin de anılmıştır. [53]

Şeyh Muhyiddin Arabî (k.s.) diyor ki:

«Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, «Şüphesiz ki Allah, Âdem'i kendi sure tinde yaratmıştır», buyurdu. O halde şu âlem insan için, onun sebebiyle v onun suretinde yaratılmıştır. Eğer şu âlemde insan denilen varlık yok oluısa, âlem de yok olur. Çünkü âlem hem onun için, hem de onun suretinde yaratılmıştır.

Cenâb-ı Hak : «Her can ölümü tadacaktır.» buyurdu. Bu, ruhun şu tabii heykeldeki, yani et, kan ve kemik yığınındaki tedbirine son vermek manasına gelir. Zira ruhun, sözünü ettiğimiz heykeli sevk ve idare etmesi, dünyada onda eyieştiği süre içinde devam eder.» [54]

 

Âdem Peygamberin Sıfatı

 

Yine Şeyh Muhyiddin Arabî (k.s.) diyor ki:

«Ona, istersen ilâhî hazretin sıfatıdır, de; istersen ilâhî isimlerin ta­mamıdır, de; istersen Peygamber (A.S.) Efendimiz'in: «Allah, Âdem'i ken­di suretinde yarattı.» mealindeki sözüdür de.. {Hepsi de uygundur ve o ba­kımdan) Âdem'in sıfatı budur. Oünkü Allah'ın onun hilkatini kendi huzurun­da biraraya getirip düzenlemesinden anlıyoruz ki, ona kemâl sıfatı vermiş, onu Ekmel mertebesinde ve bütün isimleri onda toplayarak yaratmıştır. Onun için Âdem, bütün isimleri kabullenmiştir. Bu bakımdan Âdem haki­kati itibariyle âlemin tamamıdır ki, o bu durumda başiıbaşına bir âlem olu­yor; ondan başkası ise bu âlemin cüz'leri (parça ve bölümleri) sayılırlar..

O halde insanın Cenâb-ı Hakk'a nisbeti, bâtinî (içyüzü) cihetiyledir ki, o bu yönüyle dünyada en mükemmel ölçü ve biçimdedir. Âhirette ise, Hakk'a olan nisbeti, hem zahirî (dış görünüşüyle), hem de bâtınî (iç yü­züyle ve) yönüyledir.

Meleklere gelince : Onların Cenâb-ı Hakk'a olan nisbeti, sadece zahi­rî cihetleriyledir ve bu da tam ölçü ve anlamdadır O bakımdan melekler için bâtın diye bir şey söz konusu değildir.» [55]

Görülüyor ki, Âdem (A.S.) hem âlemin tamamını kendinde toplamıştır, hem de âlem onun için, o da Allah için yaratılmıştır. Böylece âlem, Âdem'in suretinde, Âdem de mecazî deyimle Hakk'tn suretindedir. Aynı zamanda Âdem'in hem zahirî, hem de bâtınî yönleriyle Hakk'a nisbeti vardır. Melek­lerin ve cinlerin ise, sadece zahirî yönleriyle Hakk'a nisbetleri söz konu­sudur. O sebeple de Âdem (A.S.) yaratılmışların en azizi ve en kâmilidir. Bu hikmete mebnidir ki, bütün meleklerin ona saygı ve ta'zîm gösterme­leri emredilmiştir, [56]

 

Allah'ın Kendi Ruhundan Âdem'e Üflemesi

 

«Bu bakımdan onu düzenleyip ruhumdan ona üflediğimde...,»

Allah'ın yarattığı eşya, çoğu zaman Allah'a nisbet edilerek anılın Al­lah'ın gökleri, Allah'ın melekleri, Allah'ın peygamberi, Allah'ın ruhu gibi tabirler ve terkipler kullanılır. İlgili âyette «ruhumdan..» sözü de bunlardan biri olabilir, olmayabilir de. Zira ruhun mahiyeti ve hakikati hakkında cid­di bir bilgimiz yoktur. İlmin bu konuda sadra şifa ciddi hiçbir tesbiti-söz konusu değildir. Bildiğimiz tek şey, ruhun bütünüyle hayat ve kudret ol­masıdır. Aynı zamanda o bir ilâhî sırdır da.. Girdiği yerde hayat ve hareket başlar; yerleştiği varlığın şeklini aiır, tıpkı suyun doldurduğu kabın şeklini alması gibi. O bakımdan ölen kimselerin ruhları onların fiziksel yapılarının biçimini almıştır. Gerek Berzah âleminde, gerekse âhirette birbirlerini ra­hatlıkla tanımalarının sebebi budur. Âhirette yeni oluşup kaldırılan beden­ler, dünyadaki bedenlerin suret ve şeklinde tezahür edeceklerdir.

Böylece ilâhî ruh, şekillendirilmiş balçığa girince, orada hayat ve ha­reket başlıyor. Çünkü ruh Allah'ın ruhu, suret de Allah'ın suretidir, yani iki­si de O'na mecazî anlamda nisbet edilirler. O halde meleklere «Ruhumdan ona üflediğimde derhal onun için secdeye kapanın!» emredilmesi, Hakk'ın tecelli eden suret ve ruhuna yönelik bir anlam taşır. Onun için meleklerin bu secdesi, ibâdet secdesi değil, saygı, ta'zîm ve onurlandırma secdestdir. Aynı zamanda ilâhî emre itaatin ayrı bir tezahürüdür. [57]

 

Dünyâ Bir Bakıma Zıtlar (Karşıtlar) Âlemidir

 

Cenâb-ı Hakk'ın ezelî ilim ve kudretiyle, Dünya denilen aşağı âlemi in­sanın yaşama yeri olarak plânladığı kesindir. O bakımdan vakti saati ge­lince Âdem'i balçıktan yaratıp önce Cennet'e koydu. Bu, ileride kafplarda doğacak soruları cevaplamaya yönelik bir tedbir sayılır. Şöyle ki: Şu dün­yaya getirilmemiz de neye? Madem Cennet ve ebedî bir hayat önümüzde bizi beklemektedir, doğrudan o hayata gözlerimizi açmamız daha rahat ve huzurlu olmaz mıydı? Şeklinde birtakım istifhamlar birbirini izler, Cenâb-ı Hak, ilk insan Âdem babamızı dünyaya getirmeden Cennet'e koymak su­retiyle bu kabil istifhamları cevaplamış ve şüpheleri gidermiş bulunuyor. Hayatın zevkini, anlamını, hikmetini, çilesini görmeyen, tatmayan bir kim­senin doğrudan Cennet'e girmesi fazla bir şey ifade etmez, yani o yüksek nimetin kıymeti anlaşılmaz. Anılmayınca da hem değer ölçüsü bilinmez, hem de yaratanına lâyıkıyla hamd ve şükür duygusu gelişmez.

O bakımdan Cenâb-ı Hakk'ın ezelî sünnetlerinden biri de, olayı mey­dana getirmeden önce sebeplerini oluşturmaktır. İblîs'e de meleklerle bir­likte Âdem'e secde etmesi için emredilmesi bu ön sebepler zincirinin bir başka halkasını oluşturuyordu. Oysa Cenâb-ı Hak, İblîs'in hılkatındaki özel­liğini ve o bakımdan secde etmiyeceğini çok iyi biliyordu. Ne var ki ileride mazeret beyânına imkân vermemek için sebep ve illetleri oluşturup mey­dana getirmeyi hikmeti gereği daha uygun görmüştür. Böylece Âdem'in karşısına zıddını getirip koydu ve dünyayı zıtlarla (karşıtlarla) donattı.

Böyle bir düzen kurmasaydı, Âdem'in (A.S.) yaratılması gereksiz veya hikmetsiz kalırdı. Zira dünya hayatına canlılık kazandıran, daha doğrusu onu bayındır hale getiren daha çok birbirine zıt fikirlerin, görüşlerin, inanç­ların sürtüşme ve tartışması; rekabet duygusunun kabarması ve öne geç­me hırs ve isteğinin belirmesidir. Aynı zamanda zıtlara hareket sağlayan ve onlart sonu gelmeyen rekabet havasına sokan, nefis ile İblîs'tir. İndirilen kitap, gönderilen peygamber nefis ve İblîs'in dürtüşlerinin tehlikeli boyut­lara ulaşmasını önlemeğe, insanı arzu ve hevesleriyle birlikte meşru sı­nırlar içine almaya, onun duygu ve düşüncelerini aklının emrine, aklını da imânının kumandasına vermeye yönelik bir başka tedbirdir. [58]

 

Zıtların Sürtüşmesi

 

İblîs dumansız ateşten- veya ışından ve aynı zamanda Âdem'den önce yaratıldığı için kendisinden sonra yapışkan kokuşmuş balçıktan yaratılan Âdem'i (A.S.) kendine rakip ve karşıt görerek, ilâhî emre rağmen ona sec­de etmedi. Zira her iki varlıkta da nefis denilen bencil duygu bulunuyordu. Meleklerde ise bu duygu bütünüyle yoktur. Derken İblîs'te kıskançlık duy­gusu gittikçe kabarmaya başladı ve sonunda ardıarkası gelmiyecek bir düşmanlığa dönüştü.

İşte böylece İblîs'in ilâhî emre muhalefet edip secdeden kaçınması, o yüzden lanete uğrayıp Cennet'ten kovulması, kıyamete kadar mühlet iste­mesi ve isteğinin kabul edilmesi hep dünya hayatında bu iki ayrı tür ara­sında sonu gelmeyen mücadele ve sürtüşme ortamını hazırlamaya, haya­ta bir bakıma canlılık kazandırmaya yönelik ilâhî plân ve programın uygu­lama alanına yönelen bir başka bölümüdür. [59]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, ilk insan Âdem'in (A.S.) balçıktan yaratıldığı ve meleklerin onun için secde etmesinin emrolunduğu konu edildi. İblîs'in ilâ­hî program gereği, kıskançlık duygusunun kabardığı, o yüzden Âdem'e secde etmlyerek ilâhî emre karşı geldiği ve kıyamete kadar kendisine müh­let verildiği açıklandı.

Aşağıdaki âyetlerle, kendisine mühlet verilen İblîs'in kıyamete kadar ıhlâs üzere amel eden muttaki mü'minler dışında diğer insanları azdırıp sapıîtırmaya çalışacağı konu ediliyor. Sonra da İblîs'in çağrısına kulak ve­rip uyanlar cehennem azâbıyla tehdît edilerek gereken uyarılar yapılıyor Arkasından imân temeli üzerinde Allah'tan korkup kötülüklerden sakınan mü'minler için Cennet'te hazırlanan birçok nimetlerden haber veriliyor ve Cennet'in huzur yurdu olduğu anlatılıyor. [60]

 

Meali:

 

39—  İblis, «Robbim, dedi, beni azdırman sebebiyle (veya azdırman hakkı için) yeryüzünde insanlara (günah ve kötülükleri) iyice süsleyece­ğim ve hepsini de azdıracağım.

40—  Ancak içlerinden ıhlâs (gösterişten uzak, katıksız bir samimi­yetle Alah rızasını gözeterek amel etme şuurunu) verdiğin kulların müs­tesna...»

41—  Allah, «işte bu bana göre dosdoğru yoldur!» dedi.

42—  Şüphesiz ki, kullarımın üzerinde senin hiçbir sultan yoktur; an­cak şaşkın ozgınlardan senin peşine takılanlar müstesna.

43—  Ve gerçekten Cehennem hepsine va'dolunan yerdir.

44—  Onun yedi kapısı vardır; her kapıdan onlar için ayrılmış bir kışını ve pay mevcuttur.

45—  Şüphesiz ki   takva sahipleri (Allah'tan saygı ile korkup fena­lıklardan sakınanlar) Cennetlerde pınarlar (başlarında zevk u safa icin)de-dirler.

46_- Girin oraya, sefa met ve güven içinde! (denilir).

47—  Kalplerindeki kini söküp çıkarmışızdır. Sedirler üzerinde karşılık­lı oturan kardeşlerdir onlar.

48—  Orada onlara hiçbir zahmet ve yorgunluk dokunmaz ve onlar bir daha oradan çıkarılacak da değillerdir.

 

İlgili Hadîsler

 

İbn  Abbas  (R.A.)  anlatıyor:   «Resûiüllah  (A.S.)  Efendimiz  ashabına Kur'ân'daki sûreleri öğrettiği gibi, onlara şu duayı da öğretti:

«Allahım! Cehennem azabından sana sığınırım. Kabir azabından da sana sığınırım. Mesîh Deccal'ın fitnesinden de sana sığınırım. Dirim ve

ölümün fitnesinden de sana sığınırım..» [61]

«Kim Allah'tan üc defa cennet isterse, Cennet der ki: «Allah'ım! O kulunu Cennet'e koy.» Kim de üc defa cehennemden, onun ateşinden Al­lah'a sığınıp güven içinde kalmayı isterse, Cehennem der ki: «Allah'ım! O kulunu Cehennem'den koru.» [62]

Enes b. Mâlik (R.A.) anlatıyor:

«Resûiüllah (A.S.) Efendimizin en cok ettiği duâ şu idi: «Rabbımız! Dünyada da bize iyilik ver, Âhiret'te de bize iyilik ver ve bizi Cehennem azabından koru.» [63]

 

Zıtların Savaşı

 

«İblis, «Rabbım, dedi, beni azdırman sebebiyle (veya azdırman hakkı için) yeryüzünde in­sanlara (günah ve kötülükleri) iyice süsleyeceğim ve hepsini de azdıraca­ğım.»

Htlkatları ayrı olup, Cennet'te bile anlaşamayan İblts ile Âdem Pey­gamber, o yüzden Cennet'ten çıkarılıp Dünya'ya indirildiler. İkisi ve nesil­leri arasındaki savaş kıyamete kadar devam edecektir. Yaratılışlarındaki özellikleri gereği birbirleriyle uyum sağlamaları mümkün olmayan bu iki ayrı tür mahlûkun düşmanlığı, dünya hayatının canlılık kazanmasına, zıt-ların oluşup sürtüşmelerinin devamına; iyilerle kötülerin; aklını kullanıp doğruyu seçenlerle, duygusunun esiri olup eğri yolu tercîh edenlerin ayırt edilmesine yöneliktir. Bundan başka birtakım hikmetler de söz konusudur.

O bakımdan İblîs ve onun devam eden nesli, ademoğullarından zayıf bulduklarını küfür ve nifak ateşine atıp yakarlar; imân ve irfan bakımından güçlülerle aralıksız mücadelelerini sürdürürler. İmânlarım ıhlâs, yani sa­mimiyet ve gösterişsizlikle birleştirip bütünleştirenlerin gaflet anlarım se­çer ve öylece beyinlerine ve kalplerine vesvese ve şüphe sinyalleri gön­derir. Ancak kendilerini ıhlâs ve takva düzeyine getiren bu mü'minler üze­rinde sulta kuramaz. Zira sözü edilen mü'minierin gafletten uyanmaları cok çabuk olur, kalplerinde kök salıp hücrelerine kadar sızan imânları, ge­len şüpheleri çarçabuk geri çevirir.

Anlaşıldığı gibi.-İblîs'in insana yaklaşmasını kolaylaştıran âmiller bu­lunduğu gibi, onu uzaklaştıran, dürtüşlerini tesirsiz kılan birtakım âmiller de vardır. Önemli olan, bunları birbirinden tefrik edip İblîs'e oyuncak olma durumuno düşmemektir.

İblîs neden bıkmadan, usanmadan bu savaşı sürdürmek ister ve ne­den bundan hoşlanır? Bilindiği gibi her varlık bir şeyden daha çok hoşlanır ve bazan' ona erişmek için hayatı pahasına girişimlerde bulunur. Buna bir­kaç misal verelim: Tavşan havucu, tilki tavuğu, arı çiçekleri, karınca zahi­reyi, aslan canlı bir avı sever. Zaman olur ki bunlar sevdikleri şeyi elde et­me uğruna canlarından olurlar. Melekler Cenâb-ı Hakk'ı tesbîh ve tenzîh etmeyi severler. Onların en doyurucu gıdası budur ve ancak bununla tat­min olup yatışırlar. İnsanlar ise, meieksel yönlerini güçlendirdikleri zaman Allah'ı daha çok sevmeğe başlarlar. Bunun aksine İblîs'ten yana nefsanî arzularına takılıp zevk ve duygularının esiri olunca, mal, makam, içki, ku­mar, kadın ve benzeri şeylerden daha çok hoşlanıp zevk alırlar ve Allah'ı, âhireti unutmaya başlarlar.

İblîs, insanları azdırmayı, beyin ve kalplerine vesvese vermeyi sever ve ancak bu yolda başarılı olduğu takdirde rahat eder, yatışkanlık sağlar. Her canlı sevdiği şey peşinde koşup ömür tüketirken, İblis de bu kuralın dı­şında elbette ki kalamaz. [64]

 

Ihlâsa Erenlerin Özellikleri

 

«Ancak içlerinden ıhlâs (gösterişten uzak, katıksız bir samimiyetle Allah rızası gözeterek amel   etme şuurunu)   ver­diğin kulların müstesna..»

İblîs bile, imân temeli üzerinde amelini ıhlâs ölçüsünde tutacak olan­lar üzerinde fazla bir tesirinin olmayacağını, sulta kuramayacağını, kavga ve mücadelenin ilk adımında itiraf etmek zorunda kalmış ve böylece kimler üzarinde olumsuz tesir meydana getirebileceğini açıklamıştır. İlgili âyetle onun bu itirafının anılması, bizlere bilgi vermek ve ona göre hayatımızı dü­zene sokmamıza yardımcı olmak içindir. O bakımdan niyet ve amellerinde ıhlâs üzere olanların birtakım özellikleri söz konusudur. Onları şöyle özet­leyip maddeleştirebiliriz :

a) İbâdet ve günlük işlerinde yalnız Allah'ın hoşnutluğuna erişmeyi düşünürler.

b) Gösterişten, alkış ve övgüden tiksinirler.

c)  Alçak gönüllü olmaya çalışırlar ve Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz kudre­tinin her şey üzerinde hâkim bulunduğunu düşünerek tam bir mahviyet içinde teslimiyet gösterirler.

d)  Sevdiklerini yalnız Allah için severler, sevmediklerini de yine Allah için sevmezler.

e) Peygamber (A.S.) Efendimizin yüksek terbiyesiyle edeplenmek is­terler; o bakımdan sünnete sımsıkı bağlanırlar.

f)  Farz, vacip ve sünnet ibâdetlerden derin zevk duyariar. Bir namaz­dan sonra ikinci namaz vaktini sabırsızlıkla beklerler.

g)  Allah sevgi ve korkusunu, O'na olan yüksek ve derin saygılarıyla birleştirip bütünleştirirler. Böylece ümitle korku arasında bir yol seçip ha­yatlarını ona göre tanzim ederler.

İşte ıhlâs mertebesine erişen bahtiyarlar bu yedi sıfat ve* özellik­leriyle Cehennem'in yedi kqpısını kendilerinden yana kapatmış olurlar. Ar­tık bu durumda şeytanın onlar üzerinde ciddi hiçbir sultası olamaz.

Azgınlar ise, bu yedi sıfattan yoksundurlar. Onların daha çok zevk al­dıkları değişik yedi şey vardır ki, hayatları boyunoa onlara erişmek için mücadele verirler ve sonunda aynı yolun sonuna gelip hayatları noktala­nır. Onların sevip hoşlandıkları ve uğruna bir ömür tükettikleri yedi şeyi şöyle sıralamak mümkün :

  Mal ve servet,

  Mokam ve riyaset,

  Evlat ve torun,

  Kadın ve şehvet,

  Kaba kuvvet, haklara tecavüz ve insanlara karşı saygısızlık,

6 Sınırsız hürriyet, maddeyi hedef ve amaç seçmek, ona ulaşmak 'Cin aradaki her türlü ahlâkî ve kutsal değerlen çiğnemek,

İnsanlara tepeden bakmak, gurur ve kibir taslamak, disiplin altı­na girmemek, manevî ve uhrevî müeyyide tanımamak veya önemsememek..

Birden dörde kadar olanlara, meşru sınırlar içinde ilgi duymak veya hoşlanmakta bir sakınca yoktur. Meşru sınırlardan maksat da, Allah rızası doğrultusunda O'nun dinine, iyi ahlâka, fazîlet ve adalete hizmejt etmek, insanların yüzünü güldürecek eserler ortaya koymaktır.

İşte azgınların, diğer bir tabirle sapıkların bu gibi aşırılıkları, meşru sı­nan tanımamaları, onlara Cehennem'in yedi kapısını açık tutar. [65]

 

Cehennem, Yedi Tabakadır

 

«Onun yedi kapısı vardır; her ka­pıdan onlar için ayrılmış bir kısım ve pay mevcuttur»

İlgili âyette Cehennem'in yedi kapısından söz edilirken, hadîslerde onun yedi tabaka olduğu veya her tabakaya ayrı bir kapıdan girileceği açıklanır. Şöyle ki:

 Cehennem

2__  Lezza

3__  Sair

4__  Hutema

5__  Sakar

6__  Cahim

7__   Haviye

Birinci tabakaya, Allah'ın varlığına, birliğine imân etmekle beraber büyük günahları işleyen; kul ve millet haklarına tecavüz edip tevbe etme­den, hakları ödemeden, hak sahipleriyle helâllaşmadan ölen mü'minler gi­rer. Orada ilâhî adalet gereği günahları nisbetinde azap gördükten sonra çıkarılırlar, hayat suyunda yıkanmaları sağlanır ve öylece Cennet'e girme­lerine izin verilir.

İkinci tabaka Yahudilere aittir. Üçüncüsü Hıristiyanlara, dördüncüsü Sabitlere, beşincisi ateşe tapanlara, altıncısı AMah'a eş, ortak koşanlara, yedincisi münafıklara aittir. [66]

 

Takva Sahipleri

 

Şüphesiz ki  takva  sahipleri (Allah'tan saygı ile korkup fenalıklardan sakınanlar) Cennetlerde pınarlar (başların­da zevk-ü safa içinjdedirler.»

Takva sahiplerinin ise, sekiz ayrı özelilkleri, diğer bir deyişle yedi farklı vasıfları vardır. Bunlar ıhlâs sahiplerindeki yedi sıfatı aynen kendijerinde taşırlar. Sekizinci olarak, her yerde ve her zaman kötülüklerden sakınırlar da Allah kullarına iyi niyetle yardımcı olmaya çalışırlar. O bakım­dan bu bahtiyarlara Cennet'in sekiz kapısı birden açılır. İçlerinde kin ve kıskançlık olmadığı için ıhlâs ve takvanın parlaklığı yüzlerinde ışıl ışıl ışıldar. İnsanları Allah için sevdikleri için de Cennet'te selâmete erişip kar­deşliğin en güzel havasını yaşarlar. Yorgunluklarına karşılık, nicelik ve na-sılhğını ancak Allah'ın bildiği sedirler üzerine otururlar. Orada hep esenlik ve güven içindedirler. Zira onlar Dünya'da da güven.ve selâmet havası es­tirmek suretiyle insanlara huzur kaynağı olmuşlardı.

Sonuç olarak, ilgili âyetlerle, dünyada insanlığına yakışanı yaptp ya­ratanına kulluk eden insanlarla, bunun aksine bir yol tutup yaratıldığı amaç ve hikmetten uzaklaşarak hayatını berbat eden insanlara verilecek karşı­lıktan, hazırlanan akıbetten ve neticeden haber veriliyor ve böylece yaşa­makta olan insanlara en doğru yol gösterilerek Allah'ın rahmet kapısının hep açık tutulup dönüş yapanları beklediğine işaret ediliyor. [67]

 

Ayetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, insanın ezelî ve ebedî düşmanı olan İblîs'e isteği üzerine kıyamete kadar mühlet verildiği, ıhlâs üzere amel eden kimseler dışında diğer insanları azdırıp saptıracağı açıklandı. Ayrıca Allah'tan kor­kup kötülüklerden sakınan mü'minlere âhirette hazırlanan yüksek nîmet-lere dikkatler çekilerek ölmeden önce onlara lâyık olmaya özen gösterme­miz emredildi.

Aşağıdaki âyetlerle, mü'minlerin korku ile ümit arasında bir yol izle­meleri, Allah'ın çok bağışlayan ve çok merhamet eden Rab olduğuna inan­dıkları gibi, O'nun azabının da çok şiddetli olacağını hatırlarından çıkar­mamaları tavsiye ediliyor. [68]

 

Meali:

 

49-50— Kullarıma haber ver ki, gerçekten ben, evet ben çok bağış­layan, çok merhamet edenim ve doğrusu azabım da çok elem verioi bir azaptır.

 

İniş Sebebi

 

Mus'âb b. Sâmit (R.A.) anlatıyor: Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, ashabın­dan bir cemaate uğradığında, onların gülüp konuştuklarını gördü ve şöyle buyurdu : «Cennet'i anın ve Cehennem1! hatırlayın!» Bu sebeple yukarıda­ki iki âyet indi. [69]

İbn Cerîr eî-Taberi'nin tesbitine göre :

İbn Ebî Rebah, ashab-i kiramdan bir zatın şöyle dediğini duymuştur: «Peygamber (A.S.) Efendimiz, Şeybe oğullarının girdiği kapıdan girerek ya­nımıza geldi ve : «Yoksa sizi güler bir halde mi görüyorum?» buyurduktan sonra arkasını dönüp ayrıldı. Hacer-i Esved'e varmıştı ki, gerisin geri dö­nüp geldi ve şöyle buyurdu : «Yanınızdan ayrılıp giderken Cebrâii (A.S.) bana geldi ve dedi ki: Ey Muhammedi Allah şöyle buyuruyor: «Kullarımı neden ümitsizlendirirsin?! Kullarıma haber ver ki: Gerçekten ben, evet ben çok bağışlayan ve çok merhamet edenim ve doğrusu azabım da çok elem verici bir azaptır.» Şüphesiz bu haber hepimizi sevindirdi.» [70]

Ancak unutmamak gerekir ki, âyet-i kerîmede Allah'ın gufran ve rah­meti önce geliyor. Bu da O'nun günahkâr kullarına olan lütuf ve inayetinin gereğidir. [71]

 

İlgili Hadisler

 

«Eğer mü'min kul, Allah yanında verilecek azabın ölçü ve anlamını bilmiş olsaydı, hiç kimse O'nun Cennet'ine aşırı istekli olmaz; eğer kâfir de Allah yanındaki rahmetin ne olduğunu bilmiş olsaydı, hiç biri ilâhî rahmet­ten ümidini kesmezdi.» [72]

«Sizin için (ahirette) neler hazırlandığını bilmiş olsaydınız, sizden yana aEıkonup verilmeyen şeylerden dolayı üzülmezdiniz.» [73]

Hz. Ali (R.A.) ne güzel söylemiştir:

«Şüphesiz ki Allah insanları ebedî kılmak üzere yaratmıştır. Artık bu­nun yok olup silinmesi söz konusu değildir. Ebedî hayat, imân ve irfan karşılığında gerçekleşince, artık zilleti olmayan bir azizlik, korkusu olma­yan eminlik, fakirliği olmayan zenginliktir. Elemsiz lezzeti, noksansız kemâ­li vardır. Dünya hayatı, devamı olmayan bir zevaldir. İzzeti zilletle yürür, güveni korkuyla buluşur, zenginliği fakirlikle yürür, lezzeti eleme dönüşür, sevinci de üzüntüyle yarışır.»

O halde Allah'ın adaletinden ve azabından' hiç korkmayıp sadece O'nun rahmet ve gufranına güvenmek insanı sağlıklı ve güvenli bir neti­ceye götürmez. O'nun rahmetinden ümit kesip sadece azabından korkmak da insanı dosdoğru mü'min yapmaz. Bu ikisini dengeli tutup hayatımı­za uygulamamız en emin yoldur. [74]

 

Âyetler Arasında Bağlanti

 

Yukarıdaki âyetlerle, mü'minlerin korku ile ümit arasında bir yol izle­meleri ve hayatlarını ona göre düzenlemeleri emredildi. Allah'ın gufran ve rahmeti ne kadar geniş İse, azabının da çok şiddetli olduğu hatırlatılarak sağlam bir inancın ölçülerinden biri belirtildi.

Aşağıdaki âyetlerle, İbrahim Peygamber'in ümit konusundaki görüşü misal veriliyor ve sonra da kâinatta cereyan eden olayların rastgele mey­dana gelmediği, belli sünnet ve programa göre düzenlendiği, melekler va­sıtasıyla, sebep ve illetlerin harekete geçirildiği anlatılıyor. [75]

 

Meali:

 

51—  (Ey Muhammedi) Onlara İbrahim'in konuklarından da haber ver.

52—  Bir vakit İbrahim'in yanına gelerek «selâm!» demişlerdi. O da, «doğrusu biz sizden korkuyoruz» demişti.

53—  Onlar, «korkma, çünkü biz seni bilgin bir oğulla müjdeliyoruz» demişlerdi.

54—  «Yaşlılık gelip yapışmışken, beni mi müjdeliyorsunuz? Hem ne­ye göre müjdeliyorsunuz?» demişti.

55—  Dediler ki: «Seni hak ile müjdeledik. Artık sen ümitsizlerden ol­ma!»

56—  O da, «sapıklardan başka kim Rabbinin rahmetinden ümidini ke­ser?» demişti.

 

Neye Göre Müjdeliyorsunuz?

 

Melekler İbrahim Peygamberi oğlan evladıyla müjdeledikleri zaman, ya­şı hayli ilerlemiş olan bu büyük peygamber, verilen haberin nasıl gerçekleşeceğini bir anda kavrayamadı da sordu: Gençleşecek miyim, yoksa olağanüstü bir doğum mu olacak? Melekler onun ne demek istediğini an­ladılar ve şu cevabı verdiler: «Seni hak ile, ilâhî sünnetin câri âdetiyîe müjdeliyoruz. O, sebepleri oluşturacak ve normal ölçüler doğrultusunda bir doğum olacak!»

Bu cevap İbrahim Peygamberi (A.S.) hayli rahatlattı ve Allah'ın kudre­tinin her şeye yeteceğini düşünerek gönülden O'na hamd-u senada bulun­du. [76]

 

Değişik Mesajlar

 

Aynı olay değişik anlatımlarla Hûd Sûresi 69, 70. âyetlerde de geç­mektedir. Burada tekrar ediîmesî ise, yeni ve değişik bilgiler getirmekte, aynı zamanda birçok arap kabileleri tarafından bilinen ve sevilen bir pey­gamberden uyarıcı misaller, yönlendirici safhalar nakledilmektedir ki bu­nun büyük faydaları söz konusudur. Şöyle ki:

Hûd Sûresinde :

  İbrahim Peygamber'e (A.S.) Allah'ın elçileri müjdeyle gönderildiği,

  Gelen elçi meleklerin selâm verip selâm aldıkları,

  Çok geçmeden kızartılmış bir buzağının ikram edildiği,

Gelen elçilerin ellerini sofraya uzatmadıklarını gören İbrahim Pey-gamber'in, insan suretine girmiş ilâhî elçilerin ne maksatla geldiklerini az-çok- tahmin ederek endişe duymaya başladığı,

  Melek olup Lût kavmini helak etmekle görevli bulunduklarını açık­ladıkları,

  İbrahim Peygamber'in (A.S.) ayakta duran eşinin güldüğü ve ona İshak adında bir oğul ve ardından da Yakub adında bir de torun verileceği­ni müjdeledikleri,

Kadının hem kendinin, hem de kocasının iyice yaşlılığını, dynı za­manda kısırlaştığını düşünerek şaşkınlık gösterdiği,

Meleklerin ilâhî buyruğa şaşmanın gereksizliğini söylemesi, Allah^ in rahmet ve bereketinin İbrahim ailesi üzerine inmesi anlatılmaktadır.

.Hicir Sûresinde:

Gelenlerin  konuk oldukları,   İbrahim  Peygamber'e   (A.S.)   selâm verdikleri,

  İbrahim (A.S.)tn onların mübhem halinden endişelendiği,

  Konukların İbrahim'e (A.S.) güven verip onu oğlan evladıyla müj­deledikleri,

  İbrahim Peygamberin (A.S.) bu müjdeye karşt hayretini izhar edip . çok yaşlandığını ifade ettiği,

  Meleklerin ona, ümitsiz olmamasını hatırlattıkları,

  İbrahim Peygamber'in (A.S.) bu söze karşı, sapıklardan başkası­nın Allah'ın rahmetinden umutsuz olmayacağını belirttiği anlatılmaktadır.

Görülüyor ki, aynı olayın değişik noktalarıyla iki ayrı sûrede anlatıl­ması, bizlere değişik, fakat önemli mesajlar vermektedir.

Hûd Süresindeki mesajlar:

—  Meleklerin peygamberlere bazan insan suretinde geldikleri bir ger­çektir. Bizlere ise beşerî surete temessül edip gelmezler. Ancak yüksek derecedeki veliler bir istisna teşkil edebilirler.  Melekler bizim kalbimize ilhamda bulunurlar ki mü'minlerin önsezişleri daha çok onların ilhamından kaynaklanır.

—  Misafire ikram, Âdem Peygamber'den (A.S.) son peygamber Hz. Muhammed'e (A.S.) kadar gelip geçen her peygamberin güzel sünnetle­rinden bindir. Ancak Peygamber (A.S.) Efendimiz'de bu sünnet kemâl de­recesinde idi.

—  Melekler bizim gibi yiyip içmezler. Onların gıdası, zikir ve teşbihtir.

—  Kadınların çoğu çok ciddi konu ve meseleler karşısında bile gü­lerler. Bu bir bakıma utangaçlıktan, bir bakıma da hayretten kaynaklanır.

—  Kadın iyice yaşlanmış bile olsa, Allah murat edince gebe kalabilir, doğum yapabilir. Çünkü Allah'ın «kün (ol)» emrinin tecelli etmesiyle se­bepler zinciri harekete geçirilir.

—  İlâhî buyruklara hayret etmek, diğer bir deyişle şaşmak, fevkalâde bir durum arzetmesi sebebiyledir.

—  Allah'ın rahmet ve bereketi, inanan ve konuksever olan faziletli ai­leler üzerinedir.

Hicir Süresindeki mesajlar:

—  Mü'minler meleklerden korkmazlar. Çünkü melekler onlara rahmet ve bereket havası getirirler.

— YaŞlı çiftlerden doğaeak çocuğun ekseriya çok zeki ve bilgin olmaya istf'datlı olması genetik bir olaydır.

—  Oğlu olacağı müjdelenince, İbrahim Peygamber'in (A.S.) gülmediği, sadece yaşlı bulunduğunu hatırlatması, erkeklerin önemli meseleler ve ko­nular karşısında ciddi olduklarına işaret ediliyor.

—  Allah'ın rahmetinden ancak sapıkların, doğru yoldan çıkmışların umutsuz olacakları; iman edenlerin ise, hep umut besleyecekleri hatırlatılı­yor.                                                  .                                             -

Bu son maddeyle aynı zamanda Allah'a güvenip dayanan ve bütün umudunu O'na bağlayan Hz, Muhammed (A.S.) Efendimiz ile ashabının yakında ilğhî yardıma nail olacaklarına, inkarcıların da hüsrana uğrayapak-larına işaretler yapılmaktadır. Aynı müjdenin Hz. Muhammed'in (Â.S.) izinde yürüyenler için de geçerli olduğu söz konusudur.

Böylece İbrahim (A.S.) kıssasının belirtilen önemli safhaları bize il­ham kaynağı olmakta ve birçok müşkillerimizi halletmektedir. [77]

 

Âyetler Arasinda Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, İbrahim Peygamber'e (A.S.) konuk olarak gelen meleklerden söz edildi ve İbrahim'in (A.S.) Allah'a ümit beslemesindeki inancına yer veriicfi. Böylece varlık âleminde cereyan eden olayların ge­lişigüzel meydana gelmediğine, belli programlara göre yürütüldüğüne dik­katler çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle, İbrahim Peygamber'e (A.S.) gelen meleklerin Lût kavmini helak etmekle görevli bulundukları belirtiliyor. Sonra.da azıp sapı­tan ve dünyada eşine ender rastlanan bir hayasızlığı sanat edinen Lût kavminin ilâhî emrin inmesini gerektiren çizgiye gelip ulaştıklarına temas ediliyor. Böylece hayasız sapıklara yardımcı olan Lût Peygamber'in (A.S.) eşinin de yok edilenlerle birlikte yok edildiği açıklanarak aynı çatı altında yaşayan aile fertlerinin ahlâk ve inançlarının bazan birbirine muhalif ol­duğuna işaret ediliyor. Arkasından, bu elim tarihî olayın meydana geldiği yörede yok edilen o kavmin kalıntılarına ibretle bakılması tavsiye ediliyor. [78]

 

Meali:

 

57—  Ey elciler! göreviniz ne? diyerek sormuştu.

58—  Onlar da: «Doğrusu biz suçlu günahkâr bir kavme gönderildik,

59—  Ancak Lût ailesi müstesna, onların hepsini mutlaka kurtaraca­ğız.

60—  Yalnız Onun karısını değil; onun (helak olmasını) takdir etmişiz­dir; o elbette geride kalanlardandır» demişlerdi.

61—  Ne vakit ki, elçiler Lût ailesine geldiler;

62—  Lüt, onlara: «Herhalde (yabancısınız) tanınan bir topluluk değil­siniz,» dedi.

63—  Onlar da, «kavmin, hakkında şüphe edip durdukları şeyi (gele­cek azabı) sana getirdik.

64—  Sana Hakk'ın (buyruğuyla) geldik; şüphen olmasın ki biz doğru­larız.

65—  Gecenin bir bölümünde aileni yola koy, sen de arkalarından on­ları izle ve sakın sizden hiçbiri dönüp arkasına bakmasın; emrolunduğu-nuz yere geçin gidin» dediler.

66—  Lût'a şu emri hükmettiğimizi bildirdik: «Sabahladıklarında bun­ların kökü kesilmiş olacak.»

67—  (Memleketlerine yabancı kimselerin geldiğini haber alan) şehir hafkı birbirine müjde vererek (Lût'a) geldiler,

68—  O da «şüpheniz olmasın ki, bunlar benim konuklarımdır; beni rüsvay etmeyin;

69—  Allah'tan korkun do beni utandırıp üzmeyin» dedi.

70—  Onlar: «Biz seni yabancıları (konuk edinmek)den men'etmemiş miydik?» dediler.

71— O da, «işte kızlarım, eğer yapmak (evlenmek) istiyorsanız, (on­ları size nlkâhbyabllirim)» dedi,

72— (Peygamberim!) hayatına yemin   olsun ki,   onlar   sarhoşlukları içinde ne yaptıklarını bilmiyorlardı.

73—  Güneş doğarken bir ses, bir uğultu onları ya kal ay iverdi.

74—  Şehirlerinin üstünü altına getiriverdik ve üzerlerine çamurdan pişirilmiş taş yağdırdık.                    .

75—  Şüphesiz ki bunda seziş, anlayış, görüş yeteneği olanlara öğüt­ler, ibretler, belgeler vardır.

76—  Ve şehrin kalıntısı, öteden beri işlek olan yol üzerinde duruyor.

77—  Doğrusu bunda mü'minler için âyetler vardır.

 

Lût Olayı

 

Lût'un daha önce Hûd sûresinde belirttiğimiz gibi, Sodom şehrine pey­gamber olarak gönderildiği bilinmektedir. İbrahim Peygamber'in (A.S.) am­casının oğlu olduğunu klasik tefsirlerimiz nakletmektedirler.

Aynı olayın birkaç yerde az değişik cümle ve kelimelerle tekrar edil­mesi, hem hafızalardaki izi derinleştirmeğe, hem edinilen ibret ve öğütleri tazelemeğe, hem de bu konuda idrâkleri devamlı uyanık tutmaya yönelik­tir. Aynı zamanda kıssanın önemli ve ibretli safhalarının zikredilen yer ve konu itibarîyle değişik yanları belirtilerek olay hakkında daha geniş dü­şünme imkânı sağlanmaktadır. Şöyle ki:

Hûd sûresinde Lût kıssasından alınan öğüt ve ibretleri yedi madde ha­linde özetlemiş bulunuyoruz. Burada ise, hem yeni öğütleri, hem de mü'-minlere olayın ışığında sunulan mesajları sıralamakla yetinmek istiyoruz.

  Zina, fuhuş ve benzeri gayri meşru ilişkilerin; seksüel sapıklığın yaygınlaşıp din, ahlâk, fazilet, aile ve namus kavramlarının silindiği bir ül­kenin yıkılıp yok olması mukadderdir: Ya ahlâk ve ekonomik yönden çöküp düşmanlarına el açmak zilletine düşer; ya da bir savaş ile istiklâlini kaybe­der veya tabii bir afetle her şeyini kaybetme bedbahtlığına uğrar.

  Varlık âleminde meydana gelen her olayın mutlaka birtakım se­bep ve illetleri vardır. Sebep ve illetleri oluşturma programını kim idare et­mektedir? Âyet-i Kerîme bize bu hususta ışık tutup en doğru bilgiyi veri­yor. Öyle ki: Lût kavminin yaşadığı Sodom şehrinin altını üstüne getirmek için mevcut sebepleri harekete geçirecek iki melek gönderiliyor. İnsanla-

rın çoğu ise, sadece zahirî sebeplere bağlı kalıp onların ötesinde bir plân, program ve yürüten düşünemiyorlar.

Bir memleket veya ülkeye gelen yabancıları tedirgin etmek, ah­lâksızlık ve haksızlığın en kötülerinden biridir. İleriyi görebilen ve kendi milletinin geleceğini düşünebilen hiçbir devlet kadrosu ve halk tabakası böylesine sakıncalı bir tutum içinde olamazlar.

Kişinin fazileti, yüksek şahsiyeti bütün aileye izafe edilecek ger­çek bir kıstas, ve ölçü "değildir. Meselâ Nûh Peygamber'in (A.S.) oğlu; İb­rahim Peygamber'in {A.S.) babası; Lût Peygamber'in (A.S.) karısı bunun açık belgelerinden birkaçıdır. Fir'avn ile eşi Asiye'nin durumu bir başka tipik örneklerden biridir. O halde faziletli bir babayı, fena huylu oğlundan, kızından veya eşinden dolayı -ihmâl ve taksiratı yoksa- kınamamak gerekir.

Bir millet veya toplum iyice azıp sapıtınca, onları ıslâh etmek mümkün olmadığında, daha emin yerlere yerleşmeyi denemek yararlı olur. [79]

 

İki Sûrede Olayın İşleniş Tarzı Arasındaki Farkın Özeti

 

Hûd Sûresinde :

— İbrahim Peygamber'in (A.S.) kendisine gelen elçi meleklerle tartış­tığı, Lût kavminin helak edilmesine gönlünün bir türlü razı olmadığı, özellik­le Lût ailesinin böyle bir sonuçla başarısızlığa uğramasına fazlasıyla üzül­düğü,

— Küfür ve ahlâksızlık, zulüm ve taşkınlık belli sınıra gelip dayanınca artık ilâhı hükmün inmesine engel olunamıyacağı, gelecek azabı geri çe-virmen-in insan gücünü mutlak anlamda aştığı,

— Lût Peygamber'in gelen elcilerin ne maksatla gönderildiğini anlayın­ca, peygamberlik merhametinin harekete geçtiği ve her şeye rağmen kav­minin helak edilmesine üzüldüğü,

— Cinsel sapıkların gelen misafirleri rahatsız etmeğe yöneldikleri, içle­rinde aklı başında, vicdanı yerinde bir kimsenin bulunmddığı,

— Lût Peygamber'in (A.S.) bu azgın sapıkları savacak maddî bir güce sahip olmadığı,

— Lût Peygamber'in.(A.S.) eşinin de sözü edilen cinsel sapıklardan ya1 na olduğunun anlaşıldığı; ülkede yaygınlaşan ahlâksızlığın peygamber evi­ne kadar uzanacak boyutlara vardığı,

—  Sabahleyin müthiş uğultuyla birlikte yer sarsıntısı olduğu ve üzerterine belirlenmiş, pişirilerek taşlaşmış maddelerin yağdığı açıklanır. [80] Hicir Sûresinde :

—  Gelen elçi melekleri ilk anda Lût Peygamberin tanıyamadığı, uzak bir ülkeden konuk olarak geldiklerini sandığı,

—  Gecenin bir bölümünde, ahlâksızlarla işbirliği yapan karısı dışında katarrbütün aile halkını alıp şehri terketmelerinin gerektiği,

—  İnecek olan ilâhî azaba dönüp bakmalarının sakıncalı olacağı,

— Lût kavminin hemen hepsinin seksüel sarhoşluk içinde ne yaptık­larını ve ne yapacaklarını bilmeyen bir sürü serseri sapıklar olduğu,

—  Yerin altından müthiş bir patlama, uğultu, lâv ve kat kat akıp ka-tılaşan sıvının kısa zamanda şehri belirsiz hale getirdiği,

—  Yıkılan Sodom'un hâlâ yol üzerinde veya güzergâhında bazı kalın­tılarının bulunduğu,

.  — Ve bu olayda mü'minler için birçok öğüt ve ibretlerin yer aldığı be­lirtilir.

Anlaşıldığı gibi, az da olsa değişik safhalar, farklı öğüt ve ibretler, yer aldığı konunun özelliklerine göre yansıtılmakta ve düşünebilen toplum ve milletlere hazîn bir tablo sergilenmektedir. [81]

 

Âyetler Arasinda Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle Lût Peygamber'in azıtıp sapıtan, ahlâl<sızlaşıp de­jenere olan kavmini helak etmek üzere meleklerin gönderildiği belirtildi. Böylece olayları meydana getirecek sebeplerin ucunun Allah'ın kudret elinde bulunduğuna işaret edildi. Zulüm, sapıklık ve ahlâksızlığın son ker­tesine gelen bir milleti, Allah'ın inayetinden başka hiçbir şeyin kurtara-mıyacağına dikkatler çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle, hakka karşı tuğyan edip baş kaldıran putperest Mekkeli'leri ve bir de her devirde yaşamakta olan inkarcı maddecilere,tut­tukları tehlikeli yoldan döndürmek için; inkâr, zulüm ve ahlâksızlıklarından dolayı heiâk edilen birkaç kavim misal veriliyor ve bir kısmının kalıntılarının yer yer boyunları bükük bir haide tarihin tekerrür edeceğini hatırlattığına işaret ediliyor. [82]

 

Meali:

 

78—  EYKE halkı do cidden zâlimlerdi.

79—  O yüzden onlardan da intikam aldık. (Sözünü ettiğimiz) şehir­lerin ikisi de açık bir (yolun) önünde bulunuyor.

80—  And olsun ki, Hicir halkı da peygamberleri yalanlamışlardı.

81—  Biz ise onlara âyetler (açık belgeler ve mu'cizeler) verdik; buna rağmen ondan yüzçevirdiler.

82-83— Dağlarda evler yontarak güven içinde bulunuyorlardı; derken sabahladıklarında onları müthiş bir ses ve uğultu yaka I ay iverdi.

84— Artık elde ettikleri şeylerin kendilerine hiç de yararı olmadı.

 

İlgili Hadîs

 

Resûlullah (A.S.) Efendimiz Hicir yöresinden geçerken onların yer yer kendini gösteren kalıntılarına dönüp baktı ve ashabına şöyle buyurdu :«Kendilerine zulmedenlerin kalıntıları arasına girmeyin. Sonra onlara inen azap size de inebilir; meğer ki, (ilâhî kudretin yüceliğim- ve mutlak tasarrufunu düşünüp) ağlayarak gîresiniz..» Sonra da Resûlullah (A.S.) Efendimiz başını örterek o yerden süratle uzaklaştı. [83]

Açıklama:

Şüphesiz ki, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu sözleri ve davranışıyla ümmetini uyarıyor, onların yürüdüğü yolda yürümenin sonunun felâket ola­cağını hatırlatıyor ve aynı zamanda zulüm, inkâr ve ahlâksızlıktan ne ka­dar çok tiksindiğini, o yüzden helak edilen bir kavmin kalıntılarına bile ayak basmak istemediğini anlatmağa çalışıyor. [84]

 

Eykeli'ler

 

«Eyke halkı da cidden zalimlerdi.»

E y k e : Kelime olarak, ormanlık bölge veya ormanlık yöre demektir. Müfessirlerin tesbitlerine göre, Şuayb Peygamber'in (A.S.) gönderildiği Medyen halkı, daha çok ormanlık bir arazide oturdukları için onlara bu isim de verilmiştir.   .

Medyen ile Sodom şehirleri, Filistin ile Hicaz arasında Kızıldeniz sa­hiline yakın bir bölgededirler.. Daha çok ticarî kervanların geçtiği güzer-gâhda bulunuyorlar. Yapılan tesbitlere göre hâlâ yer yer kalıntıları tarihin o netameli günlerinin damgasını taşıyarak gelip geçenlere maziyi hatırlat­maktadırlar.

Hûd sûresinde belirttiğimiz gibi, Medyen halkı hem ticarî kervanları yağma eden, hem de ölçü ve tartıyı noksan kullanan, ülkelerine gelen tüc­carı soyup soğana çeviren ve böylece haksızlığı, haklara tecavüzü inkâr ve tuğyanla birleştirip bütünleştiren bir kavim idi. Şuayb Peygamber (A.S.) uzun yıllar onları doğru yola sokmak için irşat ve teblîğ görevini sürdür-düyse de olumlu bir netice alamadı. Hakk'm caddesinden sapıp boğazları­na kadar zulüm ve küfre giren bir milleti ıslâh etmek çok zordur. Ama pey­gamberlerin görevi, şartlar ve ortam ne olursa olsun, hakkın sesini duyur­maya çalışmaktır. Ne yazık ki, Şuayb Peygamber (A.S.) ne kadar bu sesi duyurmaya çalıştıysa, onların sadece inkâr ve azgınlıkları arttı. Hiç bir öğüt kâretmeyince de ilâhî sünnet gereği kahredici azap inmeğe başladı. Sabaha karşı Medyen yerle bir edilerek kökleri kesilmiş oldu. İlâhî adalet­ten kaynaklanan intikam, sünneti doğrultusunda gerçekleşti. Böylece hem dünyalarını, hem de âhiretlerini kaybettiler.

Cenâb-ı Hak önce Mekkeli müşrikleri, sonra da yaşamakta olan maddeci sapıkları uyarıyor. Tuttuğunuz yolda belli kerteye geldiğiniz takdirde tarihin tekerrür edeceğini unutmayınız, buyuruyor: [85]

 

Hicirli'ler

 

«And olsun ki, Hicir halkı da peygam­berleri yalanlamışlardı..»

Hicir: Salih Peygamber'in (A.S.) gönderildiği Semûd kavmine verilen bir başka isimdir. Dağlardaki kayaları yontup evler ve sığınaklar yaptıkları için haklarında «hicr» tabiri kullanılmıştır. A'raf ve Hûd sûrelerinde bunlar hak­kında geniş açıklama yapılmıştır. Verimli ve bayındır bir bölgede yaşıyor­lardı. Ovada saray gibi binalar, dağlarda ise yonttukları kayalarda evler ve sığınaklar yapmak suretiyle geniş imkânlara sahip olan bir kavimdi. Buna rağmen inkâr, zulüm, azgınlık ve ahlâksızlığın doruğuna çıkmışlardı. Bunca bol nîmetiere ve imkânlara rağmen nankörlük içinde yüzüp bir ömür tüketiyorlardı. Salih Peygamber (A.S.) rahmet ve şefkatla onlara yöneldi, Allah'ın emirlerini en doyurucu bir metotla işlemeye çalıştı. On­lar ise, bu gibi sözleri dinlemekten hoşlanmıyorlardı; o bakımdan lâf olsun diye Salih Peygamber'den akıl almayacak şeyler, olağanüstü olaylar iste­diler. O onların isteğine uygun ilâhî kudretten meydana gelme bir dişi deve ortaya çıkardı. Deve içtiği suyun birkaç kati süt veriyor ve mutlak bir mu'cize olduğunu ispatlıyordu. Ne var ki, Semûd kavmi sözlerinde durma­dılar, mu'cizeye dokunmamaları gerektiği halde devenin ayaklarını kesmek suretiyle oriu öldürdüler.

Böylece teblîğ ve irşadın son noktasına gelinirken, onlar da küfür ve azgınlığın en geri çizgisine dayanmış bulunuyorlardı. Artık sünnetullah ge­reği ilâhî azap tecelli etti. Sabah olunca Semûd diyarında, bir varmış, bir yokmuş misali kulaklarda çınlıyor, yerlerinde yeller esiyordu. Ne ovadaki saray misali evler, ne de o evlerde gururla gezip dolaşan mağrurlar kal­mıştı. Reddi mümkün olmayan bir hâle uğradılar. Bir masal oldu onlar. Bir toz toprak.bulutu sanki.. O taçlar, o devletler, o mülkler saltanatlar bir rüyadır artık. Her biri, hayalden geçen gölge gibi, zamandan geçip durdu.

Yüce Kur'ân'da bu olayın birkaç yerde tekrarı, dikkatleri kalıntılarına çekmeğe, değişik safhalarını bölüm bölüm açıklayarak hafızaları canlı ve uyanık tutmaya, taşıdığı ibret ve öğütlerin derin iz bırakmasını sağlamaya yönelik bir uygulama metodudur.

Zira gerek Mekke'li azgın inkarcılarla, gerekse onlardan sonra gelecek olan aynı karakter ve inançta olanlarla Semûd kavmi arasında büyük bir benzerlik söz konusudur. O halde küfrü benimseyip zulmü sanat edinen kavimlerin acıklı sonlarını hatırlatmakta ve birer ibretli misal ola­rak kalp ve kafalara nakşetmekte büyük 'yararlar vardır. Aynı zamanda Allah'ın insanlara olan geniş rahmetinin bir başka tezahürüdür.

Endülüs'e ağıt yciz.uu Salih b. Şerifin şu rmsra'larım hatırlamamak mümkün mü?

Nerede, de bana, o taçlı hükümdarları Yemenin?

De bana, onların taçlar içinde bile taç olan taçları ne oldu?

Şeddad'ın cennet diyerek kurduğu saraylar ülkesi İrem, Sasanilerin ebedî sanılan devleti ne oldu?

Altınları yığdı yığdı da bir dağ yaptı Karun, hani o dağ?

Hani Âd, hani Adnan, hani Kahtan, dünya nimetlerinin köpüren yurdu?»

Evet, hepsi de birer masal oluu, bir varmış, bir yokmuş sözüyle masal-laşmış olup gitti.. Geriye kötü misal, ibret ve lanet bırakırken, önlerini ka­ranlık ve ateşle doldurdular.. [86]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Küfürde ısrar edip mü'minlere haksızlık eden Mekkeli'leri ve sonra'da diğer inkarcı milletler ve toplulukları uyarmak için tarihin karanlıklarına boğulmuş birkaç kavmin yok ediliş sebeplen üzerinde duruldu.

Aşağıdaki âyetlerle, Allah'ın kudretinin eşsizliğine ve sınırsızlığına de­lâlet eden belgeler sıralanıyor. Fâtiha'nın Kur'ân'ın özeti mahiyetinde oldu­ğuna işaretle, indirilen Kur'ân'ın en büyük nîmet olduğuna atıf yapılıyor ve o nedenle inkarcıların şatafat içinde yaşamalarına göz dikmenin ge­reksiz ve anlamsız olduğu belirtiliyor. Sonra da Kur'ân'ı bir bütün olarak kabul etmeyen, lehlerine olan âyetleri benimseyip aleyhlerine olanlarını ret ve inkâr eden kitap ehli kınanıyor. [87]

 

Meali:

 

85— Gökleri' yeri ve bu ikisi arasındaki şeyleri ancak Hak ile yarat-"K. Kıyamet mutlaka gelecektir. O halde onları bağışla da güzel-tatlı dav­ranmaya devam et.

86— Şüphesiz ki Senin  Rabbin <gerektiği ölçüde) yaratan ve (her ş>yi hakkıyla) bilendir.

87— And °'Sun kî sana »harlanan, ikilenen yedi âyeti ve çok büyük Kutsal Kur'ân'ı verdik.

88— KâfirIerden bir kısmına -birbirine emsal sayılacak ölçüde- verdi-amız servete gözlerini dikme, onların imân etmemesine karşı üzülme; bir de (tevâzü) kanadını mü'minlere indir.

89—  Ve de ki: Şüphesiz ben açık bir uyarıcıyım.

90—  Nitekim işbölümü yapanlara,

91—  Kur'ân'ı parvu parça edenlere de (azap indirmiştik).

92-93— Rabbin hakkı için elbette onların hepsinden, yapageldikleri şeylerden bir bir soracağız.

 

İlgili Hadîsler

 

«ef-Hamdu liMıh* Rabbi'l-âlemîn, tekrarlanan yedi ikili âyettir ve o ba­na verilen çok büyük ve kutsal Kur'ân'dır.» [88]

Açıklama :

Hadîsin açık delâletinden, Fatiha-i Şerîfe'nin namazda tekrarlanan bir sûre olduğu, aynı zamanda Kur'ân'ın özeti mahiyetinde bulunduğu anla­şılıyor.

«Ümmü'l-Kur'ân (Kur'ân'ın ana temeli), teK.-crlanan yedi ikifi âyetler ve o büyük ve kutsal Kur'ân'dır.» [89]

«Allah'ın benimle gönderdiği şeyin (risalet ve Kur'ân) misali ve benîm (bu düzeydeki) durumum, kavmine gelip de: «Ey kavmim, şu gözümle bir ordunun geldiğini gördüm. Ben sadece silâhsız, teçhizatsız bir uyarıcı ve haber vericiyim. Siz kendinizi kurtarmaya bakın!» diyen adamın durumuna benzer. Kavminden bir grup ona uydu ve bütün gece yol yürüyüp gelen orduyu oyalamak istediler. O yüzden kurtuldular. Onlardan diğer bir grup o adamı yalanladılar da oldukları yerde kaldılar. Derken ordu sabahleyin onları uykuda yakalayıp yok etti. İşte bu benzerlik bakımından bana uyan, getirdiğim hakikate tabi' olan ve bana karşı gelip getirdiğim hakkı yalan­layan kimselerin durumunu yansıtır.» [90]

«Yâ Muâz! $üphesiz ki kıyamet gününde bütün gayret ve davranışın dan, hattâ gözündeki sürmeden, parmağına bulaşmış olan çamur kırıntı larından bile sorulacaksın.» [91]

 

Göklerle Yer Hak İle Yaratılmıştır

 

«Gökleri ve yeri ve bu ikisi arasındaki şeyleri ancak hak ile yarattık.»

Daha önceki sûrelerde de belirttiğimiz gibi, hak: Bir şeyin bir şeye tı­patıp uygun gelmesi ve uyum sağlamasıdır. Her şeyi lâyık olduğu yerine koymak da bu kelimenin kapsamına, girer. Bir şeyi hikmetin gerektirdiği ölçü ve anlamda icat edene ve icat edilen şeye de hak denilmiştir. Ger­çeğe uygun olan inanca da hak denildiği vakidir.

O halde gökler, yer ve ikisi arasındaki şeyler, hikmetin gerektirdiği, insana yarar sağladığı denge ve düzende yaratılmışlardır. Hak kavramı bi­zi bu manaya götürmekte ve kâinatta bir düzensizliğin, uyumsuzluğun, ya­rarsızlığın bulunmadığını hatırlatmaktadır. Bu büyük sistemler içinde yer alan canlı, cansız her varlık, bir yarar için yaratılmış ve diğeriyle bir den­ge ve düzen oluşturmuştur. Kâinatta dengesizlik hiç bir zaman söz konu­su değildir ve olamaz da.. Zira yapılan ciddi araştırma ve incelemelerden, hiçbir şeyin rastgele, boşuna, anlamsız ve hikmetsîz yaratılmadığı anlaşıl­maktadır. Allah'ın hikmet plânına uygun yaratılan eşyada bir düzensizlik, gayesizlik görmek mümkün değildir. Hattâ en zararlı bilinen yılan ve ben­zeri zehirli hayvanların bile varlıkta dengeyi korudukları ve zehirlerinden eczacılıkta yararlanıldığı kesinlik kazanmıştır.

İşte hak ile yaratılan göklerle yerin her parçasıyla Hakk'ın damgasını taşıdığı ve kâinatta mutlak anlamda dengeyi sağladığı; aynı zaman­da bütünüyle insanın hizmetine sevkedildiği, tartışma kabul etmeyecek bir bedahettedir. [92]

 

Kıyamet Mutlaka Kopacaktır

 

«Kıyamet mutlaka gelecektir. O hal­de onları bağışlada güzel-tatlı davranmaya devam et.»

Vücut bulan her şey, bir gün yıkılıp silinmeğe yüztutacaktır. Kâinat nasıl mükemmel bir plâna göre var kılınmışsa, öylece başka bir plânla şe­kil ve düzen değiştirecek, bunun için de birinci şekil ve düzen temelinden bozulacaktır. Yaratıldığına inandığımız şeyin yıkılıp silinmesine neden inan­mayalım? Hak ile yaratılan göklerle yerin, yine hak ile yıkılıp sistem ve düzen değişikliğine uğraması hikmetin ve ona bağlı kılınan plân ve proğ-

ramın gereği değil midir? Eşyanın tabiatı da bunu böyle kabul etmiyor mu?

Onun için Kur'ân, hakka dayalı plânın bir gün başka bir plânla değiş­tirileceğini, yeni bir düzenlemeyle imkân alanına tekrar getirileceğini sık sık kafa ve kalplere en anlamlı sözlerle işleyerek bu konuda meydana ge­len izi hep derinleştirmek istiyor. Çünkü bu öylesine manevî boşluğu dol­durucu, fert ve toplumu yönlendirici inançtır ki, bütün iyi ahlâkî kuralların kaynağı, iki hayatın birbirine bağlantısını sağlayan manevî müeyyidesidir. [93]

 

Hesabı Soran Ancak Allah'tır

 

O halde kötüleri iyi insan etmek için yol ve yöntemlerden biri de, on­ları belli bir ölçüde bağışlamak; imkânlar ve şartlar eiverdiği nisbette gü­zel ve tatlı davranmaktır. Kamu yararı söz konusu olduğu veya kamu hak­larını savunmak veya korumak gündeme geldiği zaman, kötüleri cezalan­dırmak da iyi insanların rahat nefes almasını, huzur ve güven içinde çalış­masını sağlamak için zorunludur. Demek oluyor ki, kötülük işleyen, günah­lara dalan kişileri bazan affetmekte yarar varsa da, kamu haklarıyla ilgili bulunduğu takdirde cezalandırmak daha hayırlıdır.

Nitekim Peygamber (A.S.) Efendimiz ile ashabı, Kur'ân'ın belirttiği bu güzel ahlâka sahip bulunuyorlardı. Bir devlet hüviyetine girmeden önoe kendilerine yapılan bütün kötülükleri, işkence ve saldırıları sabırla karşı­lamasını bildiler. Medine'ye hicret edip şehir devletini kurunca, kamu hak­larını zedelemiyen, onları huzursuz etmiyen, güvensizlik doğurmayan gü­nah ve suçları bağışlamakta çok cömert davrandılar. Kamu haklarını zede­leyen, toplumun güven ve huzurunu bozan suç ve günahları ise anında tes-bit edip cezalandırmakta bir an olsun tereddüt etmediler.

Mağrur kabile reislerinin, yağmacı zorbaların Medine'ye gelip İslâmi­yet hakkında bir şeyler öğrenmek için Hz. Peygamber {A.S.) ile görüşme­leri onların doğru yolu seçmelerine yetiyordu. Çoğunun İslâmiyet hakkın­da kayda değer bir bilgileri olmadan ve henüz bir şeyler sorup öğrenme­den, sadece Resûlüllah'ın (A.S.) edep ve terbiyesine, nezakefve davranış­larına, arkadaşlarına olan sıcak ilgisine; arkadaşlarının da Ona olan gö­nülden samimi bağlılıklarına ve birbirlerine olan sevgi ve saygılarına, hoş­görü ve lütufkâr davranmalarına hayran kalırlar ve vakit kaybetmeden ls-lâmiyeti din olarak seçerlerdi. Oysa o zorba ve mağrurların çoğu bir za­manlar İslâm aleyhine çalışan, Hz. Peygamber'i (A.S.) ve arkadaşlarını te­dirgin eden birçok yakışıksız söz ve davranışlarda bulunmuşlardı. Ne var ki, İslâm, Hz. Resûlüllah'ın (A.S.) tabiriyle «kendisinden önceki her günah ve kusuru, küfür ve tuğyanı kökünden kesip atar, kişiyi anasından yeni doğmuş gibi kabul edip hizmete sevkeder.»

İşte konumuzu oluşturan âyeti biraz daha açıklayan ikinci bir âyetle Kur'ân, Peygamber (A.S.) Efendimiz'in bu terbiye ve nezih halinden söz ederken şöyle bir tasvîrde bulunur: «Ancak Allah'ın rahmetiyledir ki, sen onlara yumuşak (ve hoşgörüyle) davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, elbette etrafından dağılır, giderlerdi.» [94]

 

Yaratma Kudreti Allah'a Aittir

 

«Şüphesiz ki senin Rabbin (gerektiği ölçüde) yaratan ve (her şeyi hakkıyla) bilendir.»

İlim canlı varlığın yapısını, canlı bir hücrenin hangi maddelerden mey­dana geldiğini, protoplazmanın hücrelerin yapı taşı olduğunu keşfetmiştir. Ama ona canlılık vasfını ve kudretini verememiştir. Veremediği gibi, onun sır ve hikmetini de çözememiştir.

«Biraz düşünürsek, canlıların nasıl meydana geldiğini bilmenin bugün -için önemini meydana çıkarabiliriz. Verem, tîfo gibi hastalıkları yapan bak­terileri ele alalım. Eğer bu bakteriler, hastanın vücudunda kendiliğinden meydana geliyorsa, doktorun, aneak hastanın vücudundaki organizmayı yok etmek için çaba göstermesi gerekir. Fakat bugün.bir bakterinin ancak aynı tür bir bakteriden meydana geldiğini biliyoruz. Bir insan, ancak dı^ şardan gelen mikropların vücuduna girmesiyle hasta olur. Koruyucu he­kimlik ancak bu gerçek bilinince işe yarar ve insana, vüeuduna dışardan girebilecek mikroplardan korunmasını öğretir.

Bugün, canlıların kendine benzeyen canlılardan meydana geldiğini ka­bul etmekle beraber, dünyamızda eskiden hayatın olmadığını dö biliyoruz. Bu ilk hayat naşı! meydana gelmiştir?» [95]

İşte ilim bu soruyu gerçek anlamda ve şüpheye yer vermiyecek açık­lıkta cevaplıyamamıştır. Çünkü ilim hareket noktası olarak birtakım var­sayımlardan yola çıkmış ve sonunda yorulup bir sonuç elde etmeden geri dönmek zorunda kalmıştır. Kur'ân, onların hareket noktasının çok yanlış olduğunu belirterek hilkati Allah'a izafe etmekte, O'ndan başka yaratma kudretine sahip bir varlığın mevcut olmadığını bildirmektedir.

Demek oluyor ki, canlıların kimyevî tahlilinde hangi ana maddelerden oluştuğunu tesbit etmek mümkündür. Ama canlıdaki canlılık vasfının ma­hiyetini anlamak mümkün değildir. Çünkü o bütünüyle fizik-kimya dışında, daha doğrusu fizikötesiyle ilgili bir kudrettir. Cenâb-ı Hak yaratmak iste­diği her canlı hakkında birer defa tecelli etmek suretiyle nesli tükenen ve tükenmeyen canlıları yaratıp imkân alanına getirmiştir.

Anlaşıldığı gibi, beşer ilmi belli bir sınıra kadar uzanabiliyor, yaratma kudretinin ve canlılık vasfının ne olduğunu anlayamıyor, yani bununla il­gili olay ve gerçek, onun sınırlarını- çok aşıyor.

Kur'ân, Cenâb-ı Hakk'ı, O'nun yaratma kudretini inkâr edenlerin bir sivrisinek yaratmaya bile güç getiremiyeceklerini açıklarken insanın bu husustaki aczini, sınırını hatırlatmakta ve her an O Yüksek ve Sonsuz Kud-ret'e muhtaç bulunduğuna işaret etmektedir.

O halde kâinatta hiçbir varlık ve en akıllı ve yetenekli olan insanoğlu hiçbir zaman Allah ile yanşamaz, O'nun sınırına geçemez ve kendi aklî buluşlarıyla her şeyi bulup çözdüğünü iddia edemez. [96]

 

Seb'ü'l-Mesânî (Tekrarlanan Yedi İkili Âyet)

 

«And olsun ki sana tekrarla­nan, ikilenen yedi âyeti ve çok büyük, kutsal Kur'ân'i verdik.»

Seb'ü'l-Mesânî terkibi üzerinde hayli durulmuş, farklı rivayetler ve birbirine yakın yorumlar yapılmıştır. Onları şöyle özetleyip maddeleş'tire-biliriz:

a)  Ali b. Ebî Tâlib'e {R.A.) göre, Fâtiha-i Şerife demektir. Ebû Hüreyre (R.A.), Rebi' b. Enes ve Ebû Âliye de aynı görüştedirler. Nitekim Resûlül-lah (A.S.) Efendimiz : «el-Hamdu lillah.,.. Kur'ân'ın, kitabın ana temelidir ve o Seb'ü'l-Mesânî'dir.» Buyurmuştur. [97]

b)  İbn Abbas'a (R.A.) göre, bundan maksat yedi uzun sûredir. Onlar: Bakara, Âl-i İmrân, Nisa, Mâide, En'am, A'raf ve Enfal ile birlikte Tevbe sûreleridir. Abdullah b. Mes'ud ile Abdullah b. Ömer'e (Allah ikisinden de razı olsun) göre de böyledir. Bunlara tekrarlanan, ikilenen yedi sûre denil­mesinin sebebi, içerdikleri öğütler, hadler ve hükümlerin ikişer defa an­latıldığı olarak gösterilir.

c)  Kur'ân'ın tamamı demektir. Çünkü Kur'ân'da daha çok şu yedi konuya veya bölüme yer verilmiştir: Emirler, yasaklar, müjdeler, uyanlar, mi­saller, nimetleri sayıp dökmeler, geçmiş milletlerle ilgili kıssalar..

Ancak ilim adamlarının çoğuna göre, Hz. Ali'den (R.A.) yapılan riva­yet ve yorum daha sahihtir. [98]

 

Fatiha Sûresi Neden İkilenen Sûre Olarak Anılmıştır?

 

İlim adamları ve müfessirler bu hususta az farklı yorumlar ve tesbit-ler ortaya koymuşlardır. Onları şöyle özetliyebiliriz:

—  Her namazda iki defa tekrarlandığı,-

—  Her namazda Fâtiha'dan sonra bir sûre veya o nisbette âyetler okunduğu.

—  Fâtiha'nın yarısı Allah ile, yarısı da namaz kılan kimse ile ilgili bu­lunduğu,

—  Fâtiha'nın yarısı övgü, yansı da duâ olduğu,

—  Fâtiha'nın bir defa Mekke'de, bir defa da Medine'de olmak üzere iki defa indirildiği,

—  Fâtiha'daki âyetlerin kapsadığı bazı cümlelerin tekrarlandığı için ona yedi tekrarlanan, ikilenen sûre denilmesine neden olmuştur. [99]

 

Fatiha Kur'ân'ın Özetidir

 

Fatiha sûresi hem Kur'ân'a giriş, hem önsöz, hem de Kur'ân'ın özeti­dir. İlim adamları Fâtiha'nın yedi' âyetinden h6r birini Kur'ân'ın bir bölü­müyle ilgili bulup, Kur'ân'ın da bir bakıma yedi ana bölümden oluştuğunu söylemişlerdir. Bunları şöyle karşılaştırıp açıklayabiliriz:

Bismi'liahi'r-Rahmâni'r-Rahîm.

Her işin başı Allah'tır. Her varlık O'nun yüce ismiyle yokluk karanlı­ğından varlık aydınlığına çıkmıştır. Rahmeti her şeyi içine almıştır. O'nun geniş rahmetinin dışında hiçbir şey düşünülemez. Ancak her varlık kendi isti'dadına göre o rahmetten nasibini alır. Gönlünü ve kafasını o rahmete kapalı tutanlar ise, kendilerine yazık etmiş olurlar.

Besmele bütünüyle Kur'ân'da geçen Allah'ın va'dlerini, müjdelerini, ba­ğışlama ve rahmetini özetler. O bakımdan Kur'ân'ın anahtarı sayılmıştır.

Ayrıca Rahman sıfatı daha çok dünyaya, Rahîm sıfatı âhirete yöneliktir. Cennet'e girecek olanlar ancak bu sıfatın tecellisine mazhar olarak girer­ler.

  el-Hamdu liilâhi Rabbi'I-âlemîn.

Allah, yegâne kudret sahibi bulunduğu ve kâinatı yaratıp tasarrufu al­tında tutarak ona denge ve düzen bahşettiği için en güzel övgülere lâyık­tır. Hamd kavramı, övgülerin en güzellerini kendinde taşır. O bakımdan kullarla Allah arasındaki yolu işlek duruma getirir. İnsana kulluğunun an­lamını öğretir. Cenâb-ı Hakk'ın bütün iyilikler, hayırlar, faziletler, rahmetler, inayetler, feyizler ve bereketlerin yegâne kaynağı bulunduğunu telkîn ede­rek her an O'na muhtaç bulunduğumuzu ilham eder.

Böylece «el-Hamdu lillahi Rabbi'I-âlemîn», bütünüyle Kur'ân'da Allah'­ın kudret ve yüceliğini, koyduğu hayat kanunlarını, sünnetullahı, kul ile Allah arasındaki yakın ilgiyi özetleyip yansıtır. Aynı zamanda Rab sıfatıy­la her şeyi terbiye edip geliştirerek kemâle erdirdiğini, her canlıyı türünün özelliğine göre bu sıfatına mazhar kılarak varlığını, neslini sürdürmesine imkân verdiğini telkîn eder. Yalnız imân edenlerin değil, canlı cansız her şeyin Rabbi olduğunu açıklayarak millî bir ilâhın olamayacağı, terbiye sı­fatının bütün kâinata yöneldiğini açıklayarak Allah hakkında en sağlam bilgiyi verir.

  er-Rahmâni'r-Rahîm.

Birinci sıfat dünyadaki bütün eşyayı, güneş misali aydınlatır ve kendi kapsamında bulundurur. Az yukarıda da belirttiğimiz gibi, gönül kapısını rahmet güneşine açabilen herkes bu rahmetten nasîbini alıp içini ve dışı­nı aydınlatır. Gönül kapısına küfür kilidi takanlara gelince, ara yere kesif bir engel koydukları için hiçbir nasip almazlar. Kusur rahmette değil, on­ların katplerindeki çoraklıkta ve ara yere koydukları kesif perdededir. Ra­hîm sıfatı daha çok âhîrette tecelli edecek, insanlara mutluluk kapılarını açıp rahmete garkedecektir. O bakımdan dünyada Rahman sıfatına gönül kapısını açanlar, âhirette de Rahîm sıfatından yeterince yararlanma şan­sına sahiptirler. Böylece sözünü ettiğimiz iki sıfat, Kur'ân'da dünya ve qhi-rette tecelli edecek rahmet konularını özetlemektedir.

  Mâliki yevmi'd-dîn.

Kur'ân'da kıyamet ve onunla ilgili bütün safhaları, bölümleri özetle­mektedir. Din gününün, yani hesap, ceza ve mükâfat gününün yegâne mâ­liki Allah'tır.

  İyyâke na'büdu ve iyyâke nestaîn.

Kur'ân'da zikredilen putlarla, putperestlerle, ibadet ve taatierle ilgi­lidir. Aynı zamanda insana şahsiyet, vakar ve kişilik kazandıran bütün fa-zîlet yollarını telkîn eder. Böylece Kur'ân'ın önemli bir bölümünün özetini bütün haşmetiyle yansıtır.

  İhdina's-sırata'l-müstakiym.

Günlük hayatımızın her bölümünde yaratılışımızdaki hikmet ve amacı düşünerek her şeyin en iyisini, en doğrusunu, en güzelini seçmemizi ve böylece doğru yolda, Allah'a uzanan sırat-i müstakim üzere olduğumuza inanmamızla ilgili bütün esas ve prensipleri, tavsiye ve işaretleri kapsayıp özetlemektedir.

  Sirata'lllezîne en'âmte aleyhim.......

Doğru yolun, ilâhî rızaya uygun hayatın ancak peygamberlerin yolu olduğunu bilerek hayatımızı tanzim etmeyi ilham etmektedir. O bakımdan peygamberlerin inancını, ahlâkını, fazîlet ve takvalarını yansıtan bütün hü­kümleri, kuralları, tavsiyeleri özetleyip yansıtmaktadır.

Peygamberlerin yolundan ve getirdikleri dinî esaslardan ayrılıp sapan ve o yüzden Allah'ın gazabına çarpılan ve İsa'yı (A.S.) Allah'ın oğlu ifân edecek kadar doğru yoldan ayrılan kitap ehlinin kültür ve ahlâkına, inanç ve yaşayışlarına iltifat etmememiz emrediliyor. Zira hakkın başkalık, fark­lılık ve birkaçlık arzetmiyeceği," onun ancak tek yol olduğu; ondan baş­kasının bâtıl sayılacağı değişmeyen esaslardan bîridir. İslâm ve Kur'ân hak olup doğru yol olarak insanların önüne konulmuşsa; ancak İslâm ve Kur'ân'la tıpatıp uyum halinde olan inanç ve esaslar doğru kabul edilir ki, hepsi aynı yolu gösterir. Onunla tıpatıp uyum sağlamayan her inanç ve esas doğru değildir, sırat-î müstakimden sapmıştır.

O bakımdan Kur'ân'da putperestlik, müşriklik ve kitap ehliyle ilgili bü­tün beyânları ve hükümleri Fâtiha'nin bu son âyetinin son bölümü kendin­de özetlemektedir. [100]

 

İnkâr Ve Nîmet

 

«Kâfirlerden bir kısmına -birbirine emsal sayılacak ölçüde- verdiğimiz servete gözlerini dikme..»

İnkâr ve azgınlığın dayanaklarından biri, belki de önde geleni, para ve servettir. Buna ekonomik güç de diyebiliriz. Allah'a imân etmeyenlerin bütün himmet, gayret ve,özentileri; amaç ve hedefleri geniş nimetlere, ekono­mik güce sahip olmaktır. Tabii buna paralel olarak önemli mevkileri ele geçirmek suretiyle bu arzularını fazlasıyla gerçekleştirme hırsıdır. Aslında dünya hayatımızın bir kanadını gerçekten bu gücün oluşturduğunu bilmek­teyiz. Ama kâfirin hayatının iki kanadını da para ve mevki oluşturmaktadır. O bakımdan yeryüzünde ekonomik yönden üstünlük sağlamak onların tek arzu ve hedefleridir. Zaman zaman çok da başarılı olmaktadırlar. Ne var ki, ekonomik güç ve üstünlük, inkâr, azgınlık ve ahlâksızlıkla birleşip ken­dini güvende hissedince, seksüel sapıklıklara, lüks ve konfora, çılgınca ya­şamaya, her şeyi mubah saymaya süratle geçiş sağlar ve dönüş yapılma­dığı, önlemler alınmadığı takdirde yıkılıp sefilliğe sürüklenmeğe kapı açar ve böylece yalnız ekonomik gücün kurtarıcı olmadığı ortaya çıkar. Kur'ön on beş asır önce bu dengesizliğin felâket getireceğini çeşitli vesilelerle açık­layarak milletleri uyarmıştır ve uyarmaya devam etmektedir.

O halde imân ve irfandan, takva ve faziletten yoksun bir ekonomik kalkınmaya heveslenmek, ileride telâfisi zor, hattâ imkânsız birtakım ah­lâksızlıkların doğacağından gaflet etmek demektir. Aynı zamanda Allah'a ve Âhiret'e dosdoğru imân edenleri daha büyük amaç ve hedeften uzak­laştırmayı göze almak, ülkenin geleceğini karanlığa boğmak demektir ki aklı başında bir kadronun böylesine sakıncalı bir yolu seçmeleri düşünü­lemez.

Bunun için ilgili âyetle, «kâfirlere verdiğimiz mal ve servete göz dikme!» diye uyanda bulunulmuştur. Bu uyarıdan maksat, onlar gibi serveti, ekono­mik kalkınmayı hayatınızın tek amacı olarak seçmeyin;-bir o kadar, hattâ fazlasıyla imân, ahlâk ve fazîlet yönünden de kalkınmaya muhtaçsınız, de­mektir. [101]

 

Küfrü Seçenlerin İman Etmemelerine Üzülmemek

 

Onların imân etmemesine karşı üzülme..»

Zira her insana, hayatını mutlu edeoek ölçü ve anlamda-birtakım ye­tenekler, imkânlar ve ortamlar hazırlanıp verilmiştir. Her kişi bunları ken­di lehine, ya da aleyhine değerlendirmekte serbest bırakılmıştır. Ancak doğru olanını seçmesi, ilâhî rızaya uygun olanını yapması için yol'göste­ren, tehlikeden haber veren peygamber gönderilmiş ve kitap indirilmiştir. Cenâb-ı Hak bunu, kullarına olan geniş rahmetinin bir tezahürü olarak ilk insanla başlatmış ve kıyamete kadar devam ettirecektir. Nitekim O'nun en son mesajı olan İslâmiyet insanoğlunun yolunu kıyamet kopunoaya. kadar aydınlatmak üzere indirilmiştir. Yoksa Allah'ın hiç kimsenin imân ve ibâdetine ihtiyacı yoktur. O mutlak ganîdir. Herkesin iyi veya kötü kazan­cı, amel ve işi kendisine aittir.

O halde mevcut yetenek ve araçları -bütün yol göstermelere ve uya­rılara rağmen- doğru yolu seçmekte değil, nefsin ihtirasları doğrultusunda kullanıp maddeyi amaç seçmek, insanı hem yüce amaçlardan uzaklaştırır, hem de hilkatinin gayesini unutturur. Kendini bu dereceye düşüren insan­ların doğru yolu bulmaya çaljşmamala'nna, ilgi duymamalarına üzülmenin bir anlamı yoktur. Çünkü öylesi bütün imkânları kendi aleyhine kullanmak suretiyle kendine haksızlık etmiştir. [102]

 

Mü'minlere Karşı Mütevazı' Olmak

 

«Bir de tevazu kanadını mü'minlere in­dir.»

Hak mütevazidir, ağırbaşlıdır, güven verici ve sevgi, saygı havası es-tiricidir. Camilerde sınıf ve makam farkı gözetilmeksizin mü'minlerin ima­mın arkasında saf bağlayıp namaz kılmaları, onların bu güzel ahlâk ve özelliklerini en güzel şekilde yansıtan olaylardan bîridir. Aynı zamanda İs-lâmiyetin, imân edenleri yine sınıf ve makam, mal ve servet farkı gözet­meksizin kardeş ilân etmesi, sözü edilen tevazu'un bir diğer belgelerinden biridir.

Bunun için mü'minlerle kaynaşmayan, ülfet etmîyen, ülfet edilmeyen; kendini mü'minlerden saymayan, onlara tepeden bakan kimsede hayır yoktur, denilmiştir. Öylesinin ibâdeti de, zikri de, hayr-u hasenatı da fazla bir anlam ifade etmez.

İlgili âyette, mü'minlere karşı mütevazi olma hususunda her ne kadar emir Hz. Peygamber'e (A.S.) ise de, bütün mü'minleri de hükmün kapsa­mına aldığında şüphe yoktur. Zira tefsir usûlünde şu kaide vardır: «Hitap has, emir âmdır.» [103]

 

Peygamber (A.S.) Açık Bir Uyarıcıdır

 

Ve de ki: Şüphesiz ben acık bir uyarı­cıyım;»

Peygamber'in  (A.S.) ve O'nun saadet yolunda yürüyen  mü'minlerin görevi, ilâhî emir ve yasaklan günün şartlarını, imkânlarını, sosyal yapının eğilimlerini dikkate alarak bilimsel metot doğrultusunda insanlara tebiîğ etmek, yanlış yolda yürüyenleri', azıp sapıtanları, yine en uygun şekilde uyarmaktır. Ondan sonrası uyarılanların, tebiîğ edilenlerin idrâk, anlayış ve irfanlarına; Allah'ın onların kalplerinde doğuracağı hidâyet (doğru yolu seçme) ilhamına kalmıştır. Çünkü dinde hiçbir zaman zorlama yoktur.

Kur'ân bu cümleyle, dinin zorla, işkenceyle kalp ve kafalara enjekte edilebilen bir nesne olmadığını hatırlatıyor. Hem tehditle bir kişiyi dine sok­mak veya Allah'a inandırmak, o kişiyi mü'min yapmaz. Sadece tehdit eden kendi kendini aldatmış olur.

Tebiîğ etmek ve uyarmak da gelişigüzel olmaz. Belirttiğimiz gibi, halk psikolojisini bilmeğe, ortam ve şartları dikkate almaya, geniş bilgi ve kül­türe, söz söyleme sanatını bilmeğe büyük ihtiyaç söz konusudur. Zaten hitabın Peygamber'e (A.S.) yapılması/Onun yolunda yürüyen ve Onun ah­lakıyla ahlâklanan, Kur'ân ve sünneti çok iyi bilen mürşitlerin bu şerefli görevi yüklenmesini ilham etmektedir.

Ayrıca «tebiîğ etmek» ve «uyarmak» görevinin ilk hitapla Peygam­ber'e (A.S.) verilmesi, insanların dünya ve âhiret hayatlarıyla ilgili bu önem­li hizmetin peygamber ilmini, ahlâkını, metodunu ve dini yayma usûl ve adabını bilmeyen ellere bırakılmamasını öğütlüyor. Sebebine gelince: Pey­gamber ilmiyle, İslâm kültürüyle donatılmamış kimselerin devreye girme­siyle iki sakıncalı durum ortaya çıkar: Birincisi, inanan halk tabakasının gönlünde ifrat alevini yakmak suretiyle onları fanatizmin kucağına atar. İkincisi, dini öğrenmek İsteyen aydın kişilerin, dinden soğumasına sebep olur. Oysa İslâm Dini, ifrat ve tefritten uzak, itidal sınırını koruyan; hakkı, hakikati dengede tutan, şer'î bir sakınca olmadığı sürece hep kolay olanı emreden mükemmel bir sistemdir. Onu zayıf ve bilgisiz ellere terketmek çok sakıncalıdır.

Nitekim günümüzde bazı İslâm ülkelerinde halka eğitim yoluyla yeter­li dini bilgi verilmemesi ve dinin esasını bütün hikmet ve amacıyla kavra­yan yeterince ilim adamları yetiştirilmemesi, sığ ve kısır bilgili birçok grupların devreye girmesine neden olmuş, böylece birbirinden kopuk, aynı zamanda farklı zümreler dini yayma heves ye gayretiyle sahneye çıkmış­lardır. Çoğu Hz. Muhammed'in (A.S.) tebiîğ ve irşat metodunu bilmediği için, dini şekilperestlik havasına sokmakta, esastan kopuk teferruata boğ­maktadır. Oysa Resûlüllah (A.S.) Efendimiz kadın ve erkekler için tesettü­rü emretmiş, ama bir kıyafet inkılâbı yapmamıştır. Kendisi de o dönemde Arapların giydiklerini giymiş, ancak temizlik, düzen ve tesettürü hem ya­şamış, hem yaşatmıştır. [104]

 

Kur'ân'ı Parça Parça Etmek, Onu Bütünlüğü İçinde Değerlendirmemek Çok Sakıncalıdır

 

«Nitekim iş bölümü ya­panlara, Kur'ân'ı parça parça edenlere de (azap indirmiştik),»

Kur'ân ve Peygamberi alaya alanlara verilecek azap, onu parça parça edip bütünlüğünü zedeleyen ve bunun için iş bölümü yapan müşriklere verilen azabın bir benzeri olacaktır.

Kur'ân'ın bütünlüğünü zedelemek, onu parça parça etmek için iş bö­lümü yapanlar kimlerdir? Bu hususta yedi farklı tesbit yapılmıştır ki, hepsi de âyetin delâlet ve anlamına uygun görülmektedir:

  Mukatil'e göre! Hao mevsiminde taşradan Mekke'ye akın edip gelen kabileleri, Hz. Muhammed'in (A.S.) tesir alanının dışında tutmak için azılı kâfirlerden Velîd b. Muğîre, Ebû Cehl ve diğer ileri gelen birkaç kişi iş bölümü yaparak Mekke'nin giriş kapılarına yerleşmek suretiyle İslâm aleyhine propaganda yapıyorlardı.

  Katade'ye göre : Bunlar Kureyş kâfirlerinden bir gruptur ki, Kur'­ân âyetlerinin bir kısmını kendilerine göre bir sıraya koyup onları şu isim­lerle belirlemişlerdir: Şiir, Sihir, Büyü, Gelip geçen eskilerin masalları vb...

  İbn Abbas'a (R.A.) göre : Bunlar kitap ehli olan Yahudi ve Hıris-tiyanlardır. Kendilerine indirilen kitapların bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr ettikleri için kutsal kitaplardaki ilâhî hükümlerde birtakım değişik­likler meydana getirdiler. Hattâ bu konuda kendi aralarında iş bölümü ya­pıp Kur'ân'a da el uzatmak istediler.

Tabiînden İkrime de aynı görüştedir.

Yine İbn Abbas'a göre : Kur'ân âyetlerini kendi aralarında alay konusu edinip, «bu sûre benimdir», «şu sûre de senindir» şeklinde Allah kelâmını parça parça etmeğe çalışanlarla ilgili bir açıklamadır.

  Zeyd b. Eslem'e göre : Bunlar, Salih Peygamberi öldürmek için iş bölümü yapanlardır. Nitekim Nemi sûresi 49. âyetle bu husus şöyle açık­lanıyor : «O (fesatçılar) kendi aralarında yemin edip dediler ki: «Ona ve ailesine bir gece baskında bulunalım, sonra da ona sahip çıkan yakınına, ailesinin yok edilmesine şahit olmadık ve elbette bizler doğru kimseleriz, diyelim.»

  İncil'i aslından uzaklaştırıp farklı anlam ve ifadede birden: fazla

İncil yazanlara işarettir.

Kureyş'in ileri gelenleridir ki, Peygamber (A.S.) Efendimiz aley^ hine toplanıp iş bölümü yapmışlardı.

Kur'ân, sözü edilenlerin yaptıkları tahrifat, ortaya koydukları fikirler ve hasmane davranışlarından dolayı mutlaka hesaba çekileceklerini haber veriyor. Böylece yaşamakta olan mü'minlere Kur'ân'ın ve İslâm'ın bütün-4üğünü korumaları hususunda birbirlerine destek olmaları isteniliyor. İn­karcılar da Kur'ân'ı bölüp parçalama, değiştirip tahrif etme hevesine ka-pılmamaları hususunda uyarılıyor. Zira Kur'ân'ı Allah'ın kıyamete kadar her türlü tahriften koruyacağında hiç şüphe yoktur. [105]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Allah'ın varlığına delâlet eden birkaç belgeye yer verilerek temel bilgilere dikkatler çekildi. Fâtiha'nın önemi üzerinde du­rularak Kur'ân'ın özeti mahiyetinde olduğuna işaretle sûre üzerinde daha geniş düşünmemiz ilham edildi. Aynı zamanda Kur'ân'ın indirilmesi büyük bir nîmet olarak hatırlatıldı; böyle bir nimetin karşısında dünyanın servet ve makamlarının çok küçük kalacağına atıf yapılarak şükretmemiz iste­nildi.

Sonra da Kur'ân'ın her zaman bütünlüğünün korunması üzerinde du­ruldu.

Aşağıdaki âyetlerle, inkarcıların arzusuna göre değil, Allah'ın emret­tiği şekilde hareket etmemiz emrediliyor. Allah'a ortafc koşanlardan yüz çevirmemizde yarar bulunduğu belirtilerek Allah'ın mü'minleri destekleye­ceği haber veriliyor. Sonra da müşriklerin sataşma ve saldtrılarının dur­mayacağı konu edilerek üzülmeğe gerek olmadığı hatırlatılıyor. Ecel ge­linceye kadar ibâdet etmemiz emredilerek bizi dünya dağdağasından çe­kip alacak kutsal havanın önemi ve lüzumu üzerinde duruluyor. [106]

 

Meali:

 

94— (Ey Şanlı Peygamber!) Artık sen ne ile emrolunuyorsan (onu hak ile bâtılın arasını) ayıracak şekilde ortaya koy. Allah'a ortak koşanlardan yüzçevir (de aldırış etme onlara).

95-96— Şüphen olmasın ki, Allah ile beraber başka ilâh tanıyan o alaycı gruba karsı biz sana yeteriz. İleride (ne olacağını) bilecekler.

97—  Şanıma yemin olsun ki, biz onların dediklerinden dolayı senin göğsünün daraldığını biliyoruz.

98—  Sen Rabbine hamd ile tesbîh et ve secde edenlerden ol!

99—  Sana yakîn (hak ile ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibâdet et!.

 

Allah'ın Emirlerini Açıkça Tebliğ Etme Dönemi

 

(Ey şanlı Peygamber!) Artık sen ne ile emrolunuyorsan (onu, hak ile bâtılı birbirinden ayıracak) şekilde orta­ya koy. Allah'a ortak koşanlardan yüzçevir de (aldırış etme onlara).»

Bu âyet inmeden önce, Kur'ân-ı Kerîm daha çok gizli okunuyor, ibâdet de gizli yapılıyor; müşriklerin saldırısı dikkate alınarak çok temkinli ve tedbirli davranılıyordu. Aynı zamanda inen âyetler müşriklere teblîğ edile-miyor, sadece imân edehifere ulaştırılıyor ve onlar da fırsat ve ortamı uy­gun gördükleri zaman kendi yakınlarına teblîğe çalışıyorlardı.

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in çevresinde kırk, elli kişi toplanıp az-çok bir güç oluşturma imkânı sağlanınca artık Kur'ân'ın sesli okunması, ibâde­tin de açıkça yapılması ve inen âyetlerin imkân nisbetinde insanlara ulaş­tırılması emredildi.

Bu, İslâm'ın İleride büyük bir devlet olacağının ilk işareti idi. Başarıya ulaşacağına açık delil sayılarak, böylece mü'minlerin güven ve ümidi bir kat daha artmış oluyordu.

Zira azgın inkarcıların ağızlarına geleni söylemeleri, Mekke'ye gelen hacı namzetlerine Hz. Peygamber'i (A.S.) sihirbaz, büyücü, şair ve masalcı diye tanıtmaya çalışmaları, ister istemez onu üzüyor, canını sıkıyordu. Ba-zan müşrikler öylesine bardağı taşınyorlardı ki, Resûlüllah (A.S.) Efendi­miz'in hak adına göğsü damlıyordu. Zira ondaki rahmet ve sıcak ilgi gra­fiği, insanların Hakk'a inanması hususunda son derece yüksek ve duyarlı idi.

Allah, peygamberine büyük bir ümit ve müjde kapısı açarak, İslam'ın mutlaka başarıya erişip duruma hâkim olacağın: bildiriyor ve Allah'a ortak koşanlardan yüzçevirmesini emredip sıkıntılı günlerin yakında sona ere­ceğini ilham ediyordu. «Şüphen olmasın ki, Allah ile beraber başka ilâh tanıyan o alaycı gruba karşı biz sana yeteriz. İleride (ne olacağını) bile­cekler.» Mealindeki âyet ile de küfrün başaşağı gelme günlerinin pek uzak olmadığına atıf yapılarak büyük bir tesellide bulunuyordu. Nitekim öyie oldu. [107]

 

O Dönemde Gelişen Olayın İçyüzü

 

Siyerci İbn İshak'ın tesbitine göre i Mekke'nin ileri gelenlerinden Ve-lid b. Muğîre, Âs b. Vâil, Esved b. Muttalib b. Esed, Esved b. Abdiyağus ve Haris b. Tûlâtile biraraya gelerek Kur'ân ve Peygamberle alay etmeye başladılar ve bunu bir âdet haline getirip sürdürdüler. Allah onların bir bir cezasını dünyada da verdi. Şöyle ki: Esved b. Muttalib'in kısa zamanda gözleri kör olup mahalle çocuklarının eğlencesi haline geldi. Esved b. Ab-diyağus'un karnı şişti, birkaç ay inilti, ıstırap ve uykusuzluk içinde kıvra­nıp kaldı ve çok geçmeden o da öldü, Velid b. Muğîre ise, ayağında bir ya­ra çıktı, tedavisi mümkün olmayacak şekilde müzminleşti, yıllarca onun ıs­tırabını çekip başka konularla meşgul olacak bir sağlık bulamadı. Âs b. Vâil'in ayağına batan diken, yılan zehiri gibi, bacağının şişmesine ve inil­tiler içinde kıvranmasına, sonra da ölümüne sebep oldu. Haris b. Tûlâtile'-nin ise, başında bir çiban çıktı. Çok geçmeden aklî dengesi bozularak pislik içinde can verdi.

Böyiece Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ile alay edip Kur'ân'ı küçümse­yenler bir bir Allah'ın hışmına uğrayıp ıstırap ve rezillik içinde cehennemi boyladılar. Âhirette verilecek ceza ise, daha t..,n ve daha şiddetlidir.

Bazı müfessirlerin rivayetine göre, sözünü ettiğimiz o beş kişide mey­dana gelen sakatlık ve ölüm, Melek Cebrail'in işaretiyle, gerçekleşmiştir. Allah daha iyisini bilir. [108]

 

Kulun İki Hali Vardır

 

Kulun Allah ile iki hali vardır. Biri, diğerini tamamlar ve kemâle erdi­rir. Kur'ân bu iki hali en açık ve duyarlı bir anlatımla belirterek sûreyi nok­talıyor :                         

  İman ve İslâm nîmetine şükredip kalbi Allah'a hamd etme duygu­suyla, dili O'nu tesbîh ve tenzîh zevkiyle dolup taşarsa, Allah ile araların­daki engeller kalkar ve Allah'a yakın olma idrâk ve zevki uyanmış olur. Namaz ve içindeki secde bu yakınlığı, kulun irfan ve takva derecesine gö­re doruğuna doğru yükseltir.

İşte Allah kelâmı olan Kur'ân'ın tamamı, bu hakikati insan kalbine iş­lemek, kafasını aydınlatmak için indirilmiştir.

  Allah ile beraber olma mutluluğuna erişebilmek için -ki bu mut­lulukların en yücesi, gayelerin gayesidir- ibâdeti vaktinde ve bilincinde ye­rine getirip, bıkkınlık duymadan, gevşeklik izhar etmeden tam zevkine ere­rek ölünceye kadar sürdürmek gerekir.

İnsan olarak yaratılmanın ve dünya uğrağına sevkedilmenin amacı, işte bu ibâdettir. Böyle bir ibâdete yönelmenin yolu ise, Allah'ı bilmek ve O'na şüpheden uzak bir gönülle inanmaktır.

İlgili son âyette ölüme «yakîn» denilmesi, her canlı için mukadder ol­duğuna ve bunda hiç şüphe bulunmadığına, aynı zamanda hiçbir fani hak­kında şaşmadan hükmünü yürüteceğine işarettir. [109]

 

İnsan Hayatını Nura Garkeden Üç Emir

 

Hicir sûresi noktalanırken Cenâb-ı Hak, başta Hz. Peygamber (A.S.) olmak üzere, bütün mü'minlere bir bir seslenerek üç emir vermiştir

a) Allah'ı hamd ile tesbîh etmek,

b)  Namaz kılıp Hakk'a secde edenlerle birlikte secde etmek,

c)  Çocukluk dönemi dışında hayatın her gününde emredildiği şekilde ibâdete devam etmek, ölüm gelinceye kadar ibâdetten ayrılmamak..

Birinci emir şu h"rjsu bize öğretiyor: Allah'ı dosdoğru bilip imân edenler ancak O'na hamdederler; O'nu en güzel övgülerle yâd ederler. Çünkü insan iyice tanımadığı, büyüklüğüne ve yüceliğine inanmadığı bir varlığı övmez, takdir duygularını dile getirmez. Allah'ın yegâne yaratan, denge ve düzende tutan, mutlak anlamda tasarrufu elinde bulunduran öncesiz ve sonrasız olduğunu akı! ve imân yoluyla anlayıp tasdîk eden kimse, bu irfan ve inanç aydınlığı içinde Allah'ın kudret damgasını gör­meğe başlar; her şevin hareket halinde olduğunu, hilkat kanununa bağlı kalarak belli bir plân ve programa göre hizmetini sürdürdüğünü akıl ve ilim yoluyla tesbit edip Cenâb ! Hakk'ı her türlü beşerî sıfatlardan, noksanlık­lardan tenzîh eder ve böylece O'nu tesbîh etme irfanına kavuşur.

İkinci emir, birinci emrin ruhları aydmlatmasıyla gerçekleşir. Şöyle ki: Allah'ın kudret damgasını eşyanın her parçasında gören bir mü'min, vakit kaybetmeden o yüce kudretin karşısında secdeye kapanarak O'nun ulu-hiyetini, kendi ubudiyetini kalpten dile, dilden diğer azaya getirerek itiraf eder. Böylece cami ve cemaat onun gönül dostlarıyla buluştuğu cennet bahçelerinden biri durumuna gelir. Allah'ın rahmet ve inayetinin cemaat üzerine tecelli ettiğinin zevkine varıp hayatının her bölümünü cami irfan ve kültürüyle değerlendirerek dünya ile âhiret arasında hem köprü, hem de denge kurmuş olur.

Üçüncü emir, birinci ve ikinci emirleri tamamlar ve bütünleştirir. Öy­le ki, Hakk'ı bilip O'nun eşya üzerindeki uluhiyet damgasını, kudret rem­zini gören ve O'na gönülden hamd edip teşbihte bulunan, sonra da namaz kılıp secde etmek suretiyle Cenâb-ı Hakk'a yakın olma zevkine erişen mü'-minler, ölünceye kadar bu zevki yudum yudum tatmak isterler; onun için de ölüm gelinceye kadar başta namaz olmak üzere ibâdete zevk ve heye­canla devam ederler.

Bizi bu surenin tefsirini tamamlamamızda başarılı kılan Allah'a hamd olsun. Feyizli hayatı, rahmet saçan sünneti, yüksek ahlâkı ve gönüllere şi­fa veren irfanıyla bize manevî destek olan Resûlüllah (A.S.) Efendimız'e ve O'na dosdoğru uyan mü'minlere salât-ü selâmlar olsun.

Cenâb-i Hak'tan ilk ve son dileğimiz odur ki: Bizi hamd ile tesbîh, na­maz ile secde, ibâdet ile yakınlık sağlayan bahtiyar kullarından eylesin. Âmîn. [110]

 

 



[1] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3185.

[2] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3185-3186.

[3] Hafız Taberânî: Enes b. Mâlik  (R.A.)den     .

Hafız Taberânî: Enes b. Mâlik  (R.A.)den     .

[4] Hafız Taberânî : Ebû Musa el-Eş'ârî (R.A.)den

[5] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3188.

[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3188.

[7] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3188-3189.

[8] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3189-3190.

[9] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3190-3191.

[10] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3191-3192.

[11] Kur'ân/Garp Mütefekkirlerine göre :  37-  İstanbul:   195

[12] Güven Matbaası/Ankara :   ?

[13] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3193-3195.

[14] Zuhruf Sûresi :  53

[15] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3195-3196.

[16] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3196-3197.

[17] Mâide Sûresi :  44

[18] Tefsir-i Kurtubl'den özetlenerek.

[19] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3197-3199.

[20] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3199-3200.

[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3200.

[22] Buharî/tevhîd : 32, tefsir : 15, 34- Tirmizî/tefsîr : 34- İbn Mâce/mukad-deme: 13

[23] Buharî/tefsîr :  15, 34- îbn Mâce/mukaddeme;  13, 35

[24] Sahîh-i Müslim - Hafız Taberânî

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3201-3202.

[25] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3202-3203.

[26] Bilgi için bak: Hicir: 18, Saffat: 10, Cin: 8, 9, Enbiyâ: 30. âyetlerin tefSİRİ

[27] Tefşîr-i Kurtubî: 10/10, ll'den özetlenerek

[28] Ö;ök haberleriyle ilgili geniş bilgi için bak : Cin ve Saffat sûrelerinin tef­sirine..

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3203-3204.

[29] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3205.

[30] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3205.

[31] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3206.

[32] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3206.

[33] Mtislim/istiska :  15

[34] Müslim/salât:  132- Ebû Dâvud/salât: 97- Tirmizî/mevakiyt:  52- Nesâî/ imamet:   32- Ibn Mâce/ikamet:  52- Dâremî/salât:   52- Ahmed:   2/247, 336,  340, 353, 367, 480- 3/16, 293, 331, 398

[35] Müslim/cennet: 83

[36] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3207-3208.

[37] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3208-3209.

[38] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3209-3210.

[39] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3210-3211.

[40] Nesâî - Tirmizî: îbn Abbas (R.A.)dan

[41] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3211-3112.

[42] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3212.

[43] Müslim/zühd:   60- Ahmed:   6/158,  168

[44] Buharî/enbiyâ: 1- Ebû Davud/sünnet: 16- Tirmizî/tefsîr   2/7-5/49

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3213.

[45] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3213-3214.

[46] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3214-3215.

[47] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3215-3216.

[48] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3216.

[49] Pütuhat-i Mekkiye : 3/367

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3216-3217.

[50] Mâverdî - Kurtubî: 10/25

[51] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3217.

[52] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3217.

[53] Bügi için bak : Bakara sûresi 34, A'raf sûresi 11, Isrâ sûresi 61, Kehf s< resi 50, Sad sûresi 72. âyetlerin tefsiri

[54] Fütuhat-i Mekkiye : 3/107

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3219-3220.

[55] »               »       :  2/67

[56] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3220.

[57] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3221.

[58] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3221-3222.

[59] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3222.

[60] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3222-3223.

[61] Ebû Dâvud/vitir : 32- Nesâî/cenaiz :  115- îbn Mâce/duâ : 3- Taberânî/ Kur'ân: 33- Ahmed:  1/242, 288, 296,

311, 315   

[62] Tirmizî/cennet: 27- İbn Mâce/zühd: 39

[63] Sahîh-i BuharL: Enes b. Mâlik (R.A.)den

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3224-3225.

[64] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3225-3226.

[65] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3226-3227.

[66] Fazla bilgi için bak : Mefatihü'1-Gayb :  5/402 - Kurtubî :  10/30

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3228.

[67] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3228-3229.

[68] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3229.

[69] îbn Ebî Hatim - Lübabu't-te'vîl - İbn Kesîr :  2/553

[70] Tefsîr-i Taberî: 14/27

[71] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3230.

[72] Sahîh-i Müslim - Ahmed:  2/334, 397, 484

[73] Müsned-i Ahmed - Tirmizî/zühd :  39

[74] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3231.

[75] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3231.

[76] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3232-3233.

[77] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3233-3235.

[78] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3235.

[79] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3238-3239.

[80] Hicir sûresinde «güneş etrafı aydınlatırken» veya «güneş doğarken» tabi­ri yer almaktadır. Bu, lâvların püskürmesinin sabahın erken saatinde başladığına ve güneş doğuncaya kadar devam ettiğine işarettir.

[81] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3239-3240.

[82] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3240.

[83] Buharî - Müslîra: Ebû Hüreyre  (R.A.)den

[84] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3241-3242.

[85] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3242-3243.

[86] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3243-3244.

[87] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3244.

[88] Buharî/Tefsîr : 1/1; 3/15, fezail: 9- Tirmizî/sevap: 1- Nesâî/iftitah: 26

[89] Buhari - Ahmed:  2/448

[90] Buharî/rikak: 26, i'tisam : 2

[91] îbn Ebî Hatim : Muâz b. Cebel (R.A.)den

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3246.

[92] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3247.

[93] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3247-3248.

[94] Âl-i İmrân Sûresi: 159

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3248-3249.

[95] Modern Biyoloji :  1/59 - Millî Eğitim Basımevi: 4970

[96] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3249-3250.

[97] Tirmizî/Hadisün hasenün sahîhün..

[98] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3250-3251.

[99] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3251.

[100] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3251-3253.

[101] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3253-3254.

[102] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3254-3255.

[103] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3255.

[104] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3255-3256.

[105] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3257-3258.

[106] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3258.

[107] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3259-3260.

[108] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3260-3261.

[109] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3261.

[110] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 6/3261-3262.