AHZÂB    SÛRESİ 4

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular: 4

Meali: 4

İniş Sebebi 4

İnkarcılarla Münafıklara Uyulmaması 4

Her Hususta Allah'a Güvenip Dayanmak. 5

Âyetler Arasinda Bağlantı 5

Meali: 5

İniş Sebebi 5

İlgili Hadîsler. 6

Bir Adamın İçinde İki Kalp Yaratılmaması 6

Zihâr Ve Taşıdığı Hüküm.. 6

Başkasına Ait Çocuğu Evlât Edinmek Doğru Mudur?. 6

Âyetler Arasında Bağlantı 7

Meali: 7

İlgili  Hadîsler. 7

Peygamber, En Yakın Dosttur. 7

Peygamberin (A.S.) Zevceleri, Mü'minlerin Anneleridir. 8

Miras, Hısımların Hakkıdır. 8

Yakın Dostlara Vasiyette Bulunmak. 8

Ayetler Arasında Bağlantı 8

Meali: 9

İlgili Hadîsler. 9

Peygamberlerden Alınan Kesin Söz. 9

Peygamberi Doğrulayanlar Ve Yalanlayanlar. 9

Âyetler Arasında Bağlantı 10

Meali: 10

İlgili Hadîs. 10

Çetin Bir Sinav. 10

Sınavı Kaybedenler Ve Kazananlar. 11

Savaştan Kaçmıyacaklarına Söz Veren Yalancılar. 12

Savaştan Kaçmak Veya Katılmamak Yaşamayı Güven Altina Almaz. 12

Allah'ın Koyduğu Düzeni, Hazırladığı Plânı Kim Değiştirebilir?. 12

Âyetler Arasında Bağlantı 12

Meali:". 12

Münafıkların Oyunu. 13

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Her Yönüyle Örnek İnsandır. 13

Kur'ân-I Kerîm'in Verdiği Ölçü. 13

Âyetler Arasında Bağlantı 13

Meali; 14

İniş Sebebi 14

İlgili Hadîsler. 14

Savaş, Mü1 Mini Münafıktan Ayıran Mihenktir. 14

Ahzâb Savaşı Ve Doğurduğu Olumlu Sonuçlar. 14

Ahzâb Savaşının Ve Beni Kurayza Olayının Sonuçları 15

Ahzâb Ve Uhûd Savaşı Anlatılırken Mü'minlere Verilen Mesajlar. 15

Âyetler Arasında Bağlantı 15

Meali: 15

İniş Sebebi 16

İlgili Hadîs. 16

Olayın Gelişme Ve Sonuçları 16

Fıkhî Yönü. 17

Ailede Kavga Yok, Barış Ve Anlaşma Söz Konusudur. 17

Âyetler Arasında Bağlantı 17

Meali: 17

İlgili Hadîsler. 18

Peygamber (A.S.) Efendimizin Zevcelerinin Özellikleri 18

Kadının Ciddiyeti 18

Câhiliye Devrinde Kadinlarin Sokağa Çıkış Tarzı 19

Kadınların Evde Oturmasının Anlamı 19

Cenâb-I Hak Aileden Murdarlığı Gidermek İstiyor. 20

Allah Latiftir,   Habîr'dir. 20

Âyetler Arasında Bağlantı 20

Meali: 21

İniş Sebebi 21

İlgili Hadîsler. 21

Fazîletlerin Tamamını Kendinde Toplayan On Özellik. 21

Âyetler Arasında Bağlantı 23

Meali: 23

İniş Sebebi 23

İlgili Hadis. 23

Zeyd B. Harise İle Zeyneb Bint Cahş'in Evlenmesi 23

Fıkhî Yönü Evlilikte Kefaetin Ölçüsü. 24

Evlâtlık, Öz Evlât Kabul Edilebilir Mi?. 24

Hâtemü'n-Nebiyyîn. 24

Âyetler Arasında Bağlantı 25

Meali: 26

İniş Sebebi 26

İlgili Hadîsler. 26

Zikrin Önemi Ve Dindeki Yeri 26

Mü'minlerin Ölürken Ve Allah'a Kavuşurken Göreceği İltifat 27

Âyetler Arasında Bağlantı 27

Meali: 27

İlgili Hadîs. 27

Peygamber (A.S.) Efendimizin Beş Vasfı 27

Hz. Muhammed (A.S.) Sözü Edilen Beş Sıfatla Şu İki Hizmeti Sürdürmüştür  28

Âyetler Arasında Bağlantı 28

Meali: 29

Aile Hukukuyla İlgili Beş Mesele. 29

Kadını, Makul Bir Sebeple Boşamak. 29

Boşama, Akidden Sonra Olur. 29

Konunun Ahlâkî Yönü. 29

Âyetler Arasında Bağlantı 30

Meali: 30

İlgili Hadîsler. 30

Peygamber (A.S.) Efendimiz'e Nikâhı Helâl Kılınan Kadınlar. 30

Peygamber (A.S.)Iım Mevcut Zevcelerinden Tercîh Edip Yanında Alıkoyması Hakkındaki Hüküm.. 31

Âyetler Arasında Bağlantı 31

Meali:". 31

İniş Sebebi 31

Peygamber (A.S.) Efendimizin Halk İle Olan Günlük İlişkileri 32

Eve Girmenin Âdabı 32

Peygamber'in (A.S.) Eşleriyle Evlenmek Haramdır. 32

Âyetler Arasında Bağlanti 33

Meali: 33

İlgili Hadîsler. 33

Peygamber (A.S.) Efendimize Salât-Ü Selâm.. 33

Allah'a Ve Peygamberine Eziyet Edenler. 34

Hz. Muhammed'in (A.S.) Birden Fazla Kadınla Evlenmesi 34

Âyetler Arasında Bağlantı 35

Meali: 35

İniş Sebebi 35

Hımar Ve Cilbab. 35

Kadının Örtünmesi Farz Mıdır?. 36

Örtünmenin Yararı 36

İslâm'a Göre Kadın Nedir, Ne Değildir?. 36

Münafıklarla Yahudilere Son Uyarı 36

Allah'ın Uygulanagelen Sünneti 37

Âyetler Arasında Bağlanti 37

Meali: 37

İniş Sebebi 37

Kıyametin Yakın Olması 37

İleri Gelenlerin Halka Kötü Örnek Olması 38

Âyetler Arasında Bağlantı 38

Meali: 38

İniş Sebebi 39

İlgili Hadîsler. 39

Davanın Büyüklüğü Bela Fırtınasını Şiddetlendirir. 39

Mü'minin Saadeti İki Maddede Özetlenmiştir. 40

Emanetten Maksat Nedir?. 40

Emânetin Göklere Ve Yere Sunulması 41

Emâneti Yüklenmenin Sorumluluğu. 41

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

AHZÂB    SÛRESİ

 

Sûrenin tamamı Medine'de inmiştir." Daha çok münafıkları konu edin­mektedir.

Yirminci âyetinde düşmanın müttefik kuvvetlerinden ve İslâm'a karşı birleşip cephe almalarından söz edilerek onlar hakkında «ahzâb» tabiri kullanılmış ve dolayısıyla bu kelime sûreye isim olmuştur.

Âyet sayısı       :     73

Kelime »           : 1280

Harf      »            : 5796    [1]

 

 Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:

 

  Allah'tan korkup inkâr ve sapıklıktan sakınılması ve kâfirlere itaat edilmemesi konu ediliyor.

  İnen vahye aynen uyulması emredilerek birtakım misaller veriliyor.

  Cahiliye devrinin âdetlerinden biri sayılan, başkasına ait çocuğu evlât edinme konusu üzerinde duruluyor; neslin birbirine karışmasını so­nuçlandıran bu gibi âdetlerin hükümsüz bırakıldığı açıklanıyor.

  Mîras hukukunun ana esaslarından birine yer verilerek mü'min-ler aydınlatılıyor.

  Hendek Savaşı'nda Allah'ın mü'minlerden yana oian yardım ve iûtfu hatırlatılıyor.

  Peygamber (A.S.) Efendimiz'in zevcelerine, evliliklerini devam et-tirmeleriyie, boşanma talebinde bulunabilecekleri arasında bir teraîh ya­pabilecekleri haber veriliyor.

  Peygamber  (A.S.)  Efendimizin zevcelerinin faraza  bir hayasız-

lıkta bulunmaları halinde kendilerine verilecek uhrevî azabın kat kat ola­cağına dikkatler çekiliyor.

Zeyneb bint Cahş {R.A.) kıssası, hikmet ve esrarıyla anlatılıyor.

  Bundan böyle Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in evlenmesinin yasak­landığı belirtiliyor.

10—  Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in evine bir iş, ya da yemek için ge­len mü'minlerin Peygamber'e (A.S.) eziyet verecek, O'nu incitecek söz ve davranışlardan kaçınmaları emredilerek Peygamber'le (A.S.) görüşme ve yanında oturma, evine girme kuralları öğretiliyor.

11—  Kadınların örtünmeleri emrediliyor.

12—  Münafıklar ve imânı zayıf olanlar uyarılıyor.

13—  İnkarcı sapık putperestlerin kıyamet olayının ne zaman meyda­na geleoeği hakkındaki sorulan üzerinde duruluyor.

14—  İsrail oğullarının Musa  (A.S.)  peygambere eziyet ettikleri gibi, mü'minlerin de Hz. Muhammed'e (A.S.) eziyette bulunmamaları, O'nu incit­memeleri tenbîh ediliyor ve böyle bir davranışın elim azaba yol açacağına işarette bulunuluyor.     [2]   

 

Meali: 

 

  Ey Peygamber! Allah'tan korkmaya devam et ve sakın kâfirlere ve münafıklara uyma. Şüphesiz ki Allah bilendir, hikmet sahibidir.

  Rabbından sana vahyolunana uy! Şüphesiz ki Allah, yaptıkları­nızdan haberlidir.

  Allah'a güvenip dayan; vekîi olarak Allah yeter.

 

İniş Sebebi

 

Mekke'nin ileri gelenlerinden Ebû Süfyan b. Harb, İkrime b. Ebî Cehl ve Ebû'l Â'ver, Uhûd Savaşı'ndan sonra Medine'ye gelip Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'den güven alarak münafıkların başı Abdullah b. Ubey ile görüş­tüler ve sonra Peygamber (A.S.) Efendimiz'e gelip şöyle bir öneride bu­lundular: «Sen bizim tanrılarımıza dokunma ve onların kendilerine tapan­lara şefaatçi olacaklarını söyle; biz de senin Rabbine dil uzatmayalım, sizi kendi halinize bırakalım.»

Onların bu küstahça önerilerine Resûlüllah (A.S.) Efendimiz üzüldü. Orada hazır bulunan Hz. Ömer (R.A.) dayanamayıp kalktı ve, «İzin ver de ey Allah'ın Resulü, bu melunların boynunu vurayım» dedi. Hz. Peygamber {A.S.) ona izin vermedi ve şöyle buyurdu: «Ya Ömer! onlara güven vermiş bulunuyorum, dokunma.»

Bu sebeple yukarıdaki âyetler indi. [3]

 

İnkarcılarla Münafıklara Uyulmaması

 

Ey peygamber! Allah'tan korkmaya devam et ve sakın kâfirlere ve münafıklara uy­ma. Şüphesiz ki Allah bilendir ve hikmet sahibidir.»

Hakk'i red ve inkâr edenler, Kur'ân ve Peygamber hakkında birtakım olumsuz yönde şüpheler taşıyan ikiyüzlü dönekler, kendi içlerinde kopan inkâr ve nifak fırtınasını dindiremedikleri; toplumdan yana güven telkîn edemedikleri ve hemen her zaman kararsızlık içinde bocaladıkları için ne sözlerine inanılır, ne ahidlerine ve dostluklarına güvenilir; ne vaadlerine itir bar edilip kulak verilir, ne de ciddi bir konu hakkında onlarla istişarede bulunulur. O bakımdan gerçek mü'minler bu hususlara dikkat edip mese­lelerini kendi aralarında istişare, dayanışma ve güvenme ölçüleri içinde çözmelidirler.

Verilen sözü bozmak konusunda çok etraflı düşünmek ve karşı taraf hıyanette bulunmadıkça Allah'tan korkup sadık kalmak gerekir. Çünkü mü'min verdiği sözü Allah adına verir ve O'nun adına sadık kalır. O ba­kımdan mü'min gadretmez, ahdini bozmaz.

Bunun için ünlü velîlerden ve ilim adamlarından Talk b. Habîb diyor ki:

«Takva: Allah'tan gelen bir nur üzere Allah'a itaat doğrultusunda amel etmen ve yine Allah'tan gelen bir nur üzere Allah'ın azabından korkarak günahları terketmendir.» [4]

Şüphesiz Allah'ın emirlerine uymak hayatımızda en güvenli ve sağlık­lı yoldur. Zira Cenâb-ı Hak olup biten, kafa ve kalplerden geçen her şeyi lâyıkıyla ve kemâliyle bilir; tesbitinde hatâ yapmaz, teşhisinde yanılmaz. Her şeyi önceden belirlediği bir plân ve programa göre yürütür. O hiçbir zaman kötülüğü emretmez ve o hususta tavsiye ve telkinde bulunmaz; an­cak faydalı olanı, doğruyu, mutluluk getireni, rahmet havası estireni; ruha gıda vereni ve tek kelimeyle dünya ve âhiret hayatını saadete çevireni em­reder. Çünkü O Alîm ve Hakîm'dir. [5]

 

Her Hususta Allah'a Güvenip Dayanmak                        

 

«Allah'a güvenip dayan; vekîl olarak Allah yeter.»

Mü'minin, karşısına çıkan olaylarda, başladığı amelde, işlediği işte; söz ve davranışlarında en iyisini, en doğrusunu düşünüp ilâhî rızaya uy­gun olanı belirledikten ve imkân nisbetinde bütün sebep ve vasıtaları ha­rekete geçirdikten sonra Allah'a güvenip dayanması gerekir. Çünkü kul imkân ve irâde sınırına gelince, kendi mevcut imkânlarını ortaya koymuş; başarılı olmak için Allah'ın yardımını dileme çizgisine gelip dayanmıştır. Bu durumda Allah'ın yardımı tecelli eder ve sünnetullahın da gereği budur.

İlgili âyetle, başta Hz. Peygamber (A.S.) olmak üzere ümmetinin her ferdinin meşru yolda yürürken Allah'a tevekkül etmelerinin emredilmesi-nin mana ve hikmeti işte budur. Zira âyete dikkat ettiğimizde sözünü et­tiğimiz emir, «Rabbından sana vahyolunana uy» emrinden sonra geliyor. Böylece önce ilâhî buyruklara uymanın, sonra da O'na güvenip dayanma­nın gereği belirtilmiş oluyor. Şüphesiz koruyucu, gözetip yönlendirici ve işleri düzene koymada yeterli olan ancak Allah'tır. O bakımdan vekîl ola­rak, mü'minlere yeter.   [6]                                    

 

Âyetler Arasinda Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, kâfirlere ve münafıklara uymamamız; onlara gü­venmememiz emredildi. Allah'a güvenip dayanmamız tavsiye edilerek ge­reken bilgi verildi.                                             -

Aşağıdaki âyetlerle evlâtlık edinme, zihar gibi konular üzerinde durulu­yor ve bu hususta nasıl bir yol izlenmesi gerektiği belirtilerek mü'minler aydınlatılıyor. [7]

 

Meali:

 

Allah bir adamın içinde iki kalp yaratmamış; zihârda bulunduğu­nuz eşlerinizi de anneleriniz (gibi) kılmamıştır. Evlâtlıklarınızı da öz oğul­larınız yapmamıştır. Bunlar ağızlarınızda dolaşan (hüküm ifade etmiyen) sözlerinizdir. Allah hakkt söyler ve doğru yolu gösterir.

Evlâtlıkları babalarına nisbetle çağırın. Bu, Allah yanında daha âdil, daha doğrudur. Eğer babalarını bilmiyorsanız, artık onlar, dinde kar­deşleriniz ve yakın dostlannızdır. Bu hususta işlediğiniz hatâdan dolayı size bir vebal yoktur. Ama kalplerinizin kasdettiği şeylerde vebal vardır. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

 

İniş Sebebi

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz namaz kıldırırken hafif bîr ayak hareketi gösterip elini ileriye doğru uzatıp çekti. Bunun üzerine arkasında namaz kılmakta olan münafıklar; «Görmüyor musunuz, Muhammed'in biri bizimle, biri de onlarla (cinler veya meleklerle) ilgili bulunan iki kalbi vardır» diye fısıldaştılar. O sebeple yukarıdaki âyetler indi. [8]

Küçük yaşta Peygamber (A.S.) Efendimiz'in himayesine alınıp O'nun terbiyesinde yetişip büyüyen Zeyd b. Hâris'e için «Muhammed'in (A.S.) oğlu» deniliyordu. Bunun üzerine dördüncü âyet indi. [9]

 

İlgili Hadîsler

 

«Kim bildiği halde kendini babasından başkasına nisbet ederse, cen­net ona haram olur.» [10]

«Kim babasından başkasının evlâdı olduğunu iddia eder veya efen­disinden başkasına kendini nisbet ederse, Allah'ın kıyamete kadar peşpeşe devam eden laneti onadır.» [11]

Buharî'nîn tesbitine göre : Abdullah b. Ömer (R.A.) şöyle demiştir:

«Doğrusu Harise oğlu Zeyd, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in azatlı kö­lesi idi; ama {Ud'uhum li-abâihim..) âyeti ininceye kadar biz onu, (Muham­med'in oğlu Zeyd) diye çağırırdık.»[12]

 

Bir Adamın İçinde İki Kalp Yaratılmaması

 

«Allah bir adamın içinde iki kalp yaratmamış..»

İlim adamları ve ünlü tefsîrciler bu âyetin delâlet ettiği mana ve hü­küm üzerinde farklı yorumlarda bulunmuşlardır. Onları kısaca şöyle sıra­layabiliriz :

a)   Bir adamın kalbinde hem Allah'a imân, hem de inkâr birleşemez.

b)  Bir adamın kalbinde hem Allah ve Peygamber sevgisi, hem de Al­lah ve din düşmanlarının sevgisi biraraya gelemez.

c)  Bazı istisnalarla her kişinin içinde bir kalp yaratılmıştır; iki kalp değil.

Bu yorumlardan birinci ve ikincisi âyetin delâlet ve hikmetine daha uygun kabul edilmiştir. [13]

 

Zihâr Ve Taşıdığı Hüküm

 

«Zihârda bulunduğunuz eşlerinizi de anneleriniz (gibi) kılmamıştır..»

Câhiliye devrinde adam kendi karısına kızıp «sen bana anamın sırtı gibisin» der ve bu yüzden karısı bir bakıma anası gibi olur, bir daha ara­larında karı-koca ilişkisi kalmaz ve kadın o sebeple perişan olurdu,

Cenâb-ı Hak yukarıdaki âyetle bu çirkin âdeti kaldırıp daha insanî ve âdil hükümler koydu. O türlü bir söz sarfetmekten dolayı erkeğin kendi eşine dönmesinde bir sakınca olmadığını, ancak bunun için keffaret ver­mesi gerektiğini belirterek kadının vakar ve kişiliğinin zedelenmesini veya çiğnenip ilgisizliğe itilmesini önledi.

Zihâr, böylece İslâm'da fıkhî bir terim olarak yer aldı ve şu anlamda kullanılarak yaygınlaştırıldı: «Adamın kendi karısını, nikâhı kendisine ebe­diyen haram olan bir kadına (annesine veya kızkardeşine..) veya o kadının bakılması caiz olmayan bir organına benzetmesidir.»

Zihârın hükmü :

Zihârda bulunan kimsenin, keffaret verinceye kadar eşiyle cinsel te­masta bulunması veya cinsel temasa yol açan davranışlarla yaklaşması haramdır. Keffaret vermeden temasta bulunursa, büyük günah işlemiş olur. Bu durumda hem tevbe ve istiğfarda bulunması, hem de belirlenen keffare-ti vermesi gerekir.

Zihârdan dolayı keffaret üç kademeden biriyle gerçekleşir: m-; 

1- Malî imkânı ve gücü bulunduğu takdirde bir köle azat eder..

2- Buna malî imkânı yetmezse, iki ay üstüste oruç tutar. „  

3- Buna yaşı ve sağlığı müsait olmadığında altmış fakiri doyurur.

Görüldüğü gibi, İslâm Dini, cahiliyet âdetini değiştirirken iki zayıf un­suru birden korumayı planlamıştır: Kadının vakar ve kişiliğini çiğnenmek­ten koruyup kurtarmak ve toplum içindeki fakirleri himaye ederek yardım sağlamak. [14]

 

Başkasına Ait Çocuğu Evlât Edinmek Doğru Mudur?

 

«Evlâtlıklarınızı da öz oğullarınız yapmamıştır. Bunlar ağızlarınızda dolaşan (hüküm ifade etmi-yen) sözlerinizdir,.»

Yine cahiliye devrinde yetimleri, kimsesizleri, esir çocukları evlâtlık edinirler ve birbirlerine vâris olurlardı. O yüzden gerçek vâris olan hısım­lar mirastan mahrum edilirdi. Bu sebeple de yakınlar arasında soğuk bir hava eser ve ciddi bir kaynaşma olmazdı. İslâm Dini gelince kademeli şe­kilde ve pedagojik bîr metod uygulayarak cahiliye devrinin kötü âdetlerini yavaş yavaş kaldırdı; yerine, fert, aile, toplum, genel ahlâk ve faziletten yana yeni hükümler koydu.

Onlardan biri de şüphesiz «evlâtlık edinme» âdetidir. Araplar buna «tebennî» derlerdi. İlgili âyetle himayeye alınan yetimlerin ve kimsesiz ço­cukların baba ve annelerinin kimler olduğunun kendilerine bildirilmesi em­rediliyor. Dil alışkanlığı dışında onlara «oğlum», «kızım» denilmesi caiz görülmüyor.

İslâmiyet neden bu âdeti yasaklamıştır?

Yukarıda kısmen değindiğimiz gibi, bunun birtakım sebep ve hikmet­leri söz konusudur:

a)  Gerçek mirasçıların hakkını başkalarına vermemek,

b)  Hısımlık haklarını en âdil düzeyde tutmak,

c) Neslin karışmasını, hısımların tanınmaz hale gelmesini önlemek,

d)  Her insanı öz babasına ve anasına nisbet edip onun kişiliğine ve soyuna saygı göstermek,

e)  Baba ve anası belirsiz olanlara «piç», «veled-i zina», «neseb-i gayri sahih» gibi isimler takmamak, onlara «kardeşim, dostum» gibi onur verici sıfatlar kullanmak,.

Ana-babasi bilindiği halde bunu çocuktan gizler de kendini ona öz babası, eşini de öz anası olarak tanıtırsa, adam bu tutumuyla ileride tela­fisi çok zor problemlerin doğmasına sebep olur. Zira evlâtlık edindiği er­kek çocuk, bir gün gelir de farkına varmadan kendi kızkardeşiyle veya nikâhı kendisine müebbeden haram olan bir kadınla evlenebilir.

Bunun için Cenâb-ı Hak mü'minleri bu konuda hem uyararak, hem de aydınlatarak şöyle buyurmaktadır: «Evlâtlıklarınızı babalarına nisbetle ça­ğırın. Bu, Allah yanında daha âdil, daha doğrudur. Eğer babalarını bilmi­yorsanız, artık onlar dinde kardeşleriniz ve yakın dostlarınızdır. Bu husus­ta işlediğiniz hatâdan dolayı size bir vebal yoktur. Ama kalplerinizin kas-dettiği şeylerde vebal vardır. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet eden­dir.» [15]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, zihâr ve evlâtlık edinme gibi aile hukukunu ya­kından ilgilendiren konulara yer verilerek ilâhî hükümler açıklandı.

Aşağıdaki âyetle, Peygamber'in (A.S.) mü'minlere çok yakın olduğu, kalbinin onlardan yana merhamet ve şefkatla dolup taştığı belirtiliyor. Son­ra da Peygamber (A.S.)ın zevcelerinin mü'minlerin anaları sayıldıklarına dikkatler çekilerek aradaki münasebetin ölçüsü belirleniyor ve arkasından miras hukukunda hısımların haklarının korunması üzerinde duruluyor. [16]

 

Meali:

 

Peygamber, mü'minlere kendi nefislerinden daha yakın, daha yeğ­dir. O'nun eşleri de onların analarıdır. Hısımlar ise (mîras hususunda) Al­lah'ın Kitabında mü'minlerden ve Muhacirlerden birbirine daha yakın ve daha lâyıktırlar. Ancak yakın dostlarınıza uygun şekilde yapacağınız (bir vasiyyet) müstesna. Bu, Kitap'ta yazılıdır.

 

İlgili  Hadîsler

 

«Hiçbir mü'min yoktur ki, ben ona dünyada da, âhirette de diğer in­sanlardan daha yakın ve daha yeğ olmayayım. İsterseniz «En-Nebiyyü evlâ bi'l-mü'minîne..» âyetini okuyun.» [17]

«Canımı kudret elinde tutan Allah'a and olsun ki, sizden biriniz, ben kendisine canından, malından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça (gerçekten) imân etmiş sayılmaz.» [18]

Hz. Ömer (R.A.) diyor ki:

—  Ey Allah'ın Peygamberi! Allah'a yemin ederim ki sen bana canım dışında her şeyden daha sevgilisin.

Bunun üzerine Peygamber (A.S.) ona şöyle buyurdu:

—  Hayır ya Ömer! senin canından da sana sevgili olmadıkça... Bu uyan üzerine Hz. Ömer (R.A.) şöyle dedi:

—  Ey Allah'ın Resûfü! vallahi şu andan itibaren sen bana nefsim da­hil, herşeyden daha sevgilisin.

Hz. Peygamber (A.S.) ona :                                                      

—  işte şimdi (oldu) ya Ömer! buyurdu. [19]           

«Ben her mü'mine canından daha yakın ve daha yeğim. Herhangi bir adam ölür de borç bırakırsa, o bana rücû' eder, (yani onu ben öderim). Kim de geriye mal bırakırsa, o, onun vârislerine aittir.» [20]

 

Peygamber, En Yakın Dosttur

 

«Peygamber, mü'miniere kendi nefis­lerinden daha yakın, daha yeğdir.»

Allah'tan sonra mü'minlerin en yakın dostu ve en sıcak gönüldaşı şüphesiz ki Hz. Muhammed (A.S.)dır. Bunun sebebi açıktır. Şöyle ki:

a)  Aziz ömrünün her gününü insanlığın, özellikle de mü'minlerin sağ­lık, selâmet, huzur, refah ve güveni için harcamıştır.

b)  Mü'miniere bir anne şefkatinin çok üstünde ilgi duymuş, onlar üze­rine titremiş ve şehit düşenler için göz yaşı dökmüş, el kaldırıp bağışlanma ve ebedî mutluluk dilemiştir.

c)  Kendisine sunulan bir avuç hurmayı, bir çanak sütü bile, aç olma­sına rağmen yememiş, içmemiş, önce aç olan din kardeşlerini doyurmaya çalışmıştır.

d)  Savaşlarda sıkışan ve büyük bir tehlikeyle karşılaşan mü'minler O'nun kanadı altına sığınmak suretiyle kendilerini güvende hissedebilmiş-lerdir.

e)  Yaşadığı süre içinde hem insanların doğru yola eriştirilmesi, hem de ümmetinden günahkâr olanların bağışlanması için sık sık duâ etmiş; gecenin bir bölümünde nemli gözleriyle bu dileğini dile getirmiştir.

f)  Kıyamet gününde insanların kabrinden ilk kalkanı O olacak ve ilk öğrenmek istediği de «Ümmetim ne durumdadır?» sorusunun cevabı ola­caktır.

g)  Hesap alanında O şefaatçi olacak.

h) Sırat köprüsünün bir yanında durup ümmeti için «Allahım, selâmet ver» diye duâ edecek.. [21]

 

Peygamberin (A.S.) Zevceleri, Mü'minlerin Anneleridir

 

«O'nun eşleri de onların (mü'minlerin) analarıdır..»

Mü'minlerin Allah'tan sonra en yakın ve sıcak dostu Hz. Muhammed (A.S.) Efendimiz olduğuna göre, O'nun eşleri de mü'minlerin manevî anne­leri sayılırlar. Bu açıdan hareketle, Peygamber (A.S.) Efendimiz'den sonra herhangi bir kimsenin O'nun eşleriyle evlenmesi haram kılınmış ve bir ev­lât duygusuyla onlara saygı gösterilmesi emredilmiştir. Bununla beraber hiçbir mü'min erkeğin, Peygamber'in (A.S.) eşleriyle yalnız başına birarada kalmasına, onlara başka bir gözle bakmasına asla cevaz verilmemiştir.

Böylece ResÛIüllah'ın (A.S.) aile yuvasının iffet, saygınlık, vakar, cid­diyet, edep ve terbiyesi her bakımdan korunmuş ve kendisinden sonra da o haneye bir leke ve şaibe dokunmasına imkân verilmemiştir. Zira kıya­mete kadar onlar mü'minler için hemen her konuda en güzel misâldir. [22]

 

Miras, Hısımların Hakkıdır

 

Hısımlar ise, (miras hususunda) Allah'ın Kitabı'nda mü'm inlerden ve muha­cirlerden birbirine daha yakın ve daha lâyıktırlar..»

İslâm'dan önce Arap Yarımadası'nda birçok kimseler güvendikleri, se­vip saygı duydukları, samimi dostluk kurdukları kişileri kardeş edinirler ve o sebeple taraflardan biri ölünce diğeri ona vâris olur; asıl varisler ve hak sahiplerine birşey verilmezdi.

Müslümanlar Medine'ye hicret ettiklerinde, Resûlüllah (A.S.) Efendi­miz muhacirlerle ansan birbirlerine kardeş yaparak İslâm birliğini, din kar­deşliğini sağlam temellere oturtup iyice pekiştirmişti. Mü'minler bu kar­deşliği o kadar ileri götürdüler ki, birbirlerine vâris olmayı kararlaştırdılar ve böylece hısımları miras dışı bıraktılar.

Bunun üzerine yukarıdaki âyet indirilerek cahiliyet devrinden kalan ve hısımların hakkını ve akrabalık bağını zedeleyen, hattâ koparan bu âdeti kaldırdı; din kardeşliği bütün sıcaklığıyla devam ederken mîras hakkının sadece hısımlara verilmesini hükme bağladı. [23]

 

Yakın Dostlara Vasiyette Bulunmak

 

«Ancak yakın dostlarınıza uygun şekilde yapacağınız (bir vasiyet) müstesna..»

İslâm Dini, taşıdığı yüksek ve ebedi anlamdaki ilâhî hükümlerle, «Vâ­rise vasiyet yoktur» sahîh hadîsle, vârise vasiyeti kaldırdığı gibi, asıl hak sahibi hısımları bırakıp da mal ve serveti, başkasını mirasçı kılmak üzere vasiyette bulunmayı da âyet ile yasaklamıştır. Şüphesiz bunda,sayısız ya­rarlar vardır. Her şeyden önce insanları birbirine yaklaştıran, ısındıran ve kaynaştıran feyizli bir hikmeti taşımaktadır. Hısımlık bağlarını kuvvetlen­dirmeyi, yakınların birbirlerine sahip çıkıp sıcak ilgilerini devam ettirmeyi de amaçlamakta ve bu nedenle akraba arasında soğuk bir havanın es­mesine imkân vermemektedir.

Ancak murîs, malından bir kısmını, yani en çok servetinin üçte birini ölüm sonrası kendi hayrına ve bazı dostlarına verilmek üzere vasiyette bu­lunabilir. Bu da sosyal adalete, dostluğun unutulmaz hatırasına, muhtaç­ları koruyup yüzlerini güldürmeye yönelik güzel bir davranıştır. Altıncı âyetin son cümlesiyle bu hususa ruhsat verildiği özellikle açıklanmakta ve yanlış bir uygulamaya gidilmesi önlenmektedir. O bakımdan cümleye şu sözler eklenmiştir: «Bu, kitapta yazılıdır.» Yani Allah'ın beyân buyurduğu bu hüküm, hem Levh-i Mahfuz'da, hem Kur'ân'da ve bir yoruma göre, hem de Tevrat'ta yazılıdır. Artık değiştirilmesi söz konusu değildir. [24]

 

Ayetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetle, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in mü'minlere kendi ne­fislerinden çok daha yakın ve lâyık olduğu belirtildi. Zevcelerinin de mü'-min erkeklerin anaları sayıldığına dikkatler çekilerek, Resûlüllah'ın (A.S.) vefatından sonra hiçbir erkeğin onlarla evlenmesinin caiz olmayacağı bil­dirildi. Ayrıca mîras konusunda hak sahibi olan hısımların bu konudaki haklarının korunması açıklanarak yanlış bir uygulamaya gidilmemesi ten-bîh edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, peygamberden alınan kesin sözden bahsedilmek­te ve doğrulardan sadakatlerinir ölçüsünün sorulması konu edilmektedir. [25]

 

Meali:

 

  Hani bir vakit peygamberlerden kesin anlamda anda dayalı söz almıştık; senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan da, evet bunlardan sağlam-kesin söz almıştık.

  Doğrulara sadakatlerini sormak; kâfirlere de elem verici bir azap hazırlamak için (böyie yapmıştık).

 

İlgili Hadîsler

 

«Ben, yaratılışta peygamberlerin ilkiyim. İnsanlara gönderilmekte ise, peygamberlerin sonuncusuyum. Onun için Cenâb-ı Hak (yedinci) âyette onlardan önce benden kesin söz aldığını belirterek (konuya giriş yapıp) başlamıştır.» [26]

«Âdemoğlunun seçkinleri beş tanedir: Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Mu-hammed. (Salât-ü selâm hepsine olsun). Bunların en hayırlısı ise Muham-med (A.S.)dır.» [27]

 

Peygamberlerden Alınan Kesin Söz

 

«Hani bir vakit peygamberlerden kesin anlamda anda dayalı söz almıştık..»

Bu, ruhlar âleminde alınan kesin bir söze işaret olabileceği gibi, daha çok kendilerine peygamberlik gibi yüksek ve o nisbette sorumluluk taşı­yan bir hizmet payesi verildiğinde, peygamber kılınan zattan alınan kesin seze de işaret olabilir. Âyette özellikle he-m «Resul», hem de «Ulû'î-azm» yani yüksek azim ve irâde sahibi kabul edilen beş peygamberden ismen bahsedilmesi, onların büyük kitlelere hitap ettiğine ve unutulmaz hatıra­lar, misaller bıraktıklarına dikkatleri çekmek içindir. Yoksa her peygam­berden kesinlik arzeden anda dayalı söz alındığı muhakkaktır.

Peygamberlerden alınan kesin sözün beş madde olduğu üzerinde du­rulmuş ve Kur'ân'da peygamberlerle ilgili âyetlerin tamamından bu beş maddenin anlaşıldığı ifade edilmiştir. Şöyle ki:

  Allah'ın insanlardan yana indirdiği hak dini bütün tazeliğiyle ayak­ta tutmaya özen göstererek çalışması,                    

  Allah'ın emirlerini noksansız tebliğ etmesi,

  Aynı dönemde gönderilen peygamberlerin birbirine yardımcı ve destek olması hususuna bağlı kalınması,

  Her peygamberin kendinden önce gelip geçen peygamberleri tanıyıp saygıda kusur etmemesi ve onların kadrini yücelterek tanıtması,

Kendinden sonra gelecek peygamberi ve indirilecek kitabı haber vermesi.. [28]

 

Peygamberi Doğrulayanlar Ve Yalanlayanlar

 

«Doğrulara sadakatlerini sormak, kâfirlere de elem verici bir azap hazırlamak için (böyle yapmış­tık).»

Peygamberler (salât-ü selâm hepsine olsun), risâlet görevini yüklenir­ken Allah'a verdikleri kesin söze bağlı kalarak hizmetlerini sürdürmüşler­dir. Cenâb-ı Hak da bununla, birçok yeteneklerle donattığı insanları sınav­dan geçirmekte; taneyi bir tarafa, samanı diğer tarafa ayırıp doğru olanı, yalancı olandan, mü'mini kâfirden ayırt etmektedir.

Peygamberlerin yüksek kişiliği, sergiledikleri hikmetler, hükümler ve güzel ahlâkî kurallar bütünüyle insan ruhunun azizliği ve yüceliğiyle eşde­ğerdedir ve tamamıyla insan saadetiyle ilgilidir. Aynı zamanda sağlam akıl, selîm duygu, gelişmiş vicdanla bağdaşır ölçü ve muhtevadadır.

O halde aklını, duygu ve düşüncesini, vicdan ve idrâkini iyice kullanıp peygambere uyan ve ona sadakatle bağlanan mü'minlerle, nefsinin ve duygusunun esiri olup İblîs'in fısıltı ve dürtüşlerinin tesiri altında kalıp açıktan inkâra sapanlar veya nifak fırtınasına yakalanıp imânla küfür ara­sında bocalayanlar arasında kesin ayrım yapılması mutlaka söz konusudur. Kıyamet gününde herkes bu kıstasa göre yargılanacak ve karşılık göre­cektir. Çünkü Peygamberler, akla ışık tutma, düşünce ufkunu genişletme, Hakk'ın rahmet sesini duyurma ve âhirette meydana geleceğinde şüphe olmayan safhaları bir bir haber verme hususunda gereken teblîğ ve irşa­dı kusursuz yapmış, rîsâletin gerektirdiği hizmeti ortaya koymuşlardır. Ge­risini ise, insanların anlayış ve irfanlarına bırakmışlar ve herkesin kendi niyet ve amelinden sorumlu tutulacağını bildirmek suretiyle insan irâde­sinin yerini ve önemini belirtmişlerdir. [29]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, peygamberlerden bazı önemli hususlar hakkın­da alınan kesin söz konu edildi. Sonra da peygamberleri doğrulayanlarla, onları yalanlayanların mutlaka bu doğrultudaki niyet ve amellerinin karşılığının verileceği üzerinde duruldu ve sorumluluklarının kendilerini nasıl önemli sınavlarla karşılaştırdığına dikkatleri çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Hendek Savaşı'nın mü'minte münafığı birbirin­den ayırt eden çetin bir sınav olduğu üzerinde duruluyor ve bu düzeyde sözü edilen iki grubun tavırlarına dikkatler çekilerek birtakım ölçüler ve­riliyor. [30]

 

Meali:

 

Ey imân edenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın, hani size doğru ordular gelmişti de onların üzerine bir rüzgâr, bir de görmediğiniz askerler göndermiştik. Allah yaptıklarınızı görendir.

10—  Hani onlar (düşman orduları) üst tarafınızdan ve alt tarafınızdan (hücuma geçip) üzerinize gelmişlerdi ve hani gözler de kaymış, yürekler gırtlaklara gelip dayanmıştı. Allah'a karşı da türlü türlü zanlarda bulunu­yordunuz.

11—  İşte orada mü'minler çetin bir deneme geçirmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğradıkça uğramışlardı.

12—  Ve hani münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar, «Allah ve Peygamberi bize ancak aldatıcı bir va'dde bulunmuşlardır» diyorlardı.

13—  Ve hani onlardan (münafıklardan) bir topluluk da «Ey Yesrîb (Medine) halkı! artık sizin burada yeriniz yok, dönünüz» diyordu. Bir top­luluk da peygamberden izin istiyorlar, «evlerimiz herhalde (ortada sahipsiz) açıktır» diyorlardı. Halbuki evleri açık değildi. Onlar ancak (savaştan) kaç­mayı istiyorlardı.

14—  Eğer üzerlerine (şehrin) etrafından gîrilse ve sonra da fitne çı­karmaları istense, vakit kaybetmeden onu hemen yapar ve yurtlarında pek az bir süre eyleşirlerdi.

15—  Oysa bunlar, and olsun ki, daha önce arka çevirip kaçmaya­caklarına dair Allah'a kesin söz vermişlerdi. Allah'a verilen kesin söz ise (sorumluluk gerektirdiğinden) elbette sorulacaktır.

16—  De ki; Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçma­nız asla size fayda vermîyecektir. O takdirde (dünya'da) pek az bir süre ancak geçinip yararlanabilirsiniz.

17—  De ki: Eğer Allah (faraza) size bir kötülük dilese, kim sizi Al­lah'tan koruyabilir? Veya size rahmet elini uzatsa, (kim O'na engel ola­bilir?). Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilirler.

 

İlgili Hadîs

 

«(Ahzâb günü) sabâ rüzgârı (gün doğusundan esen hafif ve tatlı yel) ile yardıma mazhar kılındım. Âd Kavmi ise debûr rüzgârı (bati rüzgârı) ile yok edildi.»[31]    

                                   

 

Çetin Bir Sinav     

 

En sahîh tesbitlere göre, hicretin beşinci yılı şevval ayında, İslâmiye-tin giderek güçlü bir devlet haline geleceğini ve biraz daha ihmal edildiği takdirde karşı konulamıyacak bir kuvvet oluşturacağını hesaba katan Me-dineii yahudilerle, Mekkeli putperest araplar, Müslümanlara en son, fakat en kesin sonuçlu darbeyi indirmeyi plânladılar. Tarihçilerin tesbit ve riva­yetlerine göre, Mekke'de büyük nüfuza sahip olan Kureyş Kabilesi, Medi­ne'de Benî Nadîr ve Benî Kurayza yahudileri ile çevredeki Gatafan, Mür-re, Süleym, Esad, Sa'd, Eşca', Fezare kabileleri müttefik bir kuvvet mey­dana getirmişlerdi ki, bunun 10, 12 veya 18 bin arasında olduğu söylenir. Müslümanların ise, 700 ilâ 3000 arasında bir sayıya ulaştığı sanılmaktadır.

Gelen müttefik kuvvetleri şehrin dışında karşılayıp vuruşmak isteyen­ler olmakla beraber, şehrin hemen önünde savunma durumuna geçmeyi önerenler de eksik değildi. Sonunda Medine'nin doğu kesiminde hendek kazma fikri ortaya atıldı. Selman el-Fârisî'nin bu görüşü uygun karşılandı ve ekseriyet tarafından tasvip gördü; o bakımdan süratle hendek kazmaya başlandı. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz de elinde kazma olduğu halde çalışanlar arasında bulunuyordu. Bu arada ashab-i kirâm'ın parçalayama-dığı büyükçe bir kayayı bizzat Resûlüllah (A.S.) elindeki kazma veya balyozla üç defa ardarda vurmak suretiyle parçaladı ve her defasında şimşek gibi parıldayan kıvılcımlar meydana geldi. Bu, İran'ın, Arap Yarımadasi'nın ve İstanbul'un fethedileceğine işaretti. Öyle ki tam o esnada bu yerlerin fethedileceği birer tablo halinde Resûlüllah'ın (A.S.) gözleri önüne serilmiş ve İslâm'ın geleceğinin başarılarla dolu olduğu gösterilmişti. [32]

Kuşatma uzun sürdü. Kur'ân'in tabiriyle, Müslümanların gözleri kay­mış, yürekleri gırtlaklarına gelip dayanmıştı. Münafıklar ise, Allah hakkın­da türlü zanlarda bulunuyorlardı.

Böylece güçlü ve kararlı olan müttefik kuvvetler karşısında sayıları çok az olan mü'minler sarsıldıkça sarsılmışlardı.

İbn Kesîre göre ; Kuşatma bir aya yakın devam etmiştir. Sabır ve tes­limiyet havası içinde Hakk'a güvenip dayanan mü'minlere Allah iki ayrı yardımda bulundu. Birincisi: Mü'minlerin imânını ve moralini yükseltecek anlamda yardımcı olarak melekleri göndermesi oldu. İkincisi: Düşman or­dusunu tarumar edecek şiddetli bir rüzgârı fırtına şeklinde estirip düşma­nın çadırlarını yerinden sökmesi, deve ve atlarını şaşkına çevirip etrafa kaçıp dağılmalarını ve düşmanın ikmal malzemelerini havada uçurtup dar­madağın etmesi ile gerçekleşti.

Cenâb-ı Hakk'ın yüksek kudreti karşısında perişan olan düşman as­kerleri can kaygısına düşüp kısa zamanda dağılıp tarumar oldular.

Böylece tarihe «Hendek Günü» ve «Ahzâb Savaşı» adıyla geçen bu kuşatma belâsı geri çevrildi. Düşman umduğunu elde edemeden ilâhî uya­rıyla karşılaşarak geri çekildi.

Allah'ın mü'minlere yardımda bulunmasının sebep ve hikmeti:

Bilindiği gibi, Cenâb-ı Hak, kullarının kuvvet ve imkânının yetmediği­ni kendisi yapar; yettiğini ise onlara bırakır. Burada mü'minler bütün im­kânlarını seferber edip ortaya koydukları halde, kendilerinden on, onbeş kat fazla askere ve teçhizata sahip olan düşmanın müttefik kuvvetlerini püskürtüp hezimete uğratma gücüne sahip bulunmuyordu. O bakımdan bütün tedbirleri aldıktan sonra Allah'a güvenip dayanan mü'minlere yar­dımda bulunmak sünnetullahın gereği idi. Meleklerin gönderilmesi, fırtına­nın düşman tarafına esip ortalığı alabora etmesi, sözü edilen sünnetin te­celli ve tezahürü olarak gerçekleşmiştir. [33]

 

Sınavı Kaybedenler Ve Kazananlar

 

İçlerinde nifak tohumu taşiyanlar iyice sıkıntıya düşüp ölüm korku­suyla burun buruna gelince şöyle fısıldaştılar: «Muhammed bize Kisrâ ve Kayser'in hazinelerini va'dediyordu. Oysa bugün bırakın hazineleri, tabii ihtiyacımızı gidermeye bile fırsat bulamıyoruz ve evlerimiz yağma edilmek üzere bulunuyor.»

Bozguncu münafıklar ise, «bugün Muhammed ile arkadaşlarının kök­leri kazınacağa benziyor» diyorlar ve için için seviniyorlardı.

Sadık mü'minlere gelince : Onlar her şeye rağmen, «Allah ve Peygam­beri bize neyi va'dettilerse, o haktır; mutlaka gerçekleşecektir» diyerek imânlarını artırıyor ve bağlılıklarını gösteriyorlardı.

Nitekim Ebû Saîd (R.A.) anlatıyor:

— Hendek Günü, Hz. Muhammed'e (A.S.) sorduk, dedik ki: «Ya Re-sûlellah! yüreklerimiz gırtlaklarımıza geldi; duâ edeceğimiz bir söz yok mu­dur?» O bize şu cevabı verdi: «Vardır.. Deyin ki: Ailahım! namus, şeref ve itibarımızı koru, kusurlarımızı ört, korku ve endişelerimizi güvene çevir.[34]

İkiyüzlü döneklerden bir topluluk da, «Allah ve Peygamberi bizi alda­tır anlamda birtakım vaadlerde bulundular!» diyorlardı.

Onlar bu sözleriyle, Allah ve Peygamberi hem cehaletle ve yalancılık­la suçluyorlar, hem de onları zan altında tutup hafife alıyorlardı.

Başka bir grup da : «Ey Medineli'ler, artık yolun sonuna geldiniz; ya­pabileceğiniz bir şey kalmamıştır; o bakımdan hemen evlerinize dönünüz. Şu anda Muhammed'in yanında savunmada beklemenizin hiçbir faydası yoktur» diyerek moral bozmaya çalışıyorlardı.

İrâdesi zayıf olup öldürülmekten korkan bir grup ise, o günün dehşe­tinden uzak kalmak için, «evlerimiz açık ve sahipsiz kaldı» diyerek evle­rine dönmenin yollarını arıyorlardı.

Oysa bunların hepsi de daha önce Allah adına, gelecek olan düş­mana sırt çevirmiyeceklerine söz vermiş ve and inmişlerdi. Cihan Pey­gamberi Hz. Muhammed (A.S.) bütün bu olumsuz ve zor şartlara rağmen yüksek irâdesini, üstün kumandanlığını, sarsılmak bilmeyen imân gücünü ve ileri görüşlülüğünü, sarsılmayan azmini, dayanma gücünü ortaya koy­mak suretiyle zaferin yakın olduğunu biliyor ve inanıyordu.

İşte o büyük peygamberi ve O'na inanan sadık mü'minlerin bağlılığının ölçüsünü öğrenmek isteyenler, Hendek Günü'ndeki bütün olumsuz ortam ve şartları göz önüne getirip sonuç çıkarmaya çalışsınlar; görecekler

ki, ortaya konulan celâdet ve cesareti, geleceğe ümitle bakmayı ancak peygamber olan bir zat izhar edebilirdi.

Kur'ân-i Kerîm burada ikiyüzlü döneklerin asıl karakterini ve bağlılık ölçülerini teşhîr ederek diyor ki: «Eğer üzerlerine (şehrin) etrafından gi-rilse ve sonra da fitne çıkarmaları istense, vakit kaybetmeden onu hemen yapar ve yurtlarında pek az bir süre eyleşirlerdi,»

Bu âyetle Cenâb-ı Hak, münafıkların içinden geçen şu kötü düşünce­yi şöyle tasvir ediyor: «Dağılıp perişan olan müttefik düşman kuvvetlen ye­niden toparlanıp üzerlerine gelse ve Medine'yi işgal etse, münafıklar buna sevinecekler ve düşmanın mü'minlere yapacağı zulmü izlemek için Medi­ne'nin dışına çıkıp karargâh kuracaklar.» [35]

 

Savaştan Kaçmıyacaklarına Söz Veren Yalancılar

 

Oysa bunlar, and olsun ki,daha önce arka çevirip kaçmayacaklarına dair Allah'a ke­sin söz vermişlerdi. Allah'a verilen kesin söz ise (sorumluluk gerektirdi­ğinden) elbette sorulacaktır.»

Daha önce Bedir Savaşı'na katılmayıp mü'minlerin yenilgiye uğraya­cağına muhakkak nazarıyla bakan zayıf iradeliler ve münafıklar; Tevhîd Ordusu'nun şanlı zaferini görünce kendi kendilerini kınamış ve «bir daha savaş olursa, Allah adına söz veriyoruz, savaşa mutlaka katılacağız» diye yemin etmişlerdi. Ne var ki onlar Uhud Savaşı'nda da birtakım dönekliler yapmışlardı. Hendek Günü, yani Ahzâb Savaşı'nda ise, yukarıdaki âyette açıklandığı gibi, renklerini iyice belli etmiş ve Allah'a verdikleri sözü yeri­ne getirmemişlerdi. Zaten İslâm'ın bu ikiyüzlü dönek parazitlerden temiz­lenmesi gerekiyordu. O bakımdan savaş her yönüyle tabii elemeyi sonuç­landırdı; sadık olanlarla olmayanlar birbirinden iyice belli olup ayrıldı.

Çünkü İslâm'ın cihanşümul (evrensel) dâvası, ancak Cenâb-ı Hakk'a samimiyetle teslim olup imanında sebat gösteren sadık mü'minlerle yürü­tülebilirdi. O bakımdan Ahzâb Savaşı ilâhî sınav mahiyetinde meydana gelmiş bulunuyordu.

Şüphesiz sınavı kaybeden ikiyüzlü dönekler, Allah'a verdikleri sözü ye­rine getirmemek gibi ilâhî gazabı gerektiren bir sorumluluk altına girmiş­lerdi. Tabii bunun daha çok hesabı âhiret gününde görülecektir. [36]

 

Savaştan Kaçmak Veya Katılmamak Yaşamayı Güven Altina Almaz

 

«De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanız asla size fayda ver-miyeoektir. O takdirde (dünyada) pek az bir süre ancak geçinip yararlana­bilirsiniz.»

Savaş, İslâm'a göre ; Küfrü, azgınlığı, zulmü, haklara tecavüzü önle­meye; aynı zamanda milletler arasında bozulan dengeyi düzeltmeye, kut­sal değerlerin hatırlanmasını sağlamaya; dünya ile âhiret arasında kesin­tiye uğrayan irtibatı veya kopan köprüyü yeniden kurmaya yönelik sosyal bir olaydır.

Bu olay ortaya çıkınca, ölüm endişesiyle katılmamak, daha beter bir ölümü; daha elemli, ıstıraplı günleri getirir. İlgili âyetle bu inceliğe işaret edilmekte; insan ömrünün kısalığına dikkatler çekilerek esaret ve zillet al­tında bir kaç gün yaşamanın mâkul bir yanı olmadığı işlenmektedir. [37]

 

Allah'ın Koyduğu Düzeni, Hazırladığı Plânı Kim Değiştirebilir?                                                              

 

«De ki : Eğer Allah (faraza) size bir kötülük dilese, kim sizi Allah'tan koruyabilir? Veya size rahmet elini uzatsa, (kim O'na engel olabilir?)..»

Herkes ilâhî düzende yerini almak zorundadır, Zira ilâhî düzen ve bağ­lı bulunduğu plân hem değişmez, hem kimselere uymaz; ama herkes ona uymaya muhtaçtır. Sünnetullah ise, şaşmadan, aksamadan hedefine doğ­ru ilerler. O bakımdan bu sünnete uyanlar ilâhî rahmete lâyık görülerek mutlu olurlar; uymayanlar ise, o rahmetten uzak kalıp geleceklerini karan­lığa boğmuş olurlar. Hiç bir kuvvet Allah'ın süregelen sünnetinin hükmü­nü durduramaz ve ona engel koyamaz. Şüphesiz Kur'ân-ı Kerîm bütünüyle bu sünneti ve ilâhî düzeni ve onlara uyma yol ve yöntemini öğretmektedir. [38]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, sadık mü'minlerle ikiyüzlü dönek münafıkları birbirinden ayıran Hendek Savaşı konu edildi ve birtakım kıstaslar verilerek mü'minler aydınlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, yine Hendek Savaşı'nda mü'minlerle münafıkla­rın birtakım tutum ve davranışlarına dikkatler çekiliyor. Hz. Peygamber'in (A.S.) savaş dışında da, savaşta da her bakımdan mü'minler için en gü-zei örnekler sergilediğine değinilerek O'nun izinde yürümemizde mutlak kurtuluş ve saadet bulunduğuna işaret ediliyor. [39]

 

Meali:"

 

18—  Allah gerçekten içinizden (başkalarını) alıkoyup ağır davranan­ları ve kardeşlerine, «kalkın bize gelin!» diyenleri bilir. Zaten onlardan an­cak pek azı savaşın sıkıntı ve şiddetine (göğüs gerip) gelirler,

19—  (Gelseler bile) size karşı oldukça kıskanç ve cimridirler. Korku geldiği zaman ölüm baygınlığı geçiren kimse gibi gözleri döner bir halde sana bakıp durduklarını görürsün. Korku gidince hayra karşı pek kıskanç ve cimrice bir tavır içinde sivri dilleriyle sizi incitir şekilde atıp tutarlar. Bunlar (hakikatte) imân etmemişlerdir. Bu sebeple Allah amellerini boşa çıkarmıştır; bu da Allah'a göre çok kolaydır.

20—  Münafıklar, müttefik düşman   birliklerinin   gitmediğini   sanıyor­lardı. Müttefik düşman birlikleri bir daha gelecek olsa, onlar çölde Bede­viler arasında bulunup da sizin haberlerinizi sormayı çok arzu ederlerdi. İçinizde bulunsalar pek az savaşırlardı.

21—  And olsun ki, sizin için, sizden Allah'a ve âhiret gününe kavuş­mayı umanlar ve Allah'ı çokça ananlar için Resûlüllah'da güzel örnekler vardır.

22—  Mü'minler ise, müttefik düşman birliklerini görünce,  «işte bu, Allah ve Peygamberinin bize va'dettiğidir. Allah ve Peygamberi doğru söy­lemiştir» dediler. Bu (olay) onların ancak imân ve teslimiyetlerini artırmış­tır.

 

Münafıkların Oyunu

 

«Allah gerçekten içinizden (başkalarını) alı­koyup ağır davrananları... bilir..»

Müttefik kuvvetler kuşatmayı artırıp öldürücü darbeyi indirmeyi ta­sarlayarak bunun hazırlıklarını sürdürürken, münafıkların reisi Abdullah b. Ubey b. Selûl, Medineli mü'minleri bir yandan korkutuyor, bir yandan da yurtdaşlarını korur gibi tavırlar takınıyor ve onların büyük bir sıkıntı içinde olduklarını görünce de hemen savaşı bırakıp evlerine dönmelerini telkine çalışıyordu. İslâm ordusunun moralini bozmak için savaşa katılan, içten kâfir, dıştan müslüman görünen bir grup da fırsatı kaçırmadan Abdullah b. Ubey'i tasdik ediyor ve mü'minlerin moralini bozmaya yönelik birtakım entrikalar çeviriyorlardı. Bazı istisnalar dışında, imân zevkini ruhunun de­rinliğine indirip hücrelerine kadar sızdıran gerçek mü'minler ise, her şeye rağmen Allah ve Peygamberinin yolunda savaşacaklarını söylüyorlar ve ölümden korkmadıklarını ilân ediyorlardı.

Görülüyor ki, münafıklar savaş gününde daha çok şu taktiği kutlan­mışlardır: Bir kısmı sudan sebepler göstererek savaşa katılmayıp evlerin­de oturuyorlar ve katılanlar için hayıflanarak, bile bile kendilerini ölüme sürüklediklerini söylüyorlardı. Bir kısmı da mü'minlerin moralini bozmak için hem sinsice yalanlar uyduruyor, hem de diğer yandan mü'minler galip gelirse, elde edilen ganimetten pay almayı tasarlıyorlardı. Diğer bir kıs­mı ise, her vesileyle ortalığı birbirine katmak, fitne ve fesat çıkartmak için savaşa katılmış bulunuyordu. Cenâb-ı Hak onları şöyle tasvîr etmektedir:

a) Savaşın sıkıntı ve şiddetine göğüs geremezler.

b) Mü'minlerin başarısına tahammülleri yoktur. Elde edilen ganimet­ten mü'minlerin yararlanmasını hiç çekemezler.

c)  Korkulu anlarda baygınlık geçirirler.

d)   Korku durumu geçince mü'minleri dilleriyle iğnelemeye devam eder­ler.

Bunlar iç yapıları itibariyle kâfir, dış görünüşleri itibariyle müsiüman-dırlar. Amelleri ne olursa olsun, Allah yanında hiçbir değer taşımaz; bütü­nüyle boş ve neticesizdir. Çünkü ancak imân temeli üzerinde yükselen iyi amellerin Allah yanında kıymeti ve mükâfatı vardır. [40]

 

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Her Yönüyle Örnek İnsandır

 

«And 0|sun ki sizin için, sizden Al­lah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çokça ananlar için Re­sûlüllah'da güzel örnekler vardır.»

Cenâb-ı Hak bu âyetle mü'minlere; münafıkları ve içinde küfür maya­sı taşıyanları değil, her bakımdan Resülüllah'ı (A.S.) örnek edinmelerini, Onu izlemelerini, Ona uymalarını emrediyor. Zira Hz. Muhammed (A.S.) imânın doruğunda, cesaretin son çizgisinde, kahramanlığın erişilmesi âde­ta, mümkün olmayan noktasında, güzel ahlâkın en üst derecesinde, insan sevgisinin en güvenilir düzeyinde, adalet ve faziletin en ön şaftında bulu­nuyordu. Ne yaparsa Allah için yapar, ne konuşursa O'nun için konuşur­du. O bakımdan Allah'a ve âhiret saadetine selîm bir kalp, güven dolu bir duygu ile kavuşmayı arzu.edenler için şüphesiz ki tek örnek ve misal Hz. Muhammed (A.S.) Efendimiz'dir. O, savaşta da örnektir, barışta da örnek­tir.

Nitekim Resûlüllah'ı (A.S.) örnek ve misal edinenler, düşmanın mütte­fik kuvvetlerini görünce ferahlık duydular; Allah ve Peygamberinin va'det-tiği büyük mükâfatın hak olduğunu görür gibi oldular ve tam teslimiyet gös­tererek Allah'ın düşmanlarıyla savaşmakta tereddüt etmediler; kararlı dav­ranıp yanıltıcı telkinlere kulak vermediler. [41]

 

Kur'ân-I Kerîm'in Verdiği Ölçü

 

Kur'ân.bu tarihî olayın önemli safhalarını anlatırken, kıyamete kadar gelecek olan samimi ve sadık mü'minlere şu mesajı veriyor: İslâm'ın iki bü­yük düşmanı vardır. Biri, maddeci inkarcılardır; diğeri, menfaatçi müna­fıklardır. İkinciler birincilerden çok daha tehlikelidir ve bunlar her dönem­de sahnede kendilerini gösterirler.   [42]                            

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Hendek Savaşı'nda bir sürü entrika çeviren mü­nafıklar üzerinde durularak mü'minlere birtakım mesajlar verildi. Sonra da her konuda Resûlüllah'ın (A.S.) değişmeyen örnek ve misal olduğu belirti­lerek, mü'minlerin sadece Resûlüllah'ın izinde yürüdükleri takdirde dünya ve âhiret kurtuluşuna erişebileceklerine işarette bulunuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, cesaretini imânıyla birleştirip onu Allah ve pey­gamber sevgisiyle bütünleştiren mü'minier övülüyor ve Allah düşmanları­nın uğradığı hezimete değinilerek mü'minlere bu konuda sağlam bir ölçü veriliyor. [43]

 

Meali;

 

23—  Mü'minlerden öyle erler (yiğit kahramanlar) vardır ki, Allah'a verdikleri sözü yerine getirip sadakatlerini isbat ettiler. Onlardan kimi ahde vefa, söze bağlılık edip canını verdi; kimi de (canını vermek için) bekle­mektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmediler (ikiyüzlüler gibi döneklik yap­madılar).

24—  Allah bu sebeple doğruları doğruluklarına karşılık mükâfatlandı­racak; münafıkları da dilerse azaba uğratacak veya tevbe nasîb edip tev-belerini kabul edecek. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.                                                                                                                  

25—  Allah, o küfredenleri öfke ve kinlerîyle geri çevirdi de hiç bir hayra eremediler. Allah savaşta (yardımcı olarak) mü'minlere yetti. Allah çok güçlüdür, çok üstündür.

26—  Allah, Kitap Ehli'nden düşmanlara arka çıkıp yardım edenleri kalelerinden indirdi de kalplerine korku saldı. Onlardan kimini öldürüyor­dunuz, kimini de esir ediyordunuz.

27—  Sizi, onların arazisine, yurtlarına, mallarına ve bir de henüz ayak basmadığınız bîr yere vâris kıldı. Allah'ın kudreti her şeye yeter.

 

İniş Sebebi    

                                                         

Enes b. Mâlik (R.A.)den yapılan rivayete göre, bu âyetler, kahraman mücahitlerden Enes b. Nadr (R.A.) hakkında inmiştir. Hz. Enes b. Nadr (R.A.) Bedir Savaşı'na katılamadığı için çok üzülmüş ve «eğer Allah bana bundan sonra Hz. Peygamber'le birlikte bir savaşta bulunmamı nasip eder­se neler yapacağımı Rabbım sizlere gösterecektir» demişti. Nitekim öyle oldu; Uhud Savaşı'na katıldı. Ölmeden önce, «vallahi cennetin kokusunu alıyorum» diyerek ön safta savaşa atıldı. Üstün yararlıklar ve kahraman­lıklar gösterdikten sonra şehîd edildi. Seksenden fazla yara aldığından ta­nınmaz hale gelmişti; ancak kızkardeşi onu parmaklarındaki birtakım be­lirtilerden tanıyabildi. [44]

Enes misali kahraman mücahitler Allah yolunda can vermek üzere âde­ta sıra bekliyorlardı. Ahzâb Savaşı onlar için bir bakıma bayram sayıldı. [45]

 

İlgili Hadîsler                                                                                  

 

«Hz. Peygamber (A.S.) Uhud Savaşı günü, savaştan sonra meydanda şehitleri bulmaya çalışırken Mus'âb b. Umeyr'in (R.A.) cesedine rastladı ve oraoıkta durdu, dua ettikten sonra konumuzu oluşturan âyeti okudu ve arkasından şöyle buyurdu :

«Ben şehadet ediyorum ki, bunlar kıyamet gününde de Allah yanında şehittirler. Geliniz ziyaret ediniz. Canımı kudret elinde tutan zata yemin ederim ki kıyamete kadar bunlara kim selâm verirse, mutlaka onun selâmı alınıp karşılık görür.» [46]

«Talha da savaşta geri çekilmemek üzere verdiği sözü yerine getirenterdendir.» [47]

«Allah'tan başka ilâh yoktur. O birdir, ortağı yoktur. Askerini üstün kıl­mıştır; kuluna yardım etmiştir. Yalnız başına düşman birliklerini hezimete uğratmıştır. Artık O'ndan öteye bir şey yoktur.» [48]

 

Savaş, Mü1 Mini Münafıktan Ayıran Mihenktir

 

Uhud Savaşı meydana gelmeden önce Müslümanların Bedir Sava-şı'nda elde ettikleri zafer ve başarıyı dikkate alanlar, ikinci bir savaş olur­sa düşmana karşı çıkacaklarını, hiç bir suretle arka çevirmiyeceklerini ye­minle ifade etmişlerdi. Uhud Savaşı patlak verince Müslümanlar galip du­rumdayken okçuların yanlış bir kararı yüzünden savaşın kaderi değişiver­di, derken mü'minler mağlup duruma düştüler. Bu sıkıntılı ve tehlikeli an­larda gerçek mü'minler sabr-u sebat gösterirken, münafıklar paniğe kapı­lıp canlarını kurtarma kaygısına düştüler ve o sebeple savaş alanını bıra­kıp geriye çekildiler; hattâ bir kısmı kaçmakta bile bir sakınca görmedi. Böylece Cenâb-ı Hak bu olayla doğruları yalancılardan, mü'minleri müna­fıklardan ayırt edip, bundan böyle Hz. Peygamber'in (A.S.) kimlere güve­nebileceği hakkında sağlam bir kıstas ortaya koydu. [49]

 

Ahzâb Savaşı Ve Doğurduğu Olumlu Sonuçlar

 

Ahzâb, «hizb»in çoğuludur. Putperestlerle yahudilerden bir kısmı bir­leşerek Medine'yi kuşattılar. Tarihte buna «Hendek Savaşı» da denilmek­tedir. Günlerce bu kuşatma devam etmişti. Sonunda Cenâb-ı Hak şiddetli bir rüzgâr estirip müşriklerin, yahudilerin çadırlarını söktürerek darmada­ğın etmiş; binek ve diğer hayvanlarının kaçıp etrafa yayılmasını sağlamış ve Allah'ın nurunu söndürmek isteyen inkarcıların gözlerini, ağız ve bu­runlarını kumla doldurup etrafı göremez hale getirmişti. Bunun üzerine düşman kuvvetleri perişan olup geldikleri yere dönmek zorunda kalmışlar­dı. Böylece kuşatma sona ermiş; Hz. Peygamber ve mü'minler evlerine dö­nüp zırh ve kılıçlarını çıkarmaya başlamışlardı ki, anlaşmayı bozup düş­manla işbirliği yapan yahudilerden Benî Kurayza'nin işini bitirmek ve bu iç pürüzü kaldırmak gerekiyordu. O yüzden moral veren melekler manevî si­lahlarını bırakmamışlardı. Hz. Peygamber (A.S.) silahını çözüp bırakmak­tan vaz geçti ve «Allah, Benî Kurayza üzerine yürümemizi emrediyor, ben de onlara doğru gidiyorum» buyurarak savaşın henüz bitmediğini ve İslâm'a karşı tam ihanet içinde olan bu yahudi kabilesine gereken dersi ver­menin zamanı geldiğini arkadaşlarına bildirdi. Böylece geceleyin yürüyüp Beni Kurayza kalesini kuşattılar. Başka çare bulamayan bu yahudi kabile­si, ölümden kurtulmak için başka bir ülkeye göç etmeyi kabul etti ve Hz. Peygamber (A.S.) Medine'yi bu fesat yuvasından temizlemiş oldu.

İlgili âyetle yahudilerin dönekliği ve her fırsatta İslâmiyet aleyhine faa­liyet gösterdikleri, verdikleri söze, yaptıkları andlaşmaya bağlı ve sadık kalmadıkları; o yüzden ilâhî lanet ve gazaba uğratıldıkları belirtilmektedir.

Böylece İslâm ülkesinde vatandaş olarak bulunan ve mevcut yasalar­la hakları korunan gayr-i müslim azınlıklar, verdikleri söze ve yapılan an­laşma ve andlaşmaya bağlı kaldıkları sürece hakları mahfuzdur ve devle­tin himayesi altındadırlar. İslâmiyet aleyhine gizli-acik faaliyette bulun­maya başladıkları; fitne ve fesat çıkartmak için türlü entrikalar çevirmeye yöneldikleri gün, ülkeden çıkarılmaları vaciptir. [50]

 

Ahzâb Savaşının Ve Beni Kurayza Olayının Sonuçları

 

İslâm, şehir devletinin temelini atmış,- yazılı anayasasını hazırlayıp or­taya koymuş; Mekkeli müşrikleri yenilgiye uğratmış; çevre yahudileri te­sirsiz hale getirmiş ve Kurayza Oğulları'nı kalelerinden söküp başka bir ülkeye sürmüş bulunuyordu. Artık Arap Yarımadası'nda İslâm'ın varlığı ve tesiri iyice hissedilir bir düzeye gelmiş; baş kaldırmak isteyen bazı kabile­ler sindirilmişti. İslâm düşmanları bundan böyle çok dikkatli olmak zorun­daydılar. Çoğu ise, İslâm Devleti'ne baş eğmekten başka çare bulama­mıştı.

Böylece Arap Yarımadası inkarcı azgınlara her yandan daralıyor; her geçen gün İslâm yeni zaferler sağlıyordu. Mü'minlerin sarsılmayan azmi, gayreti tazeliğine tazelik katıyor, «gelecek İslâm'ındır» diyordu. [51]

 

Ahzâb Ve Uhûd Savaşı Anlatılırken Mü'minlere Verilen Mesajlar

 

1-  Allah'a dosdoğru imân edenlerle birlikte savaşa çıkmak,

2- İç düşman sayılan ikiyüzlü dönek münafıkların oyununa gelme­mek,

3- Mümkün olduğu nisbette içi küfürle dolup taşan, dıştan müslü-man görünen kimseleri savaşa götürmemek,                                 

4- Anlaşma, andiaşma ve yasalan bozup çiğneyen ve İslâm'a karşı fitne ve fesat çıkartmaya yönelen gayr-i müslim azınlıkları vatandaşlıktan çıkarıp ülke dışına sürmek.

5- Savaşa nasıl başlanacağı, ne gibi taktikler uygulanacağı hakkın­da tecrübeli, bilgili askerlerin ve güngörmüş kişilerin görüşüne baş vur­mak; istişarede bulunmak,

6- Düşmana karşı her türlü önlemi aldıktan sonra Allah'a güvenip dayanmak bu cümledendir. [52]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Allah'a ve Peygamberine verdiği sözü tutup ye­rine getiren kahraman mücahitler övülüyor ve Uhud Savaşs ile Ahzâb Sa­vaşı, aynı zamanda Beni Kurayza olayı konu ediliyor. Böylece sözlerine sa­dık kalanlarla, döneklik yapanlar hakkında aydınlatıcı bilgiler veriliyor.

Aşağıdaki âyetlerle, ardarda savaşların sürmesi neticesi, ev halkıyla sıkı temas kuramadığına işaretle,-Resûlüllah'in (A.S.) zevcelerinden bir kıs­mının daha fazla dünyalık edinme hevesine kapıldıkları konu ediliyor. Bu durumda eriştikleri manevî saadet ve zenginliği istemiyenler varsa, arzu ettikleri takdirde Hz. Peygamber'in (A.S.) onları boşayabileceğine dikkat­ler çekiliyor. Sonra da ezvac-i tahirattan açık bir hayasızlıkta bulunacak biri çıkarsa, mutlaka ona iki kat azap verileceği bildirilerek, Allah'ın ken­dilerine lütfettiği o yüksek nîmete sahip olmaları tenbîh ediliyor. [53]

 

Meali:

 

28—  Ey Peygamber! Eşlerine de ki: Eğer siz dünya hayatını, onun süs ve şatafatını istiyorsanız, gelin de size yararlanacağınız (boşanma) hakkınızı vereyim de sizi güzellikle salıvereyim.

29—  Yok eğer Allah'ı, Peygamberini ve Âhiret yurdunu arzu ediyor­sanız, (bilin kf) Allah, sizden iyiliği-güzellîği huy edinenlere büyük mükâfat­lar hazırlamıştır.

30—  Ey Peygamber kadınları! Sizden kim açık bir hayasızlık, ahlâk dışı davranışta bulunursa azap onun için iki kat olur. Bu da Allah'a göre çok kolaydır.

 

İniş Sebebi  

 

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in zevcelerinden bir kısmı, dünyalıktan faz­la şeyler istemeye başladılar. Oysa Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in mal ve dünyalıkla meşgul olacak hem vakti yoktu, hem de kendisi ticaretle iştigal etmiyordu. Dünya tarihinde yapacağı en büyük ve en kalıcı inkılabı gerçekleştirmek için gecesini gündüzüne katıyor, durmadan tebliğ ve irşat göre­vini sürdürüyordu. O kıt kanaat geçinmesini bilen, fakat kendini en yüksek amaca vakfeden Allah'ın son peygamberi olarak bulunuyordu. Zevceleri Onun görevinin ağırlığını, işlerinin çokluğunu bildikleri halde böyle bir yo­la, kadınlık halet-i ruhiyesiyie yönelmiş bulunuyorlardı.

Şüphesiz onların bu tarz düşünce ve davranışı hem Hz. Peygamberi (A.S.) üzdü, hem de ilâhî kınamaya sebep oldu. O nedenle yukarıdaki âyet­ler indi. [54]

İbn Cerîr'in tesbitine göre: Hz. Aişe (R.A.) diğer zevceler adına Resû-lüllah'tan dünyalıktan bir şeyler istedi ve nafakalarının/artırılmasını talep etti. O sebeple Resûlüllah (A.S.) bir ay süreyle eşlerinden uzak kalıp on­ları kendi hallerine bırakıverdi. [55] Bu sebeple yukarıdaki âyetler indi. [56]

 

İlgili Hadîs

 

Ashab-ı Kiröm'dan Câbir b. Abdullah (R.A.) anlatıyor:

— Ebû Bekir (R.A.), Peygamber (A.S.) Efendimiz'in yanına girmeyi di­ledi ve bunun için izin istedi. Bu sırada garip bir manzarayla karşılaştı: Ka­pının önünde içeri girmek için izin isteyen ve fakat izin verilmediğinden dolayı bekleyen birkaç kişi bulunuyordu. Bununla beraber Ebû Bekir'e (R.A.) İzin verildi. O içeri girdikten sonra Hz. Ömer (R.A.) gelip izin istedi. Ona da izin verildi. İçeri girince, çevresinde zevceleri bulunduğu halde Hz. Peygamber'in (A.S.) oturduğunu gördü, ancak hiç kimsenin konuşmadığı­nı müşahede etti. Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A): «Şimdi Peygamberi (A.S.) güldürecek bir söz söyleyeceğim» dedi ve söze şöyle başladı: «Ya Resûlellah! Eğer eşim Hârice kızı benden nafaka talebinde bulunmuş ol­saydı, herhalde kalkıp onun boynunu sıkıp bükerdim.» O sebeple Peygam­ber (A.S.) tebessüm etti ve : «İşte gördüğün gibi, onlar çevremde oturmuş­lar benden nafaka istiyorlar!» buyurdu.

Bunun üzerine Ebû Bekir (R.A.) kalkıp Hz. Aişe'nîn (R.A.) boynunu, Hz. Ömer (R.A.) de kendi kızı Hafsa'nın boynunu burkmak istedi. Peygamber (A.S.) engel oldu. Onlar da kendi kızlarını kınayarak dediler ki: «Siz, Pey­gamber (A.S.) da bulunmayan şeyi istiyorsunuz, öyle mi?» Onlar da; «Ha­yır, vallahi biz şu meclisten sonra Peygamberde bulunmayan bir şey istem i yor uz» diye cevap verdiler.

Bu olay üzerine Hz. Peygamber (A.S.) bir ay veya kamerî ay hesabıy­la 29 gün eşlerinden uzak kaldı. Sonra da ilgili âyetler indi. [57]

İbn Cerîr'in tesbitine göre: Bu olay meydana geldiği zaman Resûlül-lah'ın (A.S.) nikâhı altında dokuz zevcesi bulunuyordu: Aişe, Hafsa, Ümmu Habîbe bint Ebî Süfyan, Şevde bint Zam'a, Ümmu Seleme bint Ebî Ümeyye, Zeyneb bint Cahş, Meymune bint Hars, Cüveyriye bint Hars, Safiye bint Hay b. Ahtab.. İbn Arabi'ye göre, sadece dört zevcesi bulunuyordu.

Yukarıdaki âyetler inince Peygamber (A.S.) bunları çağırdı ve tercih­lerini yapmalarını önerdi. Önce Hz. Aişe'ye öneride bulundu. O, hiç tered­düt etmeden Allah ve Resulünü seçip tercîh ettiğini söyleyince diğer zev­celer onu izledi ve böylece Resûlüllah'ın (A.S.) yüzünde ferahlık ve neşe görüldü.. [58]

 

Olayın Gelişme Ve Sonuçları

 

Kadın psikolojisi oldukça renklidir ve karakter yapısı daha başkadır. Çevrenin tesirinde çarçabuk kalabilirler. Süse, konfora, lükse karşı heves­leri, isteklerj fazladır. Mevcut ile pek yetinmek istemezler; her gün yeni ye­ni şeyleri görmeye çok eğilimlidirler.. Şüphesiz kadınların bu tür istek ve arzulan meşru sınırlar içinde olduğu, aile bütçesini sarsmadığı ve lükse kaçmadığı takdirde mubahtır, olumlu karşılanabilir.

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in zevceleri ilk günlerinde O'na eş olma arzusuyla yaşıyorlardı. Bu yüksek şerefe nail olduktan bir süre sonra çev­relerindeki bazı kadınların günlük yaşayışından etkilenerek Peygamber (A.S.) Efendimiz'de bulunmayan şeyleri istemeye başladılar. Bu, deniz ke­narında oturup serinlemek için üzerinde dolaşan bulut parçasından yağ­mur bekleyen kimseye benzer. Cihan Peygamberi Hz. Muhammed (A.S.) yanlarında dururken, başka bir şey istemek, şunun bunun süsüne özen­mek çok ölçüsüz ve anlamsız sayılır. Ne var ki, zevcelerinden çoğu böyle bir gaflete dalıp Hz. Peygamberi (A.S.) üzmüşlerdi. O bakımdan mutlak saadet vaadeden o büyük nimetin kıymetini bilmeyenden, onu geri almak gerekiyordu. İlgili âyetler inip onları Allah'a ve Peygamberine itaatle dün­yalık arasında bir teroîh yapmaları hususunda serbest bıraktı. Nitekim Resûlüllah'ın terbiyesini alan zevceleri hemen kendilerini toparladılar ve imân ile irfanlarını akıllarıyla birleştirip en güzel tercîhi yaptılar: Allah ve Pey­gamberini arzu ettikerini söylediler.. [59]

 

Fıkhî Yönü

 

Tahyîr-i Talâk - Tefvîz-i Talâk :

İlâhî emir gereği, Resûlüllah (A.S.) Efendimizin, zevcelerini boşanıp boşanmama hususunda serbest bırakması, aile hukukunda önemli bir me­selenin ortaya çıkmasına neden oldu ve böylece fakihler bu konu üzerinde durup ona geniş yer vermiş bulunuyorlar. Biz onların tesbitinin bir özetini vermekle yetiniyoruz. Şöyle ki:

Zevcin, talâkı zevcesine havale etmesi veya boşanma işini vekiline, ya da elçisine veya karısının velîsine bırakmasına «Tefvîz-i Talâk» denir.

İslâm Aile Hukuku'nda kadına birtakım haklar verilirken boşanma yet­kisinin de verilmesine imkân sağlanmıştır. Böylece «Tefvîz-i Talâk» üç kı­sım olarak belirlenmiştir:

1- Tefvîz-i mutlak,  

2- Tefvîz-i mukayyed,

3- Tefvîz-i amm..

Birincisi herhangi bir vakit ile bağlı bulunmayan tefvizdir. Meselâ ko­canın kendi eşine hitaben «kendini boşa» diye yetki vermesi bu cümleden­dir. İkincisi, bir zaman ile bağlı bulunan tefvizdir. Meselâ kocanın kendi eşine hitaben «bugün veya yarın kendini boşat» diye yetki vermesi gibi. Üçüncüsü, bütün vakitleri kapsar şekilde bir ifade kullanarak «ne zaman istersen kendini boşatabilirsin» demesi gibi. [60]

 

Ailede Kavga Yok, Barış Ve Anlaşma Söz Konusudur

 

İslâm Dinî, bu âyetlerin ve Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in örnek haya­tının ışığı altında, aile bünyesinde ortaya çıkan bazı üzücü olayları, öl­çüsüz istek ve davranışları kavgayla, kırıcı hareketlerle, incitici sözlerle değil; karşılıklı anlaşma, asgari müşterekte birleşme ve karşılıklı sevgi ve saygı izhar etme atmosferinde çözmeyi emreder. Zira kusursuz insan yok­tur. Allah, yalnız peygamberleri günah ve isyandan korumuştur.

Karı-kocanın anlaşamadığı ve birarada geçinme imkânlarının kalmadığı zaman bile, kırıcı ve onur zedeleyici tavırlarla değil, hoşgörüyle ayrılmaya karar vermeleri çok daha uygun ve isabetli olur. Nitekim Cenâb-ı Hak, dün­yalıktan yana fazla istekte bulunan Peygamber (A.S.) Efendimiz'in zevcele­rini, anlaşma ve yaklaşma yollarını açarak iki husustan birini tercih etmekte serbest bırakmıştır. Şüphesiz bu şekil bir öneride yumuşaklık, saygı ve rah­met mevcuttur.

Ayrıca karı-koea ayrılmaya karar verdikleri takdirde, erkeğe gereken odur ki, kendi malî imkânları ölçüsünde kadına birşeyler verme.k suretiyle onu memnun bir şekilde boşamalı ve kalbini kırmamalıdır.

Bunun için de Cenâb-ı Hak, yukarıda geçen âyetlerle Hz. Peygamber'in (A.S.) aile hayatını ve aralarındaki anlaşmazlığın nasıl giderildiğini misal vermekte ve her konuda olduğu gibi, bu konuda da insaf, adalet ve saygılı olmayı elden bırakmamamızı ilham etmektedir., [61]

 

Âyetler Arasında Bağlantı                                                                                                                                                                                                            

 

Yukarıdaki âyetlerle, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in zevcelerinden bir kısmının çevrenin tesiri altında kalarak Peygamber'den (A.S.) birtakım şey­ler talebinde bulundukları konu edildi ve aydınlatıcı, yönlendirici bilgiler verilerek aile bünyesinde meydana gelecek anlaşmazlığın çözüm yollarına dikkatler çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle. Peygamber (A.S.) Efendimiz'in zevcelerinin hâiz bulundukları şeref ve devletin çok anlamlı olduğuna dikkatler çekiliyor. Ken­dilerini başka kadınlarla kıyas edip hatalı bir sonuç çıkarmalarının çok ya­kışıksız olacağına işaretle, bulundukları kutsal evin yüksek anlamını dü­şünmeleri hatırlatılıyor. [62]

 

Meali:

 

31—  Sizden kim Allah'a ve Peygamberine boyun eğip itaat eder, iyi-yararlı amelde bulunursa, onun mükâfatını iki defa veririz ve biz ona kad­ri yüce şerefli bir rızık da hazırlamışızdır.

32—  Ey Peygamber kadınları! Sizler, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz; Allah'tan korkuyorsanız (yabancı erkeklere karşı) kırıtarak ko­nuşmayın, sonra kalbinde (şehvetten arız) hastalık bulunan kimsede arzu uyanabilir. Güzel, ölçülü (ağır başlı) söz söyleyin.

33—  Evlerinizde vakarla oturun; eski cahîliyet günlerindeki gibi kırı­tarak (sokaklarda) süs ve güzelliklerinizi dışarı atmayın; namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah'a ve Peygamberine itaat edin. Ey Ehl-i beyt (Pey­gamberin ev halkı)! Allah, elbette sizden her türlü çirkinliği, murdarlığı gidermek ve sizi tertemiz (pâk ve nezîh) yapmak ister.

34— Evlerinizde okunan Allah'ın âyetlerini ve hikmetini hatırlayın; şüp­hesiz ki Allah her şeyin inceliğini, esrar ve hikmetini bilir, her şeyden ha­berlidir.

 

İlgili Hadîsler                                          

 

«Allah'ın cariyelerini Allah'ın mescidlerine girmekten alıkoymayın.»[63]

Açıklama :

Bu hadîsle, kadının açılıp saçılarak sokaklarda gezip tozması men'-edilirken onun ibâdet adabına uygun ve tesettüre riâyet ederek camilere gidip kendine ayrılan yerde ibâdet etmesinde bir sakınca bulunmadığı belirtilmekte ve böylece kadının cami kültürüyle yetiştirilmesine işaret edilmektedir,

«Şüphesiz ki kadın avrettir. Dışarı çıkınca şeytan onu gözleyip bekler. O bakımdan kadının ilâhî rahmete en yakın olduğu zaman, evinin köşesin­de bulunduğu vakitlerdir.» [64]

Açıklama :

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu hadîsiyle, kadının anne olmasını, daha çok evine bağlı kalıp kocasıyla çocuklarına yönelmesini, ev işleriyle uğ­raşıp aile yuvasına çeki düzen vermesini tavsiye etmektedir.

Hz. Enes (R.A.) anlatıyor:

— Resûlüllah (A.S.) Efendimiz altı ay devamlı sabah namazını kıldır­mak üzere dışarı çıktığında kızı Hz. Fatıma'nın (R.A.) kapısına uğrar ve «Ey Ehl-i Beyt, namaza.. Şüphesiz ki Allah sizden murdarlığı gidermeyi ve sizi tertemiz yapmayı diler.» [65]

 

Peygamber (A.S.) Efendimizin Zevcelerinin Özellikleri

 

«Sizden kim Allah'a ve Peygamberine boyun eğip itaat eder, iyi yararlı amelde bulunursa, onun mükâfatını iki defa veririz ve biz ona kadri yüce, şerefli bir rızık da hazırlamışızdır.»

Resûlüllah {A.S.) Efendimiz'in evi, vahyin zaman zaman tecelli ettiği kutsal bir yerdir. Aynı zamanda bir ilim, irfan, ahlâk, terbiye ve Allah sev­gisinin aşılandığı bir yuva olarak bulunuyordu. Resûlüllah'ın (A.S.) bu dü­zeyde günlük hayatı, kıyamete kadar gelecek olan insanlara en güzel ör­nek ve en kusursuz misal özelliğini taşımaktadır.

Arap Yarımadası'nda o çağda kadın bir aiım-satım metâ'i, bir şehvet aracı ve erkeklerin oyuncağı durumundaydı. Arapların kesif cehalet, ka­balık, hırçınlık ve tatminsizlik içinde bocalayıp bir ömür tüketmelerinin başlıca sebeplerinden biri, kadının içine düştüğü bataklıktı. Çünkü nesli yönlendiren şüphesiz ki annelerdir. Anne iffet ve namusunu, vakar ve ki­şiliğini, edep ve terbiyesini kaybedince geriye ahlâk ve faziletten yana bir şey kalmaz.

Kadını, sözü edilen bataklıktan herhalde, mutlaka kurtarmak ve ka­pısının önüne dikilen iffetsizlik flamasını yırtıp atmak gerekiyordu. Hz. Mu-hammed (A.S.) toplumu eğitirken bir yandan da kadını eğitmeye ağırlık ver­di ve kimsesiz kalan perişan, fakat fedakâr mü'mine kadınlarla evlenmeyi teşvik etti. Böylece ahlâklı, imanlı, faziletli annelerin kucağında yepyeni nesiller yetiştirmeyi plânladı. Bu arada kendisinin 12 kadar kadınla evlen­mesinin, bunun da ötesinde birtakım politik, psikolojik, sosyal nedenleri söz konusu idi.

Nitekim öyle oldu; evlenen ve yuva kuran her mü'min Peygamber'in (A.S.) aile yuvasını örnek aldı; anne olan her kadın Hz. Peygamber'in eşle­rini ve kızlarını kendilerine misal ve rehber seçtiler. Böylece çeyrek asırda akıllara durgunluk verecek bir başarı tablosu ortaya çıktı; kadın annelik vakarını takındı, saygınlığını korumasını öğrendi. Aynı zamanda çocuğunu hayırlı bir evlât yetiştirme şuur ve becerisini kazandı.

O bakımdan Resûlüllah'ın (A.S.) zevcelerinden birinin yanlış bir tutum ve davranışı, diğer hanımlara tesir edeceğinden ve misal olacağından iki kat azabı gerektireceği bildirildi ve günlük yaşayışları üzerinde titizlikle du­rularak kötü örnek olacak her davranıştan kaçınmaları sağlandı. Bunun için ilâhî emir ve tavsiyeler birbirini izledi ve evin, ailenin kutsal havası ve ölçüsü korundu.

O bakımdan diyebiliriz ki, Resûlüllah'ın (A.S.) zevceleri, aile yuvasının medenî mimarları; soylu ve ahlâklı nesil yetiştirmenin en güvenilir elleri; evin efendisine sevgi ve saygı; ilgi ve itaat göstermenin en seviyeli kıstas­ları; aza kanaat edip mutluluğu zînet eşyasında değil, Allah ve Peygamberine itaatte arayanların öncüleri idiler.

Şüphesiz onlardan birinin bu çizgiden sapması, müslüman aileleri ters yönde etkileyen kötü misâl sayılırdı.

Aynı zamanda ilâhî kelâmın indiği, Melek Cebrail'in şereflendirdiği bir evde bulunuyorlardı. Gördüklerini, duyduklarını dikkatle hafızalarına alıp kusursuz şekilde ümmete aktarmaları gerekiyordu. Bu hikmete dayalı ola­rak, Hz. Âişe (R.A.)nın İslâm Hukukuna, özellikle aile hukukuna ve kadın halleriyle ilgili meselelere yaptığı hizmeti hiçbir hukukçu inkâr edemez. Diğer eşlerinin de az-çok bu konularda katkılarını unutmamak lâzımdır. [66]

 

Kadının Ciddiyeti

 

Ey Peygamber kadınları! Sizler, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz; Allah'tan korkuyorsanız (yabancı erkeklere karşı) kırıtarak konuşmayın; sonra kal­binde (şehvetten arız) hastalık bulunan kimsede arzu uyanabilir. Güzel, öl­çülü (ağır başlı) söz söyleyin.»

Kadının ağır başlılığı, ciddiyeti, söz ve davranışlarındaki ölçülülüğü çok önemlidir. Çevresindeki insanlara hürmet telkin etmesinin başlıca se­beplerinden bir kısmının bunlar olduğunu söyleyebiliriz.

Cenâb-ı Hak yukarıdaki âyetle, önce bütün müslüman hanımlara ör­nek düzeyinde bulunan Peygamber (A.S.) Efendimiz'in zevcelerine, sonra da dolayısıyla bütün mü'mine kadınlara seslenmekte; yabancı erkeklerle günlük işlerinde şüphe uyandıracak her türlü söz ve davranıştan kaçın­malarını emretmektedir. Şüphesiz bu emir vücubu gerektirmekte ve Pey­gamber (A.S.)ın sünnetini yansıtmaktadır.

 cümlesi o bakımdan çok önemli bir uyarıdır. Onu Türkçemize şu sözlerle çevirmemiz mümkündür:

a)  Yabancı erkeklere karşı kırıtarak konuşmayın,

b)  Yılışıklık ifade eden davranış içinde söz söylemeyin,

c)  Gülerek, işvelenerek konuşmayın,

d)  Naz ve cilve yaparak hitap etmeyin..

Zira bir hanımın bu şekilde konuşması, kalplerinde şehvetten arız olan hastalık bulunan erkeklerde arzu ve ilgi uyandırabilir. Böylece kötü niyetin ilk adımı atılmış, kötü düşünmenin tohumuna vasat hazırlanmış olur. O bakımdan kadının kırıtarak, işvelenerek, cilve yaparak konuşması haram kılınıp yasaklanmıştır. [67]

 

Câhiliye Devrinde Kadinlarin Sokağa Çıkış Tarzı

 

«Evlerinizde vakarla oturun; eski cahiliyet günlerindeki gibi kırıtarak (sokaklarda) süs ve güzellik­lerinizi dışarı atmayın..»

Eski cahiliyet devri, fetret dönemi olmakla beraber, her asırda cahili-yetin ayrı bir kılıkla ortaya çıktığı unutulmamalıdır. Ardarda gönderilen pey­gamberler hemen her devirde ve her yerde cehaleti gidermeye, kötü ve çirkin âdetleri kaldırmaya ve onların yerine ilâhî düzen ve medeniyeti ge­tirmeye çalışmıştır.

Cahiliyet devri kadınlarının çoğu birbirine benzerdi; ancak değişik kı­lıkta gezip tozmuşlardır. Hak dinin medeniyet havasını teneffüs etme im­kânına erişenler ise, bu genellemenin her zaman dışında kalmış ve örnek olma düzeyinde bulunmuşlardır.

Cahiliyet devrinde kadınların ölçü tanımaz davranışlarını müfessirle-rimiz şöyle tesbtt edip özetlemişlerdir:

a)  Baş açık, saçlar bazan dağınık, bazan süslenmiş; gerdan ve göğüs­ler yarı açık bir halde sokağa çıkarlardı.

b)  Giyindikleri entari iki yandan yırtmaçlı olur; yürüdükleri zaman ba­cak ve baldırları görünürdü.

c) Kırıtarak, cilvelenerek, güzel kokular sürünerek gezip dolaşırlar ve her vesileyle erkeklerin dikkatini kendilerine çekerlerdi.

Anlaşıldığı gibi, yirminci asrın çahiliyeti de belirtilen konuda o dönem­den geri kalmamakla beraber, daha da ileri bir safhada kendini yer yer, ülke ülke hissettirmektedir.

İslâm Dini bu şekil sokağa çıkışları yasaklarken, önoe kadının namus ve iffetini korumayı, sonra da onun annelik vakar ve şerefini'güvence altı­na almayı; her türlü kötü nazardan onu uzak tutmayı ve toplum içinde ona saygınlık kazandırmayı amaçlamıştır. Aynı zamanda aile yuvasını kutsal bir düzeyde tutmayı, kem gözlerden sakındırmayi; komşular arasında na­mus ve iffet perdesine güven damgasını vurmayı hedeflemiş ve sağlam karakterli, dürüst ve faziletli, imanlı ve ahlâklı nesillerin ana kucağında, baba ocağında eğitilip yetiştirilmesini plânlayıp bunun için gerekli bütün müfredatı belirlemiştir.

Şüphesiz kadının cahiliyet devri yaşantısına özenti duyması veya o havaya girmesi bütün bu amaç ve plânları yıkar. Birbirine kardeşçe yak­laşmayan, güvenmeyen şehvet mübtelâlarının çoğalmasını hızlandırır. [68]

 

Kadınların Evde Oturmasının Anlamı

 

«Evlerinizde vakarla oturun..»

Âyette emir ölçüsünde geçen «karne» kelimesini cumhur «kırne»; Âsim ise, «karne» şeklinde okumuştur. Birinci şekildeki kıraat «vakar» anlamı­na; ikinci şekildeki kıraat «evde karar kılıp ev işleriyle meşgul olmaya» de­lâlet etmektedir.

Şüphesiz her iki kıraatin delâlet ettiği mana ve emir, kadının annelik vakarına uygun düşmekte ve ona saygınlık kazandırmaktadır.

«Evlerinizde vakarla oturun» emriyle, her ne kadar Peygamber (A.S.) Efendimiz'in zevcelerine hitap edilmekteyse de, umum ifade eder; yani hi­tap hastır, emir umumîdir.

Cenâb-t Hak bu emirle, kadının devamlı dört duvar arasında ömür tü­ketmesini irâde etmemiştir. Emirden sonra gelen «eski cahiliyet günlerin­deki gibi kırıtarak (sokaklarda) süs ve güzelliklerinizi dışarı atmayın» cüm­lesi onun hikmet ve yorumuna işaret etmekte ve bize yol göstermektedir. Şöyle ki: Kadının günlük hayatı şu iki özelliği yansıtmalıdır; Birincisi, evin­de bulunduğu sürece, vakar ve ciddiyetini koruyarak çocuklarına en güzel örnek olmaya çalışacak, komşularına da iyiye ve fazîlete yönelik misâl olacaktır. Sokağa çıkması gerektiğinde, açılıp saçılmayacak, tesettüre mutlaka riâyet edip tam bir İslâm hanımı olarak çevresine hürmet telkin edecek; cahiliyet devrindeki kadınlar gibi, kırıtarak, süs ve güzelliğini teş-hîr ederek dolaşmıyacak; vakar ve iffetine leke dokundurmayacaktır.

Sonra «Evlerinizde vakarla oturun» emri, kadınları işsiz güçsüz ve an­lamsız bir hayata itme anlamına alınmamalıdır. Zira İslâmiyete göre, ha­yat hareketten ibarettir, ancak her hareket ışığını ilimden almalı ve imânın desteğinde hedef ve amacını belirlemelidir.

Kur'ân âyetlerini dikkatle okuduğumuzda, her cümlenin, hattâ kelime­nin bir önceki cümlesine ve bir sonraki cümlesine bakmamızın gerekli olduğunu anlamakta gecikmeyiz. Aksi halde çok yanlış ve fahiş yorumlara sebep oluruz. O bakımdan Cenâb-ı Hak kadınlara evlerinde vakarla otur­mayı emrederken, şu üç ayrı şey ile amel etmelerini istemekte ve böylece kadının günlük hayatını verimliliğin doruğuna yükseltmektedir:

  Namaz kılmak,

  Zekât vermek,

  Allah'a ve Peygamberine itaat etmek..

Birincisi, hem evde, hem de evle cami arasında bedenî ve ruhî hare­ket sağlar. İkincisi, kadının evde kendine has bazı el işleriyle uğraşıp para kazanmasını, aile bütçesine katkıda bulunmasını; zengin olup fakir ve muhtaçlara, yakınlarına yardım etmesini gerektirir. Böylece İslâmiyet ka­dını sadece bir tüketici olarak görmemekte, onu aynı zamanda üretici ka­bul etmekte ve o sebeple zekât vermesini emretmektedir. Şüphesiz ki, ze­kâtı ancak zengin olan kişiler verir ve onlar bu konuda yükümlüdürler. Üçüncüsü, kocasına, çocuklarına bakmasını; kocasının malını, namus ve şerefini korumasını gerçekleştirir. Böylece kadın aileye huzur, gü­ven, neşe ve hareket kazandırır. [69]

 

Cenâb-I Hak Aileden Murdarlığı Gidermek İstiyor

 

«Ey Ehl-i Beyt (Peygamberin ev halkı)! Allah, elbette sizden her türlü çirkinliği, murdar­lığı gidermek ve sizi tertemiz (pak ve nezîh) yapmak ister.»

Burada da hitap «Ehl-i beyt»e, yani ResûJüllah'ın (A.S.) ev halkına yö-nelse de, dolayısıyla bütün mü'minlerin ev halkını kapsamakta ve aynı hük­mün içine almaktadır. Zira bütün mü'minlere örnek düzeyde bulunan «Ehl-i Beyt»e yapılan bir tavsiye veya verilen bir emir, dolayısıyla mü'minlerin ev halkına yöneliktir.

«Rics» kapsamlı bir kavramdır; maddî ve manevî murdarlık anlamına geldiği gibi, şeref ve itibarı zedeleyen, aileye leke süren her türlü kötülük, ölçüsüzlük ve çirkinlik manalarına da delâlet eder. Aynı zamanda aileyi ekonomik yönden çökertecek israf, ölçüsüz harcama gibi huzur bozucu ortama da işaret anlamını taşır.

İslâm, Kur'ân'ın bu tavsiyesinin ışığı altında, aileyi her türlü şüphe ve hayasızlık damgasından temizlemek için gereken hüküm ve kuralları koy­muştur. Kadına ölçülü, seviyeli bir hayat ve hareket sahası hazırlamış ve onu süs eşyası olmaktan kurtarmıştır. [70]

 

Allah Latiftir,   Habîr'dir

 

«Şüphesiz ki Allah her şeyin inceliğini, esrar ve hikmetini bilir; her şeyden haberlidir.»

Müslümanın evi Kur'ân'la, ibâdetle, sâlih amellerle feyizli ve bereket­lidir; nuranî ve rahmanidir. O bakımdan içinde Kur'ân okunan, namaz kı-iman, iyilik işlenen bir evde mutlak anlamda rahmet havası hâkimdir. Eşler bu havanın kutsallığını düşünerek onu birtakım kişisel ihtirasları, nefsanî arzuları ile kirletmemelidirler. Aksine bir davranış hoş kokulu, nefis görü­nümlü, gönül açıcı bir bahçeyi lağım suyuyla kirletmeye ve kokutmaya benzer.

Cenâb-ı Hak Ehl-i Beyt'te okunan Kur'ân'ı ve inen hikmeti hatırlatır­ken, dolayısıyla bütün mü'minlerin evlerini benzeri feyiz ve rahmete maz-har düzeye getirmelerine işarette bulunmakta ve bu konuda eşlerin çok duyarlı bulunmalarını tenbîh etmektedir.

Bu açıklamadan sonra ilgili âyetin sonunda Cenâb-ı Hakk'ın iki sıfatı anılmakta ve böyleoe kadınlarla ve aile yuvasıyla ilgili konu noktalanmak­tadır.

Birinci sıfat inceliği, zerafeti, nezaketi, ince düşünmeyi, dikkatli dav­ranmayı; ikinci sıfat, her şeyi lâyıkı veçhile bilmeyi; her söz ve davranışın nasıl bir sonuç doğuracağını önoeden düşünüp hesaplamayı ilham etmek­tedir. Allah'ın «Latîf» olması ve «Habîr» bulunması, biz insanlara bu iki sı­fatın yönlendirici, aydınlatıcı telkinlerini yapmakta ve yol göstermektedir.

Böylece bu iki sıfatın ışığj altında kadın kendi yerini, değerini, inceli­ğini, zerafet ve nezaketini korumalı; duyarlı bir düzeyde bulunduğunu unut­mamalıdır. [71]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerde, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in zevcelerine yer ve­rildi. Bulundukları çok şerefli ve örnek düzeyde nasıl davranmaları gerek­tiği belirtilerek, bütün inanmış kadınlara aydınlatıcı ve yönlendirici bilgiler verildi.

Aşağıdaki âyetle kendilerinde on kadar vasıf ve özellik bulunan erkek ve kadınlara mü[de verilmekte ve Allah'a inanan erkek ve kadınların ken­dilerini bu on sıfatla donatmaları istenmektedir. [72]

 

Meali:               

 

35— Elbette Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar; mü'min er­kekler ve mü'min kadınlar; kendilerini ibâdet ve taâte veren erkekler ve kadınlar; (niyet ve davranışlarında) doğru ve samimi olan erkekler ve ka­dınlar; sabreden erkekler ve kadınlar; (Allah'tan) saygı ile korkan erkekler ve kadınlar; sadaka veren erkekler ve kadınlar; oruç tutan erkekler ve ka­dınlar; iffet ve namuslarını koruyan erkekler ve kadınlar; Allah'ı çokça anan erkekler ve kadınlar (var ya), işte Allah onlara mağfiret ve büyük mükâfat hazırlamıştır.

 

İniş Sebebi

 

Âyetin iniş sebebiyle ilgili dört ayri rivayet vardır:

Peygamber (A.S.) Efendimizin zevceleri bir konu hakkında aydın­lanmak isteyerek dediler ki : «Ya Resûlellah! Kur'ân'da daha çok erkekler hayır ile anılmaktadır; yoksa biz kadınların hayır, ibâdet ve taatimiz kabul edilmiyecek mj?» Bunun üzerine yukarıdaki âyet indirildi.[73]

  Ansar'dan Ümmu Ammare (R.A.) anlatıyor:

—  Peygamber (A.S.) Efendimiz'e uğradım ve şöyle dedim: «Görüyo­rum ki hep erkeklerden söz ediliyor; onların sâlih amelleri anlatılıyor. Ka­dınlardan ise pek söz edilmiyor, onların anıldığım pek göremiyorum!» Bu­nun üzerine yukarıdaki âyet indi. [74]

  Ebû Ümeyye kızı Ümmu Seleme (R.A.) ile Kâb kızı Enîse (R.A.) di­yorlar ki:

—  Peygamber (A.S.) Efendimiz'e gittik ve dedik ki: «Ya Resûlellah! neden Cenâb-ı Hak kendi kitabında hep erkekleri anmakta, kadınlardan pek söz etmemektedir?» Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi. [75]

  ümeys kızı Esma (R.A.), kocası Cafer b. Ebî Tâlib'le (R.A.) birlik­te Habeşistan'dan döndüklerinde Peygamber (A.S.) Efendimizin zevceleri­ne uğradılar ve şöyle dediler: «Biz kadınlarla ilgiii bir şeyler indi mi?» On­lar da cevap olarak, «şimdilik hayır..» dediler. Bunun üzerine Hz. Esma (R.A.) oradan kalkıp doğruca Peygamber'e (A.S.) gitti ve şöyle dedi: «Ya Resûlellah! Şüphesiz ki kadınlar zararda kaldı.»  Peygamber (A.S.) ona : «Neden?..» diye sorunca, o şu cevabı verdi: «Kur'ân'da erkekler hayırla anıldığı kadar kadınlar anılmamaktadır.»

Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi. [76]

 

İlgili Hadîsler

 

«Allah'ı görür gibi ibâdet et; eğer sen O'nu göremiyorsan, mutlaka O seni görmektedir.» [77]

«Su, ateşi söndürdüğü gibi, sadaka da hatâyı (ondan doğacak cehen­nem azabını) öylece söndürür.» [78]

«Sadaka kötülükten yetmiş kapı kapatır.» [79]

«Oruç bedenin zekâtıdır.[80]

«Adam geceleyin eşini uyandırır da iki rekât namaz kılarlarsa, ikisi de

o gece, Allah'ı çokça ananlardan olurlar.» [81]

 

Fazîletlerin Tamamını Kendinde Toplayan On Özellik

 

«Elbette Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar..»

Cenâb-ı Hak kadınlarla ve dolayısıyla aile yuvasıyla ilgili aydınlatıcı ve yönlendirici emir ve tavsiyelerde bulunduktan, uyulması lüzumlu bir­takım kuralları açıkladıktan sonra, hayata gözlerini açan her insanın, hem dünyasını, hem de âhiretini mutluluğa eriştirmesi için şu on vasfı, diğer bir anlatımla, on özelliği kendinde taşımasını konu edinerek en doğru yolu göstermektedir:

  İslâm

İslâmiyet Cenâb-ı Hakk'a inanarak teslim olmak, baş eğip itaat et­mektir. Bu manayla, diğer dokuz özelliği kendinde taşıyan kişiye, gerçek anlamda «Müslüman» denir.

Hakk'a teslimiyet, gösterip baş eğen kimse, çevresindeki insanlara da güven ve huzur verir; herkes onun elinden ve dilinden emin olur. Zira di­nin özü ve mayası, «Tevhîd İnancı» doğrultusunda Cenâb-ı Hakk'a kayıt­sız, şartsız baş eğip teslimiyet-göstermek ve selâmet yolunu tutup çevre­ye güven ve huzur vermektir.

  İmân

İmân, şartlara uygun olarak di! ile ikrar, kalp ile tasdîkten ibarettir. Kendini bu düzeye getiren kimseye «mü'min» sıfatı lâyık görülür. İslâm, bir bakıma zahirî bir teslimiyeti andırdığından, «müslüman» sıfatından he­men sonra «mü'min» sıfatı getirilmiştir.

  Kanıt

İman ve teslimiyet havasında Hakk'a ibâdetle O'nun yüce huzu­runda boyun eğip sadakatte bulunmak anlamına delâlet eden «kanıt» çok yönlü bir kavramdır. Edeple durmak, duâ etmek, baş eğmek, namazda uzun süre ayakta durmak gibi mânalara da delâlet eder.

Böylece İslâm ve îmân, sadakatle kulluğu gerektirdiğinden, o iki sıfat­tan sonra bu sıfat anılmıştır.

  Sadakat

Sözünde, özünde, davranışında doğru olup, aleyhine bile olsa doğru­luktan ayrılmayan kimseye «sadık» denir. Her şeyin başında. Kelimemi Şe-hadet'i söyleyen müslüman mü'min, iki şehadetin gerektirdiği hususları ye­rine getirme konusunda Rabbına söz vermiş olur ve bu sözüne sadık kal­ması gerekir, İşte Cenâb-ı Hak, yüce huzurunda boyun eğip itaat üzere ibâdet eden kulunu «sadık» sıfatiyle anmaktadır.

  Sabır

İman ve İslâm'ın gereğini yerine getirirken dayanma gücünü ortaya koyan, karşılaştığı üzücü olaylara göğüs geren, başa gelen dert ve musi­betlere katlanıp kazaya rıza gösteren; ibâdet meşru iş, ilim ve hayırlı ko­nulara yönelirken azimle devam eden kimseye «sâbir» denilir.

O bakımdan sabır, kısaca olaylar ve işler karşısında sebat gösterme gücünü taşımanın tezahürü olarak tarif edilmiştir. Sabrın en belirgin ola­nı, ilk sadamede kendini gösterenidir, yani ilk sademede dayanma gücünü ortaya koymak, sabrın en açık ve en önemli olanıdır.

  Huşu'

Allah'ın huzurunda sükûnet, gönül yatışkanhğı, sevgi, tevazu' ve say­gı ile durup edep ölçüleri içinde korkmak anlamına gelen «huşu'» da geniş kapsamlı bir kavramdır. Kendini kulluğun bu çizgisine getiren mü'mine «Hâşi'» denir.

İslâm'ın va'dettiği selâmet yolunda sadakat ve sabrını ortaya koyan mü'mine yakışan güzel vasıflardan biri de, şüphesiz ki «huşü'»dür. O ba­kımdan sadakat ve sabırdan sonra bu sıfata yer verilmiştir.

  Sadaka

Sadaka, «sıdk» kökünden türetilmiştir. Gelir kaynağı ve yeterli işi ol­mayan, kazanma imkânı çok sınırlı bulunan fakir ve muhtaçlara; dost ve yakınlara Allah için yardım etmek suretiyle sadakatini ortaya koyan mü'­mine «mutasaddık» sıfatı verilir. Böylece mü'min bedenî ibâdetin yanında malî ibâdette de bulunmak suretiyle doğruluğunu tazelemiş olur.

Sadaka, çok yönlü bir yardımı ifade eder. Şöyle ki, yolda müslüman-lara eziyet veren bir şeyi gidermekten tutun da, kişinin kendi eşinin ve ço­cuklarının ağzına koyduğu bir lokmaya ve insanlara karşı güler yüz, tatlı dii izhar etmesine kadar yapılan her iyilik bu kelimenin kapsamına girer.

Şüphesiz Allah'tan saygı ile korkup O'na teslimiyet gösteren mü'min, mal ve servetin amaç değil, gerçek amaca erişmek için araç olduğunu bilir ve kazandığı nimetleri yalnız kendi inhisarı altında tutmaz, fazlasını muhtaç durumda olan din kardeşlerine vermek suretiyle yalnız kendisi için yaşamadığını ve kendisi için kazanmadığını ortaya koyarak toplumdan kop­maz bir parça olduğunu her vesileyle isbatlar.

  Oruç

Oruç, daha çok bedenî bir ibâdettir. Hayvanî sıfatı zayıflatıp melekî sıfatı kuvvetlendirmek; nefse karşı hâkimiyet sağlayıp irâdeyi en iyi şekil­de kullanmak demektir. Mü'min sadaka vermek suretiyle malını, oruç tut­mak suretiyle de bedenini temizler.

  İffet ve namusu korumak

Bu da oruç ibâdeti gibi, nefsanî arzulara karşı üstünlük sağlamayı; her şeye rağmen meşru' sınırları aşmamayı gerektiren bir sıfattır.

İnsanı kemal derecesine yükselten hasletlerden biri de, şüphesiz ki, namus ve iffeti, emredildiği şekilde korumak; şehevî duyguyu meşru olan yana çevirip kanalize etmektir. O bakımdan oruç ibâdetinden hemen son­ra iffet ve namusu koruma anılmıştır.

10—  Allah'ı çokça anmak

Yukarıda sıralanan dokuz vasfı kendinde toplayan mü'minler nefis ik­liminden uzaklaşır, İblîs'e sırt çevirerek rahmânî aydınlığa doğru yönelir­ler. Böyle olunea da her gün Allah'a biraz daha yakın olma bahtiyarlığına kavuşurlar. Artık kalpleri daha çok Allah ile dolup taşar, O'nun sevgi ve korkusuyla süslenir de oradan dile taşarak kalbî zikirle birlikte dil ile zik­retmeye yönelirler. Bundan derunî zevk duydukları için gece ve gündüz Allah'ı anmayı unutmazlar; işe başlarken, evden çıkarken, oturup kalkar­ken hep O'nu hatırlarlar.

İşte dünya uğrağına gelip ebediyet yolculuğuna devam eden mü'min erkeklerle mü'mine kadınlar bu on sıfatla kendilerini donatıp yönlendirme basîretine eriştiklerinden dolayı Allah onlara mağfiret ve büyük mükâfat hazırlamıştır.

Diyebiliriz ki, dengeli, düzenli bir toplum ve aile için İdeal sıfatlar bun­lardır. Yetişmekte olan kuşakların ruh ve dimağlarına, bu son dereoe fay­dalı hasletleri işlemek ciddi bir eğitim meselesidir. O bakımdan Cenâb-ı Hak bu sıfatları sıralarken hem erkeklerden, hem de kadınlardan söz ede­rek dinde, ahlâk ve fazilette eşit durumda mükâfatlara sahip olduklarına işarette bulunmuştur. [82]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetle, kendilerinde on vasıf ve özeliik bulunduran erkek ve kadınlar ilâhî mağfiret ve mükâfatla müjdelendi ve böylece kâmil insan ol­manın ölçü ve özelliği ortaya konuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, bir konu hakkında Allah ve Peygamberinin koy­duğu hüküm varsa, artık onda mü'minler için başka seçeneğin söz konu­su olamıyacağı üzerinde duruluyor. Sonra da Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'-in çok evliliği konu edilerek, onları kendiliğinden karar verip yapmadığı, ilâhî takdîr ve emirle yerine getirdiği belirtiliyor. Arkasından Hz. Muham-med'in (A.S.) peygamberlerin sonuncusu, o zincirin son halkası olduğu açıklanarak mü'minler aydınlatılıyor. [83]

 

Meali:

 

36—  Allah ve Peygamberi bir iş, bir mesele hakkında hüküm verdi­ğinde, artık hiç bir mü'min erkeğe ve kadına kendi iş ve meselelerinde is­tediklerini seçmek uygun olmaz. Kim Allah ve Peygamberine karşı gelirse, gerçekten o, açık bir sapıklıkla sapıtmış olur.

37—  Hani sen, Allah'ın nîmetlendirdiği ve senin de nîmet verip bes­lediğin kimseye, «eşini nikâhında tut; Allah'tan korkup (yanlış bir karar vermekten} sakın!» diyordun da Allah'ın açığa vuracağı şeyi içinde gizli­yordun; insanlardan (onların dedikodusundan) endişe ediyordun. Halbuki Allah, kendisinden korkup sakınmana daha lâyıktır. Zeyd o eşiyle ilişkisi­ni kestiğinde, biz onu seninle evlendirdik; tâki oğullukları eşleriyle ilişki­lerini kesince, onlarla evlenme hususunda mü'minler üzerine bir vebal ve sakınca olmasın. Allah'ın emri mutlaka yerine gelir.

38—  Peygamber üzerinde, Allah'ın onun için takdîr edip gerekli kıl­dığı şeyde bir vebal ve sakınca yoktur. Bu daha önce gelip geçenler hak­kında da Allah'ın câri bir sünnetidir (ki uygulanır). Allah'ın emri elbette yerini bulan bir kaderdir.

39—  Onlar (Peygamberler), Allah'ın gönderdiklerini tebliğ ederler, Al­lah'tan saygı ile korkarlar; Allah'tan başka hiç kimseden korkmazlar. He­sap görücü olarak da Allah yeter.

40—  Muhammed, sizin adamlarınızdan hiç birinin babası değildir; fa­kat O, Allah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi lâyıkıyla bilendir.

 

İniş Sebebi

 

İbn Abbas (R.A.), Katade ve Mücahid'e göre : Resûlüllah (A.S.) Efen­dimiz, hâlâsı kızı Zeyneb'i azatlı kölesi Zeyd'le evlendirmeyi düşündü ve bunun için Zeyneb'in evine gitti. Zeyneb (R.A.) Kureyş'in soylu ailelerinden birine mensup olduğundan gönlünden hep Hz. Muhammed'e (A.S.) eş ol­mayı geçiriyor ve ancak Onunla evlenmeyi kendisine uygun görüyordu. O bakımdan Hz. Muhammed'in (A.S.) geldiğini görünce önce çok sevindi. Sonra da Zeyd'e istenildiğini öğrenince bozuldu, üzüldü ve onunla evlene-miyeceğini söyledi. Kardeşi Abdullah da böyle bir evliliğe pek taraftar de­ğildi.

Yukarıdaki 36. âyet onları, sonra da bütün mü'minleri uyarır mahiyet­te indi. [84]

Nitekim Hz. Zeyneb (R.A.) Allah'ın bu açık beyânı karşısında ister is­temez Zeyd ile evlenmeye razı oldu. [85]

 

İlgili Hadis                                 

 

«Canımı kudret elinde bulunduran Cenâb-ı Hakk'a yemin ederim ki, sizden birinizin hava ve hevesi benim getirdiğim dine uymadıkça imân et­miş olmaz.» [86]

 

Zeyd B. Harise İle Zeyneb Bint Cahş'in Evlenmesi         

 

Allah ve Peygamberi bir iş, bir mesele hakkında hüküm verdiğinde, artık hiç­bir mü'min erkeğe ve kadına kendi iş ve meselelerinde istediklerini seçmek uygun olmaz..»

Bilindiği gibi, Zeyd b. Harise (R.A.), Benî Ma'n Kabilesi'nden idi. Ana­sı onu yanına alıp kendi kabilesini ziyarete gidince, orada başka bir kabile tarafından baskına uğramışlar ve Zeyd bu arada esir edilip götürülmüştü. Bir süre sonra onu Ukaz Panayır'ında esirler arasında satışa arzetmişler ve-Hakim b. Huzam'a tarafından satın alınmıştı. Hakîm bu çocuğu zeki ve becerikli görünce onu hâlâsı Hz. Hatice'ye hediye etmişti. O da Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'le evlenince, Zeyd'i Ona hediye etmişti,

Zeyd'i aylarca arayıp nihayet onu Mekke'de bulan babası Harise ile anası veya babası ile amcası Hz. Muhammed'e (A.S.) baş vurup Zeyd'i al­maya geldiklerini bildirmişlerdi. Bunun üzerine Hz. Muhammed (A.S.), on­ların önerisini yerinde görmüş ve Zeyd'i huzuruna çağırarak ona şöyle demisti: «Ya Zeyd! İşte baban ve annen (veya baban ve amcan), dilersen be­nim yanımda kalmayı, dilersen babanla birlikte kendi kabilene gitmeyi seç, bu hususta seni serbest bırakıyorum.» Resûlüllah'ın (A.S.) bu hoşgörü ve şefkatli sözleri gelenlerin de son derece hoşuna gitti, Zeyd ise hiç tered­düt etmeden: «Ya ResûlellahlSen benim hem babam, hem de her şeyimsin. Elbette senin yanında kalmayı istiyorum» diyerek tercihini yaptı. Re­sûlüllah (A.S.) Efendimiz onu alıp Kabe'nin yanına götürdü ve şöyle bu­yurdu: «Şahit olun ki, Zeyd benim oğlumdur ve vârisimdir.»

Bu çok sıcak ilgi karşısında Zeyd'in babası müsterih olarak ayrıldı. Tabii sonra bu hüküm Ahzâb Sûresi 5. ve 40. âyetlerle kaldırılmış oldu. Ya­ni başkasına ait bir çocuğu evlât edinip onu vâris kılma hükmü kaldırıldı.

Böylece Zeyd hürriyetine kavuşturulmuş ve Hz. Peygamber'in (A.S.) tensibiyle Cahş kızı Zeyneb (R.A.) ile evlenmeleri sağlanmıştı. Ne var ki, Zeyneb (R.A.) hiçbir zaman bu evlilikten memnun ve mutlu olamamış ve her fırsatta Zeyd'i küçümsemiş; kendi soyluluğunun ve güzelliğini verdiği gururla ayrılmayı düşünmeye devam etmişti. Çünkü o öteden beri hep bü­yük soylu bir kişiyle evlenmeyi hayal edip durmaktaydı. Zeyd ile evlenmeye rıza göstermesinin tek sebebi, 36. âyette açıklandığı üzere, Allah ve Pey­gamberine muhalefet etme durumuna düşmemesi içindi.

Kişiliğinin zedelenmesini istemiyen Zeyd, bu durumda evliliğinin de­vamını imkânsız görmüş ve her vesileyle onu boşamayı düşündüğünü Hz. Peygamber'e (A.S,) bildirmiş ve her defasında Peygamber (A.S.) ona sabrı tavsiye etmişti. Zira kendi eliyle kurduğu bir yuvanın bozulmasına gönlü hiçbir zaman razı değildi. Ama Zeyneb'in (A.S.) içinde yankı yapan bir il­ham vardı: Hz. Peygamber'e (A.S.) eş olmak ve bu şerefe bir an önce eriş­mek.. Zamanla bu duygu Hz. Peygamber'in (A.S.) içinde de doğmuştu. Ce­nâb-ı Hakk'ın muradı da bu doğrultuda tecelli etti. 37. âyetle açıklandığı gibi, Zeyd kararını verdi ve Zeyneb'i boşadı. Şer'î bekleme süresi sona erin­ce, Zeyneb'in kırılan kalbini tamir etmek, öteden beri hayal ettiği şerefe onu kavuşturmak için Resûlüllah (A.S.), -aldığı ilâhî emre uyarak- onunla evlendi.

Öteden beri İslâm düşmanlarının Hz. Peygamber (A.S.) aleyhine istis­mar edip belge olarak gösterdikleri Zeyneb olayının içyüzü işte budur.

Şüphesiz tarihî bir olayın gerçek yüzünü tesbit edip ortaya çıkarabil­mek için, o olayı tarih felsefesi ve perspektifi doğrultusunda inceleyip de­ğerlendirmek gerekir. Aksi halde çok yanlış sonuçlar ve hatalı hükümler çıkarılmış olur. [87]

 

Fıkhî Yönü Evlilikte Kefaetin Ölçüsü

 

Evlilikte kefaet konusuna Nûr Sûresi 26. âyette geniş yer vermiş bu­lunuyoruz. Burada önemine binaen bir özetini vermeyi uygun görüyoruz.

Zeyd ile Zeyneb'in (Aliah ikisinden de razı olsun) evliliğine dikkatle bakıp incelediğimizde, çiftler arasında soyluluk ve ekonomik yönlerden ke­faet olmadığını, yani bu iki hususta aralarında denklik bulunmadığını gö­rürüz. Sadece bu evlilikte dindarlığın bir ölçü düşünüldüğü anlaşılıyor. Yal­nız bu cihetle denkliğin bağlayıcı ve uyum sağlayıcı olmadığı da Zeyd ile Zeyneb'in boşanmasıyla ortaya çıkmış bulunuyor. O bakımdan çiftler ara­sında kefaetin aynı zamanda soyluluk ve malî kudrette de dikkate alınma­sı, özellikle erkeğin ekonomik yönden biraz daha güçlü olması söz konu-' sudur. Oysa Hz. Zeyd'in dünyalıktan yana kayda değer bir malı ve imkânı yok gibiydi.

Bu ve benzeri olayların ışığında konuyu hukukî acıdan değerlendiren İmam Şafiî, İmam Mâlik ve Sahnun da belirtilen iki hususta da kefaet aran­masının lüzumu üzerinde durmuşlar ve birtakım hükümler koymuşlardır. [88]

 

Evlâtlık, Öz Evlât Kabul Edilebilir Mi?

 

«Zeyd o eşiyle ilişkisini kestiğinde, biz onu seninle evlendirdik; tâ ki oğul­lukları eşleriyle ilişkilerini kesince onlarla evlenme hususunda mü'minler üzerine bir vebal ve sakınca olmasın..»

Sûrenin beşinci âyetinin tefsirinde «evlât edinme» konusunu yeterin­ce açıklamış bulunuyoruz. Yukarıdaki âyetle bu hususta bir diğer hüküm hatırlatılıyor. Şöyle ki : Adamın yanına alarak evlât gibi besleyip büyüt­tüğü bir kimsenin ölümü veya boşaması üzerine, onun eşiyle evlenmesinde bir sakınca yoktur. Nitekim Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, evlât gibi büyütüp beslediği Zeyd'in boşadığı Zeyneb ile evlenmiştir.

Mevcut dört mezhebe göre de, evlâtlık öz evlât olmadığından böyle bir evlilik caizdir. Zira yukarıdaki âyetin bununla ilgili hükmü cok açık ve kesindir, onu nesheden, yani hükmünü kaldıran başka bir hüküm de indiril-memiştir. [89]

 

Hâtemü'n-Nebiyyîn

 

«Muhammed sizin adamlarınızdan hiç birinin babası değildir; fakat O, Allah'ın Resulü ve Pey­gamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi lâyıkıyla bilendir.»

Kıraat âlimlerinden Âsim «htm» maddesinden oluşan kelimeyi (t) harfinin üstünüyle okumuştur. Elimizdeki mushaflarda da bu kıraate göre yazılıdır. O halde kelimeyi «hâtem» şeklinde okuduğumuza göre, şu mana karşımıza çıkar: Peygamberlik Hz. Muhammed (A.S.) ile son bulup O'nun-la mühürlenmiştir. Diğer bir yorumla : Peygamberler zinciri bir yüzük oluş­turmuştur; Hz. Muhammed (A.S.) o yüzüğün taşı olmuş, yüzük O'nunla ta­mamlanıp kemâlini bulmuştur. Ayrıca bu kıraate göre «hâtem» ism-i alet­tir, mühür anlamına getir. Böylece Peygamberlik Hz. Muhammed (A.S.) ile mühürlenmiştir, demektir.

Cumhur ise kelimedeki (t) harfini esreyle okumuştur. Bu kıraate göre : Peygamberlik Muhammed (A.S.) Efendimiz'le son bulmuş; en son peygam­ber olarak O gelmiştir; peygamberlik zinciri O'nunla hitam bulmuştur,

Bahaîler ise, bu kelimeyi kendi iddialarına delil göstermek için sadece «yüzük taşı» veya yüzük üzerindeki süs manasına yorumlayıp Hz. Muham-med'in (A.S.) son peygamber olmadığını, O'ndan sonra peygamberler gön­derileceğini; nitekim Bahaullah ile Abdülbaha'nın O'ndan sonra gönderi­len birer peygamber olduğunu iddia etmektedirler.

Oysa yukarıdaki âyeti açıklayan sahîh hadîslerde, Hz. Muhammed (A.S.)dan sonra peygamber gönderilmeyeceği, O'nun son peygamber ol­duğu şüphe kabul etmez bir açıklık ve netlikle belirtilmektedir.

Bu konuda rivayet edilen sahîh hadîsler:

«Ben Muhammed'im, ben Ahmed'im. Ben o kökünden kesip atanım ki, Allah benimle küfrün kökünü kesip attı. Ben o toplayıcıyım ki (kıyamet gü­nünde) insanlar toplanıp benim önümde biraraya getirilirler. Ben o son ta­kip ediciyim ki, benden sonra peygamber yoktur.» [90]

«Ben Muhammed'İm, ümmî peygamberim. Benden sonra peygamber yoktur. Bana sözlerin anahtarları ve az kelimeyle cok mâna ifade etme ye­teneği verildi; ayrıca bana sözlerin (yüksek anlamda ve yararda) sonu, (gerçekleri) biraraya getirerek bağlamada (en) süsleyicisi verildi. Cehennem'in ne kadar bekçisi ve Arş'i kaldıran meleklerin kaç tane olduğu bana öğretildi.

Bana da ümmetime de afiyet (ruh güzelliği, huzuru ve sağlığı) verildi. Aranızda bulunduğum sürece beni dinleyiniz ve bana itaat ediniz. Aranız­dan ayrıldığım zaman Allah'ın kitabına gerekli olunuz; onun helâl kıldığını helâl kabul ediniz; haram kıldığını haram kabul ediniz.» [91]

«Benim peygamberler arasındaki durumum ve misalim, güzel bir bina yapıp onu tamamlayan ve sadece bir kerpiç yerini açık bırakan adamın du­rum ve misaline benzer. O binayı ziyarete gelip tavaf edenler (etrafında gezip dolaşanlar) onu beğenip hayretlerini ifade ederler ve «Keşke şu bir kerpiç yeri açık kalmasaydı!» derler. İşte ben de peygamberler yapısında açık kalan o kerpicin yeriyimdir (orayı ben doldurdum).» [92]

«Şüphesiz ki risâlet de, nübüvvet de artık kesildi, son buldu; sadece tebşirat yani sâlih rüyalar (ve ilhamlar) vardır.»[93]

«Altı hasletle diğer peygamberlerden üstün kılındım:

  Bana az kelimeyle çok manalar ve hikmetler ifade eden sözler verîldî-                                                             

  Düşmanıma korku salmakla zafer buldum.  

Ganimetler bana helâl kılındı.                                      

Yeryüzünün her yanı bana mescid ve temiz kılındı.

  Bütün insanlara peygamber olarak gönderildim.

  Peygamberlik benimle son bulup mühürlendi.» [94]

«Şüphesiz ki Âdem henüz çamuru içinde beklerken ben Allah yanında peygamberlerin sonuncusu idim.» [95]

«Ben Muhammed'im, ben Ahmed'im; ben ümmi peygamberim. Benden sonra artık hiçbir peygamber yoktur.» [96]

Böylece Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'den sonra peygamber gönderil­meyeceği açıklanarak her türlü şüphe, yanlış yorum, maksatlı iddia gide­rilip reddedilmiş oluyor. Kur'ân da Allah'ın kıyamete kadar gelecek olan insanlara en son mesajı olarak indirilmiştir. Artık Hz. Muhammed (A.S.)dan sonra peygamber gönderilmiyeceği gibi, kitap da indirilmiyecektir. [97]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Allah'ın ve Peygamberinin bir konu hakkında ke­sin emirleri varsa, o konuda mü'minler için başka bir tercîh hakkı olma­dığı belirtildi. Sonra da Resûlüllah {A.S.) Efendimiz'in çok evliliği konu edil­di ve evlâtlık edinilen çocuğun hiçbir zaman öz evlât olamıyacağı ve ken­disini himaye edene vâris kılınarruyacağı üzerinde durularak mü'minler ay­dınlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, mü'minlerin Allah'ı çokça anması ve sabah-akşam tesbîhte bulunması emredilmekte; bununla beş vakit namazın lüzumu be­lirtilerek faydalarına işaret edilmektedir. Dünyada ilâhî gufran ve rahmete lâyık olma düzeyine kendini getiren mü'minlerin âhiret yurdunda Allah'a kavuşacakları zaman dirlik ve esenlik dileklerinin «selâm» olacağı müjde-lenmekte ve Allah'ın mü'minlerden yana çok merhametli olduğuna dik­katler çekilmektedir. [98]

 

Meali:

 

41—  Ey imân edenler! Allah'ı çokça anın.

42—  Sabah ve akşam O'nu teşbih edin.

43— O Allah ki, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, O da, me­lekleri de üzerinize rahmet ve gufran indirir. O, mü'minlere oldukça mer­hametlidir.

44— O'na kavuşacakları gün sağlık ve esenlik dilekleri, «Selâm»dır. Allah onlara çok şerefli, göz-gönül doldurucu mükâfat hazırlamıştır.

 

İniş Sebebi

 

İbn Abbas (R.A.) diyor ki:

— «Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber'i rahmet ve bereketle anar; Ona rahmet ve bereket indirirler» mealindeki âyet inince, ashab-ı kiram­dan bir kısmı kendilerinin de böyle bir rahmet ve berekete mazhar olma­larını temenni ettiler. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. [99]

 

İlgili Hadîsler

 

«Size, o yegâne hükümdarınız (olan Allah) yanında amellerinizin en hayırlısını, en nezih ve kabule lâyık olanını; derecelerinizi en çok yüksel­tenini; en çok altın ve gümüş verilmekten size daha hayırlı olanını; düş­man ile karşılaşıp onların boynunu vurmanızdan daha hayırlı bulunanını ha­ber vereyim mî?»

Bunun üzerine ashab-ı kiram:                                     

«Evet, ya Resûlellah!» deyince şöyle buyurdu :     

«Azız ve Celîl olan Allah'ı anmak...» [100]

«Allahım, beni sana en çok ta'zimle şükreden; öğüdüne en çok kulak verip uyan; zikrini en çok yapan; tavsiyeni en çok tutan eyle..» [101]

«Ashab-ı Kirâm'dan biri sordu:

—  Ya Resûlellah! insanlardan   hangisi   daha    hayırlıdır?   Resûlüilah (A.S.) ona şu cevabı verdi:

—  Ömrü uzun, omeli güzel olan kimse...»[102]                           

 Bir başkası sordu :

—  Ya Resûlellah! İslâmî hükümler ve tavsiyeler çoğaldı. Bana bir şey ile emret ki, ona yönelip devam edeyim? Resûlüilah (A.S.) ona şöyle bu­yurdu :

—  Dilin Allah'ı anmakla hep ıslak bulunsun.. [103]                    

Resûlüilah (A.S.) Efendimiz, çocuğunu göğsüne basıp emziren esir bir kadın gördü. Ashabına:

—  Ne dersiniz, bu kadın gücü yettiği halde çocuğunu ateşe atar mı? Onlar da :

—  Hayır, atmaz, dîye cevap verdiler. Bunun üzerine Resûlüilah (A.S.) şöyle buyurdu :

—  Allah'a and olsun ki, Cenâb-ı Hak kullarına bu kadının çocuğuna olan merhametinden çok daha merhametlidir. [104]

 

Zikrin Önemi Ve Dindeki Yeri

 

«Ey imân edenler! Allah'ı çokça anın..»

""* Zikir: Sözlük olarak, anmak, övgü mahiyetinde dile getirilen söz mâ­nasına geldiği gibi, şeref manasına da delâlet eder. (z) harfinin ötresiyle düşünmek manasına kullanılır.

Terim olarak : Allah'ı hatırlayıp ya kalp, ya da dil ile anmak anlamın­da yaygındır.

Zikrin dindeki yeri, hem cok geniş, hem de çok önemlidir. Zira içinde zikir bulunmayan bir ibâdet yoktur. O bakımdan diyebiliriz ki, zikir ibâde­tin tuzu ve mayasıdır.

Nitekim İbn Abbas (R.A.) diyor ki:

—  Cenâb-ı Hak kullarına ne kadar bir vecibeyi emretmişse, mutlaka ona bir sınır da koymuş ve özür sahiplerine gerektiğinde o vecibeyi bir sü­re bırakma ruhsatı da tanımıştır. Ancak zikir bu genellemenin dışındadır; ona ne bir sınır koymuş, ne de özür sahiplerine o hususta ruhsat verilmiş­tir. Meğer ki kişi cinnet getirmiş ola.

İşte Cenâb-ı Hakk'in, «çokça zikredin» emri bunu yansıtmakta, insan hayatının her bölümünün zikirle süslü olmasını istemekte ve zikrin insanı en iyiye, en doğruya yönlendirici rol oynayacağını Nhâm etmektedir.

Nitekim Âl-i İmrân Sûresi 191. âyette bu inceliğe değinilerek şöyle bu-yurulmaktadır: «O akıl sahipleri ki, ayakta, otururken ve yatarken Allah'ı

anarlar..» Bu durumda Allah da, melekleri de o kullarını rahmet ve gufran­la, feyiz ve bereketle anarlar. Öyle ki, Allah, insanı küfür ve şüphe karan­lığından uzaklaştırıp imân ve irfan aydınlığına kavuşturur; zikrin nuruyla onun içini ve dışını mânevi ışığa kavuşturur. [105]

 

Mü'minlerin Ölürken Ve Allah'a Kavuşurken Göreceği İltifat

 

«O'na kavuşacakları gün sağlık ve esenlik dilekleri «selâm»dır. Allah onlara çok şerefli, göz gönül doldurucu mükâfat hazırlamıştır.»

Ashab-ı Kirâm'dan Bera' b. Âzib (R.A.) diyor ki; «Âyette gecen (selâm) dan maksat, meleklerin mü'minlerin ruhunu alırken (selâm size olsun) de­meleridir.

İbn Mes'ûd (R.A.) da diyor ki: «Ölüm meleği mü'minin ruhunu almaya geldiğinde, ona : (Rabbın sana selâm ediyor) der.»

İlim adamlarından bir kısmına göre : Mü'minler kabirlerinden kalkıp mahşer alanına sevk edilecekleri zaman melekler onlara güven telkîn et­mek amacıyla selâm verirler.

İster ölüm anında, ister ruhunu teslim ederken, isterse kabirden kaldı­rılırken meleğin mü'mine selâm vermesi, mutluluk ve kurtuluşun işareti, ilâhî selâmete kavuşmanın beşareti sayılır. Nitekim âyetin son kısmında buna işaretle, «Allah onlara çok şerefli, göz gönül doldurucu mükâfat ha­zırlamıştır» müjdesi yer almakta ve selâmın neye kapı açacağına atıf ya­pılmaktadır. [106]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Allah'ı anmanın önemi ve yararı üzerinde durul­du. Bu düzeyde hayatını yönlendiren mü'minlerin ölüm anında veya kabir­lerinden kalktıklarında meleklerin selâmına mazhar olacakları haber ve­rildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in insanlardan yana beş özellikle gönderildiği konu edilmekte ve bu açıdan mü'minler müjde-lenmektedir. Arkasından mü'minlerin birbirlerine dost ve destek olmaları­na işaret edilmekte, kâfir ve münafıklara uymamaları tenbîh edilerek yol gösterilmekte ve öylece Allah'a güvenip dayanmaları istenmektedir. [107]

 

Meali:

 

45-46— Ey Peygamber! Şüphesiz ki biz seni şahit, müjdeci, uyarıcı; Allah'ın izniyle O'nun (yoluna) çağrıcı ve aydınlatıcı bir kandil olarak gön­derdik.

47—  Mü'minleri, Allah'tan kendilerine büyük sevaplar ve üstünlükler­le müjdele.

48—  Sakın kâfirlere ve münafıklara uyma; eziyetlerine aldırış etme. Allah'a güvenip dayan. Vekîl olarak Allah yeter.

 

İlgili Hadîs

 

İbn Abbas (R.A.) diyor ki :

— Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Ali b. Ebî Tâlib (R.A.) ile Muâz b. Ce-bel'i (R.A.) Yemen'e emîr ve kadı olarak gönderdiğinde onlara yapmış ol­duğu tavsiyeler arasında şu hususu da özellikle belirtti: «Yemen'e gidiniz; müjdeleyiniz, nefret ve bıkkınlık vermeyiniz; kolaylaşırınız, zorlaştırmayı-nız. Çünkü bana şu âyet indirilmiş bulunuyor: (Ey Peygamber! şüphesiz ki biz seni şahit, müjdeci, uyarıcı; Allah'ın izniyle O'nun yoluna çağrıcı ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik)» [108]

 

Peygamber (A.S.) Efendimizin Beş Vasfı

 

«EV Peygamber! Şüphesiz ki biz seni şahit, müjdeci, uyarıcı, çağrıcı ve aydınlatıcı., olarak gönderdik..»

Yukarıdaki âyette anılan beş sıfat, hem Cenâb-ı Hakk'ın insanlara olan geniş iltifat ve rahmetini, hem peygamberlik görevinin ana çizgileri­ni, hem de halkı irşat etmenin metod ve yöntemini yansıtmaktadır. Şöyle ki:

  Şahit

Bu, Hz. Peygamber'in (A.S.) aldığı ilâhî buyrukları Allah'ın kullarına teblîğ edip onların bunu nasıl karşıladıklarına ve önce gelip geçen pey­gamberlerin de kendi kavim ve ümmetlerine teblîğ ve irşatta bulunduk­larına dair Hz. Muhammed'in (A.S.) şahit gösterilmesi ve âhirette bunun için şehadette bulunması anlamına gelir.

O halde insanlara ilâhî buyrukları teblîğ eden mürşitlerin de az-çok bu tebliğleriyle görevlerini yerine getirdikleri ve irşat etmeye çalıştıkları insanların onlara karşı tutum ve davranışlarının ne olduğu da şahitlenecek ve böylece Peygamber (A.S.) Efendimiz'in izinde yürüyenlere de şahitlik makamı lâyık görülecektir.

  Mübeşşir                                             

Bu daha çok inanan kişileri ilâhî rahmet, gufran, mutluluk, sonsuz saa­det ile müjdeleme anlamına gelir.

O halde Peygamber yolunda olan mürşitlerin teblîğ ve irşat görevlerini sürdürürken «tebşir» yani müjdeleme çizgisinden başlamaları, insanlara zaman zaman ümit ışığı tutmaları; her vesileyle ibâdete, zikre, itaate he­veslendirmeleri gerekmektedir. Zira dini bir korku ve tehdit aracı olarak değil, rahmet, sevgi ve umut ışığı olarak tanımakta sayısız yararlar bulun­duğunu unutmamak lâzımdır.

  Nezîr

Bu, Hakk'a baş kaldırıp ilâhî buyrukları tanımayanları; ömür sermaye­sini havaî yollarda kullanıp tüketmeye çalışanları; inkâr, sapıklık, azgın­lık ve dengesizlik içinde bulunanları ilâhî adaletin tecelli edeceğiyle uyar­mak; nankörlük içinde hayatını berbat edenleri âhiret azâbıyla korkutmak, fakat bunun için sistemli, kademeli bir yönlendirme ve eğitme metodu uy­gulamak suretiyle netice almaya gayret etmek anlamına gelmektedir.

  Dâî

Bu, Allah'ın varlığını ve birliğini kabule, yani Tevhîd İnancı'na yönel­meye, yaratıldığı amaca ve hikmete ters düşmemeye davet etmek anlamı­na delâlet eden bir sıfattır.

Ancak uygulanacak metodun çok dikkatle üzerinde durulmalı ve Hakk'a çağrılacak insanların bilgi, kültür seviyesi; sosyal ve ekonomik yapısı; han­gi ekole bağlı bulunduğu önceden tesbit edilmelidir. Şöyle ki:

a)  İlim adamlarını, her olay ve her şeyde Allah'ın kudret damgasının yer aldığını, gelişigüzel hiç bir olay ve sistemin vücut bulmadığını misaller vermek suretiyle Hakk'a çağırmak,

b)  İnkarcı sapıkları, akıl ve vicdanlarını harekete geçirecek misallerle davet etmek ve kâinatta hâkim mutlak bir düzenin bulunduğunu anlatmak suretiyle düşünce ufuklarını genişletmek,

c)  Halk tabakasını güzel öğütlerle, vicdanlarını serinletecek, gönülle­rinde ümit ışığı doğuracak çekici sözlerle davet etmek.. [109]

Ancak bütün bu çağrıları ilâhî buyruk çerçevesinde yürütmeye çalış­mak şarttır; aksi halde anlamını kaybeder, amacından saptırılmış olur. Ko­numuzu oluşturan âyette geçen «bi-iznihi» sözü bu hikmeti ve inceliği yan­sıtmaktadır.

  Aydınlatıcı kandil olmak

Bu, dinin esas ve prensiplerini, gerçeği bulan ve sonuç sağlayan ilim­le birleştirip, güzel çekici öğütlerle süsleyerek sunmayı yansıtmaktadır. Hz. Muhammed'in (A.S.) elindeki ilâhî kitap, dilinde tecelli eden hadîsler, kal­binden kaynayıp fışkıran irfan pınarı bu üç ana temayı birleştirip bütünlük içinde işlemektedir. O bakımdan Hz. Muhammed (A.S.) Efendimiz kalp ve kafaları aydınlatan bir kandil olarak tanıtılmaktadır. Şüphesiz bu kandilin yakıtı ilâhî vahiydir; fitili Hz. Muhammed'in (A.S.) kalbidir; muhafazası ise O'nun irfanıdır. [110]

 

Hz. Muhammed (A.S.) Sözü Edilen Beş Sıfatla Şu İki Hizmeti Sürdürmüştür

 

«Mü'minleri, Allah'tan kendilerine büyük sevaplar ve üstünlüklerle müjdele..»

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in beş ana vasfı açıklandıktan sonra bu vasıfların gereği olarak daha çok şu iki hizmeti sürdürmekle yükümlü tu­tulduğu anlaşılıyor:

Dosdoğru imân edenleri büyük bir ümit havasıyla ilâhî cömertli­ğin sonsuzluğuna ve sınırsızlığına irşad edip ebedî mutlulukla müjdelemek,

İnkarcı sapıkları, azgın müşrikleri ve ikiyüzlü dönekleri uyarıp mutlak tehlikeye uzanan yolda yürümelerinin sakıncalarını haber vermek..

Bu kutsal hizmeti yerine getirirken, inkarcıların heveslerine uymamak, din adına taviz vermemek, muhataplardan gelen eza ve cefaya göğüs ge­rip hizmeti aksatmamak ve her hususta Allah'a güvenip dayanmak şarttır. Zira Cenâb-ı Hak her türlü hayrın ve fazîletin kaynağıdır. O'na gönülden güvenip bağlanmak bu kaynağı harekete geçirir. Nitekim Resûlüllah (A.S.) Efendimiz hayatı boyunca bu çizgiden sapmamış ve tek güven kaynağı Ce­nâb-ı Hak olmuştur. Şüphesiz vekîl olarak Allah yeter. Plân ve program, güç ve enerji hep O'ndandır. Koruyup başarılı kılan, doğru yola eriştiren hep O'dur, [111]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Hz. Muhammed'in (A.S.) insanlardan yana beş sıfatla donatılarak gönderildiği açıklandı ve hizmetinin daha çok ana te­masını iki maddenin oluşturduğu belirtilerek mü'minler aydınlatıldı.

Aşağıdaki âyetle, inanmış bir neslin yetişmesinde önemli rolü olan ka­dın haklarından söz edilerek, kadın kendisiyle cinsel temasta bulunulma­dan boşandığı takdirde iddete (şer'î bekleme süresine) gerek olmadığı bil­diriliyor ve boşamanın nezaket ölçülerine göre olması tavsiye edilerek ka­dından yana cömert ve hoşgörülü davranmamız isteniliyor. [112]

 

Meali:

 

49— Ey imân edenler! İmân eden kadınları nikahladıktan sonra ken­dilerine henüz dokunmadan (cinsel yaklaşma ve ona itici bir davranışta bulunmadan) boşayacak olursanız, artık sizin için onlar hakkında sayaca­ğınız iddet (şer'î bekleme süresi) yoktur. Onları geçimlikle yararlan­dırın ve güzel bir şekilde salıverin.

 

Aile Hukukuyla İlgili Beş Mesele

 

Âyet-i Kerîme, cinsel temas, boşama, mehir ve boşanan kadına fayda­lanacağı şekilde yardımda bulunma ve nikâh gibi beş önemli meseleye de-lâiet etmekte, yani kadın haklarıyla ilgili beş hüküm taşımaktadır.

«Nikâh» sözü herhangi bir kayıtla kayıtlanmadığında şu üç manaya delâlet eder: a) Evlenme akdi, b) sadece cinse! temas, c) hem evlenme akdi, hem de cinsel temas,. Yukarıdaki âyette ise, nikâh kavramından sadece evlenme akdi kasdedilmiştir. [113]

 

Kadını, Makul Bir Sebeple Boşamak

 

Ayrıca, evlenme akdi yapılıp cinsel temasta bulunmadan kadını makul bir nedenle boşamanın caiz olduğu da delâlet yoluyla anlaşılmaktadır.

Bu durumda boşanan kadına fayda sağlayacak bir şeyler verme hu­susunu İbn Abbas (R.A.) şöyle yorumlamıştır; «Daha önce, yani nikâh akdi yapılırken mehir belirlenmediği takdirde, ona yardım ojsun diye bir şeyler verilir. Mehir belirlenmişse, onun yarısı verilir ve bu, durumda artık ayrıca yararlanması için bir şey vermeğe gerek yoktur.»

Hanefî Mezhebi'ne göre: Kendisiyle cinsel temasta bulunulmadan bosanan kadına, «halvet-i sahîha» yani erkeğin onunla tenha bir yerde, bir odada başbaşa kalması vuku' bulmuşsa, meKri tam olarak verilir; vuku' : bulmamışsa, mehrin yarısı verilir.   [114]   

 

Boşama, Akidden Sonra Olur

 

Âyetin açık delâletinden, boşamanın ancak nikâh akdi yapıldıktan sonra olabileceği anlaşılıyorsa da, müctehit imamların bu mesele hakkın­daki içtihat ve görüşleri farklıdır:

a)  İmam Şafiî ve İmam Ahmed b. Hanbel'e göre, akid yapılmadan bo­şamak sahîh sayılmaz, yani şer'î bir hüküm ifade etmez. Bir adamın henüz hiçbir kadınla evlenme akdi yapmadan, «evleneceğim her kadın benden boş» demesi, dinen bir hüküm ifade etmez.

b)  İmam Ebû Hanîfe'ye göre, nikâh akdinden önceki talâk (boşama) hüküm ifade eder. Şöyle ki: Bir adam henüz hiçbir kadınla nikâh akdi yap­madan, «evleneceğim her kadın benden boştur» veya «evleneceğim her ka­dının nikâhı hükümsüzdür, boştur» dedikten sonra bir kadınla nikâh akdi yaparsa, kadın derhal boş düşer, yani boşanmış kabul edilir.

c)  İmâm Mâlik'e göre, akidden önceki talâk (boşama) şu şartla hü­küm ifade eder: «Evleneceğim şu kadın» diye belirlerse, evlendikten sonra o kadın boş düşer, yani talâk vaki sayılır.

İmam Şafiî ile İmam Ahmed, âyeti yorumlarken şu iki hadîse dayan­mışlardır:

«Âdemoğluna henüz mâlik olamadığı kadın hakkında hiçbir talâk hak­kı yoktur.» [115]

«Nikâhtan önce talâk (boşama) söz konusu değildir.» [116]

 

Konunun Ahlâkî Yönü                                                         

 

İslâm Dini, kitabıyla, sünnetiyle kadın haklarını korumuş; onlara karşı âdil davranılmasını emretmiş; kaba ve kırıcı bir yol tutmayı yasaklamıştır. Konumuzu oluşturan âyet, İslâm'ın bu prensibini bütünüyle yansıtmakta­dır. Nitekim nikâh akdinden sonra adam kadınla cinsel temasta bulunma­dan boşarsa, o takdirde kadına geçimlikte, aynî veya nakdî yardımda bulunur; şüphesiz bu, bir emr-i ilâhî­dir. Diğer bir husus da, onları güzellikle kırmadan, incitmeden salıvermek; kişiliğini zedelemeden evliliğe son vermek de tavsiye anlamında emredilmiş bulunuyor. Öyle ki: evliliğin devamında huzur, güven, uyum ve anlaşma ortamı kalmadığında, boşama cihetine belirtilen ölçüler içinde gidilmesine cevaz verilmiş, aksi halde helâlin Allah yanında en çok sevilmiyenin boşa­ma olduğu açıklanarak keyfî boşama takbih edilmiştir.

Cinsel temas meydana gelmeden boşama olayı gerçekleşirse, kadına iddet (şer'î bekleme süresi) gerekmez. Bu da kadının yeni bir evliliğe yö­nelmesine engel koymamaya, hemen evlenebilme imkânı tanınmasına yö­nelik bir hükümdür. Çünkü bu durumda kadının hâmile olduğu düşünüle­mez. [117]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetle, kendisiyle cinsel temasta bulunulmadan boşanan kadın hakkında uygulanacak hükümler açıklandı ve böylece kadın hakla­rından bir kısmına değinilerek mü'minler aydınlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in evliliği konusu üze­rinde duruluyor,- kimlerle evlenebileceği açıklanarak birtakım sınırlar konu­luyor ve arkasından âyetin indiği tarihten itibaren Peygamber (A.S.) Efen­dimiz'in evlenmesine oevaz verilmiyeceği belirtilerek O'nun aile hayatıyla ilgili bazı durumlarına değinilerek bilgi veriliyor. [118]

 

Meali:

 

50—  Ey Peygamber! Şüphesiz ki biz, mehirlerini verdiğin eşlerini ve Allah'ın savaş ganimetinden elinin altına verdiği cariyeleri; seninle beraber hicret eden amcan kızlarını, halâların kızlarını, dayın kızlarını, teyzelerin kızlarım sana helâl kıldık. Ayrıca mü'min bir kadın (mehirsiz olarak) ken­dini peygambere bağışlar, Peygamber de onunla evlenmeyi arzu ederse, onu, mü'minlere değil de sadece sana has bir hüküm olarak helâl kıldık. Biz, mü'minlere eşleri ve cariyeleri hakkında neleri farz kıldığımızı biliriz. Bu (hüküm) sana bir sıkıntı ve sakınca olmamak içindir. Allah çok bağış­layan ve çok merhamet edendir.

51—  (Ey Peygamber! Giyim-kuşam hususunda seni üzen) eşlerinden dilediğini uzaklaştırır, dilediğini yanına alıp barındırırsın. Ayrılıp uzak kal­dığın eşlerinden de dilediğini almanda sana bîr sakınca yoktur. Bu tutum, onların gözlerinin aydın olması, üzülmeyip hepsine verdiğine karşılık hoş­nut kalmalarına en uygun, en yakın (çare) olanıdır. Allah kalplerinizde ola­nı bilir. Allah bilendir ve Halîm'dir (her şeyi sabır ve rahmetinin yumuşak­lığı ve lûtfunun inceliğiyle yürütendir).

52—  (Ey Peygamber!) bundan böyle kadın almak sana helâl olmaz. Onlardan birini başka eşlerle -güzellikleri senin hoşuna gitse bile- değiştir­men de helâl değildir. Ancak sahip olduğun cariyeler müstesna. Allah her şeyi görüp gözetendir.     

 

İlgili Hadîsler

 

 Sehl b. Sa'd es-Sâidî (R.A.) anlatıyor:

— Bir kadın, Peygamber (A.S.) Efendimiz'e gelerek, «Ya Resûlellah! kendimi sana bağışladım» dedi ve uzun bir süre durup bekledi. Bunun üze­rine orada hazır bulunanlardan bir adam cesaret bulup şöyle dedi: «Ya Resûlellah! Eğer bu kadına ihtiyacınız yoksa, onu bana nikahlayın.» Bunun üzerine Peygamber (A.S.) o adama, «iyi ama, bu kadına mehir olarak ve­receğin bir şeyin var mıdır?» diye sordu. O da, «benim şu entariden baş­ka bir nesnem yoktur» diye cevap verdi. Peygamber (A.S.), «entarini ona verecek olursan kendin çıplak kalırsın. O bakımdan başka bir şey bulma­ya çalış» buyurdu. Adam, «bir şey bulamıyorum» deyince, Resûlüllah (A.S.), «isterse madenî bir yüzük olsun, o da yok mudur?» diye sordu. Adam «onu da bulamıyorum» diye cevap verdi. Peygamber (A.S.) ona: «Kur'ân'dan bil­diğin şeyler var mıdır?» diye sordu. O da «şu ve şu sûreleri bilirim» dedi. Peygamber (A.S.) ona: «O halde kadına bildiğin sûreleri öğretmen karşılığında onu sana nikâh ettim» buyurdu. [119]

Peygamber (A.S.) Efendimiz, zevceleri arasında âdil bir taksimat yapıp belirlenen sıraya göre onların odalarında kalır ve şöyle buyururdu; «Allahım, bu benim sahip olduğum davranışımdır. Senin sahip olduğun, ama benim olamadığım hususta beni kınama!» [120]

 

Peygamber (A.S.) Efendimiz'e Nikâhı Helâl Kılınan Kadınlar

 

<Ev Pevgamber! şüphe-siz ki biz mehirlerini verdiğin eşlerini sana helâl kıldık..»

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz de bir insandır;,her insan gibi o da yemek yer, uyur, evlenir, aile reisi olur, çarşı pazara çıkar ve meşru birçok konu­larla meşgul olurdu. Konumuzu oluşturan âyet-i kerîme ile O'nun aile ha­yatına değinilmekte ve hangi kadınlarla evlenmesinin helâl olduğu açık­lanmaktadır. Cümlenin siyak ve sibakı itibariyle O'nun evlenebileceği ka­dınlar üc grup olarak gösterilmektedir:

  Mehirlerini verip nikahladığı mü'mine kadınlar,                     

  Savaşta esîr edilip ganimetler arasında bulunan cariyeler,

  Peygamber (A.S.) Efendimizle birlikte Medine'ye hicret eden am­ca, teyze, halâ ve dayı kızları..

Bilindiği gibi, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz de nikahladığı kadınlara me-hir verirdi. Sahîh tesbitlere göre, Peygamberin (A.S.) 12 okiyye, yaklaşık 500 dirhem mehir verdiği kesindir. Ancak Ebû Süfyan kızı Ümmu Habî-be'yle evlenirken onun mehrini Habeş kralı Necaşi 400 dînar olarak ver­miştir. Bir de Hayber'in fethinde elde edilen Safiye'yi azat edip öylece onunla evlenmiş ve cariyeyi azat etmeyi mehir saymıştır.

Ayrıca kendini mehirsiz olarak Peygambere (A.S.) hibe eden hanımlar vardı. Peygamberimiz (A.S.) onların çoğunu bekâr erkeklerle evlendirmiş-tir. Böylece mehirsiz evlenme hükmü sadece Peygamber (A.S.) Efendi-miz'den yana bir ruhsat olarak kalmış, ümmetine teşmil edilmemiştir. Zira âyetin delâlet ettiği hüküm çok açık ve nettir, başka bir yoruma taham­mülü söz konusu değildir. [121]

 

Peygamber (A.S.)Iım Mevcut Zevcelerinden Tercîh Edip Yanında Alıkoyması Hakkındaki Hüküm

 

Peygamber! Giyim kuşam hususunda seni üzen) eşlerinden dilediğini uzak­laştırır, dilediğini yanına alıp barındırırsın. Ayrılıp uzak kaldığın eşlerinden de dilediğini almanda sana bir sakınca yoktur..»

Peygamber (A.S.) Efendimİz'in hayatta olan mevcut zevceleri, bazı üzücü sürtüşmelerden, yersiz isteklerden sonra Allah'ı, Peygamberini ve âhiret saadetini dünyalığa tercîh edip mevcut imkânlarla yetinmeye razı olduklarını söyledikleri zaman, Cenâb-i Hak onlara mükâfat olmak üzere, Peygamber'in (A.S.) bundan böyle evlenmesini yasakladı. Zaten O da eş­lerini, sırf İslâm'a hizmetlerinden dolayı mükâfat olsun diye nikahlamış ve onlara «mü'minlerin annesi» unvanını kazandırma şerefini bahsetmişti. Çoğu yaşlı kadınlardı. Bu arada kendini Peygamber'e (A.S.) hibe etmek isteyen kadınların da ardı arkası kesilmiyordu. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz hem onlara saygı duyuyor, hem de nezaket ve terbiyesi gereği onları din­liyor, sonra da bekâr mü'minlerle evlenmelerini sağlıyordu. Ne var ki bu arada peygamber (A.S.) tarafından zevceliğe kabul edilmeyenlerden hayli üzülenler de bulunuyordu. Cenâb-ı Hak ilgili âyetle bu kapıyı kapadı. Nite­kim ünlü bilgin Muhammed b. Kâb el-Kurezî bu âyetin aynı doğrultuda ayrı­ca altı değişik yorumunu daha yapmış bulunuyorsa da, biz onları tefsirimize nakletmeye gerek görmedik.

Şüphesiz her konuda ve olayda murakabacı olarak Allah yeter. O, bi­zim içimizi, dışımızı, niyetimizi ve düşüncelerimizi cok daha iyi bilmektedir. Önemli olan, O'nun koyduğu hükümler çerçevesinde meşru yoldan yürü­mek suretiyle feyizli bir ömür sürmek ve âhiret azığını yeterince hazırla­maktır. Evlenmek, çocuk sahibi olmak, dünya hayatıyla ilgili ihtiyaçlardır ve nesli devam ettirme kanunuyla içiçedir. [122]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Resûlüllah (A.S.) Efendimizin evlilik ve aile haya­tıyla ilgili birtakım hükümler üzerinde duruldu ve Peygamber'e (A.S.) has olup ümmetine teşmil edilemiyecek bazı özel hükümlere yer verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Peygamber (A.S.) Efendimİz'in evine girme adabı üzerinde duruluyor ve O'nun vefatından sonra hiç kimseye, ezvac-ı tahirat ile evlenmenin helâl ve caiz olamiyacağı belirtilerek; hane-i saadetin, eriş­tiği kutsallık havası içinde kalmasının gereğine işaret ediliyor. Sonra da yakınlardan kimlerin Peygamber (A.S.) Efendimiz'in eşlerinin yanına gire­bileceği açıklanıyor. [123]

 

Meali:

 

53—  Ey imân edenler! Peygamberin evlerine, yemeğe izin verilmek­sizin, vaktine de bakılmaksızın girmeyin. Ancak davet edildiğinizde girin, yemek yediğinizden hemen sonra dağılın. Söz ve sohbette bulunmak için de izinsiz girmeyin. Şüphesiz ki bu gibi davranışlarınız Peygamberi üzü­yor; sizden utanıp bir şey de demiyor. Ama Allah, hakkı söylemekten çe­kinmez. Peygamberin eşlerinden işe yarar bir şey sormak istediğiniz za­man perde arkasından kendilerinden sorun; bu ölçüde hareket etmeniz hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temiz, daha nezih­tir. Allah'ın Peygamberini incitmeniz ve kendisinden sonra O'nun eşleriyle evlenmeniz size asla helâl değildir. Böyle bir şey yapmanız Allah yanında çok büyük (bir günah)tır.

54—  Bir şeyi açıklar veya gizlerseniz, (bilin ki) Allah her şeyi bilendir.

55—  (Peygamberin eşlerine ve diğer Müslüman) kadınlara, babaları, oğulları, kardeşleri, kardeşlerinin oğullan, kızkardeşlerinin oğulları, Müs­lüman kadınları ve sahip oldukları cariyeleri hakkında bir sakınca ve ve­bal yoktur.

Ey kadınlar! Allah'tan korkup (iffetinizi ve vakarınızı) sakının. Şüphe­siz ki Allah her şeye (yeterince) şahittir.

 

İniş Sebebi

 

.! Bir gün Hz. Ömer (R.A.), Resûlüllah (A.S.) Efendimize gelerek şöyle bir öneride bulundu: «Ya Resûlellah! Bildiğiniz gibi evinize, iyi ya da kötü birçok kimseler girip çıkmaktadırlar. Eşlerinizi onların nazarından uzak tu­tup araya bir perde gerseniz olmaz mı?» Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. [124]

İbn Abbas (R.A.) da diyor ki:

— Müslümanlardan bazı kimseler sık sık yemekten az önce Peygam-ber'in (A.S.) evine girip otururlar, hazırlanan yemeği yedikten sonra bir süre daha eyleşirlerdi. Şüphesiz ki bu durum Hz. Peygamberi (A.S.) sık­makta ve üzmekteydi. Kendisi çok nezîh ve terbiyeli olduğundan onlara bir şey diyemiyordu. O sebeple yukarıdaki âyet indi. [125]

 

Peygamber (A.S.) Efendimizin Halk İle Olan Günlük İlişkileri  

                                                                  

Ey imân edenler! Peygamberin evlerine, yemeğe izin verilmeksizin, vaktine de bakmaksızın girmeyin. Ancak davet edildiğinizde girin..»

Bilindiği gibi, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bütün kavim ve milletlere ışık tutacak, örnek olacak, kıyamete kadar yol gösterecek esas ve prensipleri; ahlâkî ve sosyal konulan teblîğ edip yaymakla; günlük yaşantısında bun­ların model ve misâlini vermekle görevliydi. Ayrıca kalbi ve ruhu yüce âlemle meşgul olup, zaman zaman mâsivadan elini eteğini çekerek kendi­ni bütünüyle füyuzat-i ilâhiyenin havasına verirdi. O bakımdan boş vakti yok gibiydi. Ancak örnek bir aile reisi olarak eşlerini, çocuklarım ihmal et­mez, günün belli vakitlerinde onlarla da oturup bir süre sohbette bulunur, ihtiyaçlarını tesbite çalışırdı.

Araplara gelince, çoğu pek adâb-ı muaşeretten anlamaz ve nezaket kurallarını bilmezdi. O kadar ki bir kısmı tam bir vurdum duymazlık içinde hareket eder; sık sık Resûlüllah'ın (A.S.) evine uğrar, saatlerce oturup ev halkını ve Peygamber'i meşgul ederdi. Öyle ki, sofranın konulmasını bekler, yemek yedikten sonra yine ayrılmayıp otururdu. Şüphesiz ki, iyi ni­yetle olan bu tür ziyaretler Hz. Peygamberi (A,S.) lüzumundan fazla meş­gul eder ve üzerdi. Evdeki hanımların ve çocukların hareket alanı iyice da­ralır ve sıkıcı bir durum meydana gelirdi.

Oysa Nûr Sûresi 27. âyetle, «Ey imân edenler! kendi evlerinizden baş­ka evlere-sahipferiyle alışkanlık sağlayıp izin almadıkça ve onlara selâm vermedikçe girmeyin» emri verilmiş bulunuyordu, Peygamber (A.S.) Efen-dimiz'in evi de bu genellemeye girmekteydi. Ne var ki mü'minler, Peygam­ber'i (A.S.) kendi nefislerinden daha yakın bildikleri, eşlerini de kendilerine anne kabul ettikleri için, yukarıda belirtilen hükmün kapsamı dışında kal­dığını sanıyorlardi. Yukarıdaki âyetle, onların yanlış yorumda bulunduklan, Peygamber (A.S.) Efendimiz'in evi dahil olmak üzere başkasına ait hiçbir eve izinsiz girmelerinin doğru olmadığı bildirilerek her türlü şüphe ve yanlış yoruma son verildi. [126]

 

Eve Girmenin Âdabı

 

Hz. Peygamber'in {A.S.) eşlerinden her biri için yaptırdığı hücre fazla büyük değildi. Uzun süre misafir ağırlamaya, sohbetlerde bulunmaya el­verişli değildi de. O bakımdan aileyi rahatsız etmemek gerekiyordu. Allah, mü'minlere Peygamber (A.S.)ın evine girmenin adabını beş madde halinde açıklayarak, onları bu hususta aydınlatmış oldu:

  İzin almadan girmemek,

  Ziyaret vaktini seçip öylece izin istemek,

  Yemek vakti, yemeğe çağrılmadıkça içeri girmemek,

Yemeğe davet edildiğinde belirlenen vakitte girip yemeği yedik­ten sonra ayrılmak,

İzin alıp girdikten sonra eşlerinden bir şey sormak gerektiğinde perde arkasında durup istemek..

İlim adamlarından çoğuna göre, bu kuralların uygulanması Peygam­ber'in (A.S.) evi hakkında bir özellik arzetmekte olduğundan, diğer evlere teşmil edilemez. Ancak Nûr Sûresi'nde belirtilen kurallar uygulanır. [127]

 

Peygamber'in (A.S.) Eşleriyle Evlenmek Haramdır

 

«Allah'ın peygamberini incitmeniz ve kendisinden sonra O'nun eşleriyle evlenmeniz size asla helâl değildir. Böyle bir şey yapmanız Allah yanında çok büyük (bir günah)tır.»

Peygamber (A.S.) Efendimiz nasıl bütün mü'minlerin en yakın dostu İse, eşleri de bütün mü'minlerin anneleridir. Onlardan her biri Peygamber mektebinde eğitilip yetiştirilen örnek hanımlardır. Hayatlarının her cephe­si diğer kadınlara ışık tutacak özelliktedir. O bakımdan Peygamber (A.S.) Efendimiz'in vefatından sonra hayatta kalan eşleriyle herhangi bir mü'mi-nin evlenmesi kesinlikle yasaklanıp en büyük günahlardan sayılmıştır.

Artık bu konuda -kalbinde bir şeyler gizleyenler de uyarılıyor ve daha nezih düşünmeleri, daha saygılı olmaları isteniliyor.

Hicap, yani Resûlüllah'm (A.S.) eşlerinin yabancı erkeklerle perde ar­kasında durup konuşmaları ile ilgili emirden sonra yedi kimsenin onlarla yüzyüze konuşup görüşmesine, istisna mahiyetinde ruhsat verilmiştir. On­lar sırasıyla şunlardır:

Babaları,                                                             

Oğullan (isterse başka kocalarından olsun),

Oz kardeşleri,

  Kız kardeşlerinin oğulları,                                           

  Müslüman kadınları,                                 

  Sahip oldukları köle ve cariyeler,           

  Erkek kardeşlerinin oğulları..           

Cenâb-ı Hak isimleri gecen yedi kimseyi istisna saydıktan sonra. Pey­gamber (A.S.)ın aile yuvasının kutsallığını, şeref ve itibarını, nezahet ve saygınlığını hatırlatarak ezvac-i-tahiratin bu konuda çok duyarlı olup Al­lah'tan korkup sakınmalarını; çünkü Allah'ın gizli açık her şeye şahit oldu­ğunun bilinmesini açıklayarak onlara emir ve tavsiyede bulunuyor. [128]

 

Âyetler Arasında Bağlanti

 

Yukarıdaki âyetlerle, Resûlülîah (A.S.) Efendimiz'in evine gitme ve içeri girme adabı üzerinde durularak mü'minler aydınlatıldı. Ezvac-ı tahirat ile perde arkasından görüşülmesi emredilerek hicabın lüzumu belirtildi ve Resûlüllah'ın (A.S.) vefatından sonra herhangi bir kimsenin O'nun eşleriy­le evlenmesinin kesinlikle haram kılındığı bildirilerek hane-i saadet her türlü kötü ve şüpheli nazardan uzak tutuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, Allah'ın ve meleklerinin Hz. Muhammed'i (A.S.) salât ve selâmla andıkları belirtilerek, mü'minlerin de bu sevgi ve saygı havasına girerek Peygambere salât-ü selâm getirmeleri emrediliyor. Sonra da Peygamber'e ve mü'minlere eziyette bulunanların ilâhî lanete çarpıla­cakları haber verilerek mü'minlerin bu konuda çok dikkatli olmaları ten-bîh ediliyor. [129]

 

Meali:

 

56—  Muhakkak Allah ve melekleri Peygamber'e salât ederler. Ey imân edenler! Siz de O'na çokça salât-u selâm getirin.

57—  Onlar ki Allah'a ve Peygamberine eziyet ederler, Allah Dünya'-da da, Âhiret'te de onlara lanet etmiş ve onlar için aşağılayıcı, horlayıcı bir azap hazırlamıştır.

58—  Mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara, işlemedikleri bir suç ve günah sebebiyle eziyet edenler ise, cidden iftira ve açık bir günah yük­lenmişlerdir.

 

İlgili Hadîsler

 

«Kim bana bir defa salât getirirse Allah onu on rahmet ile anar.» [130]

«Kıyamet gününde bana en yakın olan kimse, bana en çok salâvat ge­tiren olacaktır.» [131]

Abdurrahman b. Ebî Leylâ anlatıyor: «Ashab-ı Kirâm'dan Kâb b. Ucre (R.A.) ile karşılaştım. Bana dedi ki: Sana bir hediye vereyim mi? Resûlül­îah (A.S.) Efendimiz yanımıza geldiğinde kendisine şöyle dedik: Ya Resûlellah! Sana nasıl selâm vereceğimizi biliyoruz, ancak nasıl salâvat getire­ceğiz, onu bilmiyoruz. Bunun üzerine şöyle dememizi tavsiye etti:

Abdurrahman b. Avf (R.A.) anlatıyor:   [132]                              

— Peygamber (A.S.) kıbleye yönelip secde etti; bunu o kadar uzattı ki vefat ettiğini sandım. Yanına yaklaştığımda başını secdeden kaldırdı ve «yanımda duran kimdir?» diye sordu. «Abdurrahman b. Avf» diye cevap verdim. «Neyin var senin?» diye sordu. Ben de «Ya Resûlelfah! Öyle bir secde ettiniz ki Cenâb-ı Hakk'ın senin ruhunu aldığını sandım» dedim. Bu­nun üzerine şöyle buyurdu: «Şüphesiz Cebrail bana gelip şu müjdeyi ver­di: Allah (c.c.) buyuruyor ki: Kim sana bir salâvat getirirse, onu rahmetle anarım. Kim de sana selâm verirse, onu da selâmetle anarım. Bunun üze­rine şükür olsun diye Allah'a secde ettim.» [133]

 

Peygamber (A.S.) Efendimize Salât-Ü Selâm

 

«Muhakkak kî Allah ve melekleri Peygamber'e salöt ederler. Ey iman edenler, siz de O'na çokça salât-ü selâm getirin.»

Salât, kök mana olarak, eğri bir ağacı ateşe tutup doğrultmak anla­mına gelir. Aynı zamanda duâ ve namaza da çok yaygın şekilde delâlet etmektedir. Gerek duâ, gerekse namaz insanı hakkın yoluna doğrulttuğu, içindeki eğriliği düzelttiği, hayatını düzene soktuğu için kök mânaya ya­kınlık arzetmektedir.

Salât, Allah'tan ise, rahmet ve ridvandır. Meleklerden ise duâ ve ba­ğışlanma dileğiyle mü'minlerden yana iiâhî rahmet ve gufranın tecellisini istemektir. Mü'minlerden ise, edep makamında duâ ve ta'zîmdir.

Selâm, sözlükte, ayıp ve kusurdan arınmak demektir. Ayrıca bir şeye saygı, edep ve ta'zimle dokunmak anlamına da gelir. Terim olarak, Al­lah'tan dünya ve âhiret selâmeti ve güvenliğidir. [134]

 

Allah'a Ve Peygamberine Eziyet Edenler

 

«onlar ki Allah'a ve peygamberine eziyet ederler, Allah dünyada da, âhirette de onlara la­net etmiş...»

Bu âyetin taşıdığı mana hayli geniş ve kapsamlı olmakla beraber şu kutsî hadîs konuyu özetleyip açıklamaktadır:

«Âdemoğlu asra (zamana) sövüp bana eziyet eder. Oysa asrı (zama­nı) düzenleyip koyan benim; onun gece ve gündüzünü döndürüp durmak­tayım.» [135]

O halde kâinat plânını inkâr eden; eşyanın bağlı bulunduğu kanun­ları görmeyen; varlık âleminde mutlak hükümrân olan ilâhî kudreti idrâk etmiyen kimseler, gerçek anlamda Allah'a eziyet etmiş oluyorlar. O'nun indirdiği kitabı, gönderdiği peygamberi red ve inkâr edenler de öyle..

Allah'a eziyet, zahirî manasıyla değildir; O'nun gazabını çekmek, aza­bının inmesini istemek demektir. Oysa Cenâb-ı Hak kullarına hep rahmet ve inayet kapısını açık tutmakta; gazap etmek istememektedir. O'nun ga­zabına sebep olan bir söz veya davranış mecazi manayla O'na eziyettir,

Hz. Peygamber'e (A.S.) eziyete gelince, O'nun çağrısına kulak ver­meyen, sünnetiyle yaşamayan, getirdiği kitapla amel etmeyen ve üstelik başkasının inanıp amel etmesine engel olan, sonra da nefis ve iblisin pe­şine takılıp din ile alay eden kimseler, gerçekte Allah'a isyanla kalmayıp Hz. Peygamber'e (A.S.) eziyet etmektedirler. Çünkü Resûlüllah (A.S.) Efen­dimiz âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir; insanların doğru yolu bulup seçmesi onu sevindirir, yanlış yolda yürümeleri O'nu üzer.

Mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara, işlemedikleri bir suçu ve gü­nahı yüklemeye çalışmak, hem onlarfn hakkına tecavüzdür, hem de eziyet­te bulunmak suretiyle toplumun birlik ve beraberliğini bozmaktır. Şüphesiz bu gibi haksız suçlamalar ve tecavüzler Allah yanında büyük bir vebal ve günah sayılır. Sahibi tevbe ve istiğfar edip suçladığı kimseye kendini af-fettirmedikçe, yüklendiği vebalden kurtulması söz konusu değildir. [136]

 

Hz. Muhammed'in (A.S.) Birden Fazla Kadınla Evlenmesi

 

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e -az yukarıda da değindiğimiz gibi- ezi­yete gelince: Gerek inkarcı putperestler, gerek kitap ehli sayılan Yahudi ve Hıristiyanlar, gerekse İslâm'ın bünyesine sızan ikiyüzlü dönek müna­fıklar durmadan İslâm'a, Kur'ân'a ve Peygamber'e dil uzatıp eziyet etmek­teydiler. Hâlâ da aynı tiynette olanlar eziyetlerine devam etmektedirler.

Politik, psikolojik, sosyal ve ekonomik sebeplerden dolayı birden faz­la kadınla evlenen Hz. Muhammed'in (A.S.) bu hususta güttüğü amaç ve hikmeti bilmeyen veya öğrenmek istemiyen garazkârlarla zayıf imanlılar, durmadan O'nu bu konuda eleştirip tenkîd etmekte ve tenkîd etmek için vesîle aramaktalar. Münafıklar ve maddeyi temel kabul eden sapıklar bu yüzden O'nu şehvetperestlikle suçlamakta ve birtakım zayıf ve uydurma rivayetleri toplayıp malzeme olarak kullanmaktalar. Oysa Hz. Âişe ve Hz. Zeyneb dışında kalan zevceleri bir iki kocadan dul kalıp yaşını başını al­mış hanımlardı. Arap Yanmadası'nda geniş yankı uyandıran, aynı zaman­da sağlam temele dayalı büyük bir inkılap yapıp İslâm Devleti'nin bir daha yıkflmamasıya temelini atan ve yarımadada huzur ve güveni kuran Hz. Muhammed (A.S.) Efendimize karşı düşman kabileler bile ister istemez hayranlık duyuyorlardı. Çoğu O'nunla yakınlık kurmaya can atıyor; imân eden kabileler ise her on O'nunla yakın ilişki içinde bulunmayı ve arala­rında sihriyet bağı kurmayı arzu ediyorlardı. Mekke ve Medine dönemle­rinde kocalarını kaybeden cefakâr hanımlar, ellerinden geldikçe İslâmiyete hizmete koşmuş, bu uğurda öz yurtlarını, yakınlarını terkedecek kadar üs­tün fedakârlık örneğini sergilemişlerdi. Onları yalnız başlarına kaderleriyle başbaşa bırakmaya Resûlüllah'ın (A.S.) gönlü hiçbir zaman razı değildi. Taltife, övgüye ve mükâfatlandırılmaya çok daha lâyık olan bu hanımlara başlarını sokacak bir yuva bulmak elbette ki başta Resûlüllah (A.S.) olmak üzere aklı eren her mü'minin göreviydi. O bakımdan Melek Cebrail'in işa­reti üzerine kimsesiz kalan dul kadınlarla evlenmeyi tercîh eden Hz. Mu­hammed (A.S.) arkadaşlarını da bu hususta teşvik ve tahrik etmiş oldu.

Hiç şüphesiz Resûlüllah (A.S.) sözü edilen cefakâr dul kadınlarla ev­lenmeyi plânlarken yukarıda belirttiğimiz sebeple birlikte şunları da tasar­lıyordu :

a)   İslâmiyete hizmet edip kocasını Allah yolunda şehîd veren asil ka­dınları «mü'minlere anne» kılmak suretiyle taltif ve teselli etmek,

b)   Bağlı bulunduğu kabileyi İslâm'a yaklaştırmak, arada sihriyet bağı kurarak bu yaklaşmayı çabuklaştırmak,

c)  Çok dağınık ve düşman kabileler arasında bu sebeple uzlaştırıcı bir bağ oluşturmak,

d)  Ardarda devam eden savaşlarda erkeklerin süratle azalmasıyla ka­dınların çoğalması gibi bir dengesizliği kısa zamanda gidermek,

e)   Kendini İslâmiyete vakfetmiş bir hanımla evlenmenin ilâhî rızaya çok daha uygun olduğunu misâl olmak suretiyle anlatmak,

f)  İslâmiyeti koruyup yaşatabilmenin yollarından biri olarak, kısa za­manda nüfusun artması konusunda âcil tedbirler almak bu cümledendir.

O günkü sosyal hayatı, ekonomik sıkıntıyı, kadınla erkek arasında sa­yısal dengesizliği; Arapların sıhriyete çok önem verdiklerini bilmeyen, ya da araştırma zahmetine katlanmayan yarım aydınlar, Hz. Muhammed'i (A.S.) çok evlilikten dolayı küçük düşürmeye yeltenmektedirler. Bu, Kur'ân'ın ta­biriyle Allah'a ve Peygamberine eziyettir ve gerçeği görmemek veya inkâr etmektir. [137]                                                   

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e salât-ü selâm ver­menin önemi üzerinde duruldu. Sonra da Allah'a, Peygamberine ve mü'­minlere eziyet edenler konu edilerek mü'minler aydınlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, mü'min kadınlara saygınlık, iffet ve vakar kazan­dıran örtünme konu ediliyor. Mü'minler aleyhine olmadık yalan ve iftirada bulunanlar tehdit ediliyor ve İslâm'a karşı fitne ve fesatla çıkanların öldü­rülmeleri emredilerek artık İslâm'ın vurucu bir güce sahip olduğu ilân edi­liyor. [138]

 

Meali:

 

59—  Ey Peygamber! Kendi eşlerine, kızlarına ve Müslüman kadınları­na de ki: Dış elbiselerini (sokak kıyafetlerini) üzerlerine alıp örtünsünler. Bu onların (iffetli) tanınmalarına, eziyet edilmemelerine daha uygun olanı­dır. Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

60—  Münafıklar, kalplerinde (fitne ve fesat gibi) hastalık bulunanlar ve Medine'de olmadık fena haberleri yayanlar, eğer bu huylarından vaz­geçmezlerse, and olsun ki, seni üzerlerine caydırıcı olarak göndeririz, son­ra da Medine'de senin komşuluğunda pek az bir süre kalabilirler.

61—  Lanete uğramışlardır. Nerede bulunurlarsa yakalanıp öldürülür­ler de öldürülürler.

62—  (Bu), Allah'ın daha önceleri de gelip geçenler hakkında uygula-nagelen sünnetidir, Ve sen, elbette Allah'ın Sünneti'nde bir değişiklik bula­mazsın.

 

İniş Sebebi

 

Asr-ı Saadet'in ilk yıllarında Arap kadınları pek örtünmezlerdi. Kimi gerdanını açık tutar, kimi yandan yırtmaçlı entari giyerek bacak ve baldı­rını teşhir ederdi. Kadının annelik vakarını koruyan ciddi tesettür yok gi­biydi.

Aynı zamanda helalar evlerden uzak yerlerde bulundurulurdu; o ba­kımdan kadınlar akşam karanlığı çökünce tabii ihtiyaçlarını gidermek üze­re helaya yönelirlerdi. Dışarı çıkan kadınların hür ve câriye olduğu tefrik edilmediğinden yolda sarkıntılık yapanlar eksik olmaz; o yüzden birtakım çirkin olaylar meydana gelirdi.

Nûr Sûresi 31. âyetle kadınların boyun ve gerdanlarını, kulak ve saç­larını kaplayıp örtecek şekilde başörtüsü kullanmaları emredilirken, konu­muzu oluşturan âyette, «cilbab» denilen ve hür kadını cariyeden ayıran sokak kıyafeti giyinmeleri emredildi. Böylece İslâmî anlamda tesettürün ölçü ve kapsamı belirlenmiş oldu. [139]

 

Hımar Ve Cilbab

 

«Ey Peygamber! Kendi eşlerine, kızlarına ve Müslüman kadınlarına de ki: Dış elbiselerini (sokak kıyafetlerini) üzerlerine alıp örtünsünler..»

Kur'ân-ı Kerîm'de kadınların örtünmesiyle ilgili iki ayrı kavram üze­rinde durulmuştur: hımar ve cilbab..

Hımar: Başörtüsü demektir. Cenâb-i Hak bunun örtünme şekil ve kap­samını da belirlemiş bulunuyor. Şöyle ki: «Mü'min kadınlara de ki: (Bakıl­ması haram olan şeylerden) gözlerini sakınsınlar; iffet ve namuslarını ko­rusunlar; süs yerlerini -görünen kısımlar dışında- açmasınlar; başörtüleri­ni yakaları üzerine (gelecek şekilde) örtünüp salıversinler..»

Müfessir Kurtubî'nin de sahih tesbitine göre : Bu âyet inmeden ön­ce Müslüman kadınlar başörtülerini sadece başlarını ve enselerini örte­cek şekilde örtünür; kulaklarını, boğaz ve gerdanlarını açık tutarlardı. 31. âyet inince artık bu saydıklarımız yerlerini de örtecek şekilde başörtüleri­ni örtündüler.

Böylece «hımar» kelimesi, sözlük anlamını aşarak âyette ifadesini bul­duğu şekilde başörtüsü anlamında bir terim hüviyetine girdi.

Cilbab : Baş örtüsünden daha büyük, bedenin önemli kısmını kaplar şekilde dış kıyafettir. İbn Abbas'a ve İbn Mes'ûd'a (Allah ikisinden de razı olsun) göre, Rıda', yani ferace demektir. Ferace, bilindiği gibi kadınların sokakta giydikleri çarşaf veya pelerine benzer bol ve yakasının arka kıs­mı çok defa eteklere kadar uzanan üst giysidir. Kına' ise, daha çok başı ve omuzları örten büyükçe bir örtüdür. Kurtubî bu konuda en sahîh yorum olarak «cilbab» yüz ve eller dışında bedenin tamamını örten bir sokak eibisesidir, diyerek ilim adamlarının görüşünü belirtmiştir.

Hz. Âişe (R.A.) Validemiz ise, bu konuda şu bilgiyi vermiştir: «Sözü edilen cilbab âyeti inince Allah rahmet etsin Ansar kadınları futalarını ya­rıp onunla başlarını örterek Hz. Peygamber'in (A.S.) arkasında öylece na­maz kıldılar. O durumda sanki başlarının üstünde kargalar tünemiş gibiy­di.»

Bu bakımdan diyebiliriz ki, İslâm Dini cihanşümul esas ve prensipleri doğrultusunda ve ahlâkî kuralları çerçevesinde kadınlarla ilgili kendine has örtünme ve kıyafet sistemi getirmek suretiyle cahiliye devrinin bu husus­taki bütün kötü âdet ve geleneklerini kökünden yıkmıştır. [140]

 

Kadının Örtünmesi Farz Mıdır?

 

Kadının belirtilen ölçü ve şekilde örtünmesine «tesettür» denilmekte­dir. Gerek Nûr Sûresi 31. âyette «başörtülerini yakalan üzerine (gelecek şekilde) örtünüp salıversinler» emri; gerekse konumuzu oluşturan Ahzâb Sûresi 59. âyette «dış elbiselerini üzerlerine alıp örtünsünler» emri vücup mu, yoksa tavsiye ve nedb mi ifade ediyor? Usûl âlimlerinin birtakım fark­lı görüşleri olmuşsa da, her iki âyeti sahîh hadîslerle ve Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ile dört halîfesi devrindeki uygulamayla karşılaştırıp tefsîr etti­ğimizde vücup, yani farziyet ifade ettiği rahatlıkla anlaşılmaktadır. [141]

 

Örtünmenin Yararı

 

Kur'ân-i Kerîm örtünmeyi emrederken, günün şartlarına göre bunun yarar ve hikmetini de kısmen açıklamakta ve öylece bize bu konuda bir kıstas vermektedir:

a)  İffetsiz, ahlâksız kadınlardan seçilip toplumda saygı  görmelerini sağlamak,

b)  Sokaklarda, yollarda kırıtıp dolaşan seviyesiz kadınlara sarkıntılık yapanların sataşma ve incitmelerinden güvende kalmalarına yardımcı olmak ve çıkacak birtakım kötülükleri önlemek,

c) Kadının hiçbir zaman süs eşyası olmadığını göstermek,.

Hz. Peygamber (A.S.)ın risâlet göreviyle işe başladığı asırda Arap ka­dınlarının çoğu örtünmediği, mahrem yerlerini teşhîr ettikleri, cadde ve so­kaklarda kırıtarak yürüdükleri için peşlerine takılan gençlerin sarkıntılığı­na uğrarlardı. İslâm Dini, hem toplumda otokontrolü sağlamaya yöneldi, hem de kadının iffet ve namusunu, vakar ve saygınlığını kötü nazarlardan, kirli emellerden ve niyetlerden korumayı plânladı ve kısa zamanda her iki konuda da istenilen olumlu sonucu elde ederek topluma huzur ve güven getirdi.

Diğer yandan İslâmiyet yepyeni bir sistem olarak sahneye çıkarken birçok konularını eğitim yoluyla çözmüş ve irşat ile teblîğe ağırlık vererek toplumu yönlendirmiştir.

Günümüzde süs yerlerini, mahrem taraflarını açıp sokak ve eaddeler-de kırıtarak gezip dolaşan kadınların çoğu saygınlığını kaybetmiştir. Aynı zamanda kötü nazarlara hedef olmaktan da kurtulamamıştır. [142]

 

İslâm'a Göre Kadın Nedir, Ne Değildir?

 

Önce kadının ne olduğunu belirtmek, sonra da ona yakışanı emretmek gerekir. Kadın bir süs eşyası mıdır, yoksa erkeklerin gönül eğienoesi midir? Şüphesiz kadına bu nazarla bakmak, en hafif tabiriyle ona hakarettir ve saygısızlıktır. Aklı başında, ileriyi gören, toplumdaki yerini ve saygınlığını bilen hiçbir kadın kendini belirtilen çizgiye getirerek alçaltmaz, şunun bu­nun seks oyuncağı olmaktan nefret edip anneliğine yakışanı yapar.

Kadın, toplumun kopmaz bir parçası, ailenin temel yapısı; huzur, sü­kûn ve güvenin değişmeyen kaynağı; edep ve terbiyenin, nezaket ve ne-zahetin simgesidir.

İşte İslâm Dini kadını böyle tanır ve tanıtır; onu bu düzeyde tutmanın en ölçülü kurallarını taşır. [143]

 

Münafıklarla Yahudilere Son Uyarı

 

«Münafıklar, kalplerinde (fitne ve fesat gibi) hastalık bulunanlar ve Medine'de olmadık fe­na haberleri yayanlar, eğer bu huylarından vazgeçmezlerse, and olsun ki, seni üzerlerine caydırıcı olarak göndeririz, sonra da Medine'de senin kom­şuluğunda pek az bir süre kalabilirler.»

Medine'de bir yandan Yahudiler, diğer yandan münafıklar her olayı İslâm ve Hz. Muhammed (A.S.) aleyhine çevirip yorumluyor; durmadan şe­hirde kötü haberler, üzücü yalanlar yayıyor ve bir sürü entrikalar çevirip ortalığı karıştırıyorlardı. Kur'ân-ı Kerîm onları üç grupta toplayıp tanıtmak­tadır:

  İçi dışına uymayan ikiyüzlü dönek münafıklar,

  Kalplerinde İslâm'a karşı besledikleri kin ve intikam duygusunun tedavisi zor bir hastalık halini almasıyla kendilerini İslâm aleyhine frenle-yemiyen nankörler,

  Medine çevresinde ortalığı velveleye vermek için olmadık haber­leri uydurup yayan ve Mekke müşrikleriyle gizli görüşmeler yapan Yahu­diler..

İkrime'ye göre, kalplerinde hastalık bulunanlar, şehvetperest zina-kârlardır. Olmadık haberleri uydurup yayanlar ise, İslâm'a baş kaldıran kabileleri tenkile gönderilen müfrezelerin hezimete uğradığını veya öldü­rüldüklerini uyduran münafıklardır.

Kur'ân-ı Kerîm bu üç gruptan, daha çok İslâm için büyük bir tehlike oluşturacak olan ve her gün birtakım sinsi faaliyetler içinde bulunan Ya­hudilere dikkatleri çekmekte ve tutumlarından vazgeçmedikleri takdirde yurtlarından kovulaçakları tehdidinde bulunmaktadır. Şüphesiz ki Kur'ân1-ın bu tehdidi, onlara karşı son bir ültimatom anlamında idi. Nitekim Yahu­diler buna rağmen uslanmadılar ve o yüzden yurtlarından çıkartılıp kovul­dular. [144]

 

Allah'ın Uygulanagelen Sünneti

 

«<Bu'> Allah>ın  daha önceleri de gelip geçenler hakkında uygulanagefen sünnetidir. Ve sen elbette Allah'ın Sünneti'nde bir değişiklik bulamazsın.»

İslâmiyetin gelişmesine engei olmaya çalışan iç düşmanların ve özel­likle Medine ve çevresinde yaşayan Yahudilerin hakka karşı bu nankör­lükleri ve mü'minleri rahatsız eden tutumları sebebiyle Allah'ın lanetine çarpıldıkları; o yüzden dönüş yapmadıkları takdirde öldürülmelerinin mu­bah sayılacağı açıklandıktan sonra, böyle bir hükmün vakti saati gelince-sünnetullah gereği- mutlaka ineceği haber verilmektedir.

Şüphesiz hakka karşı cephe alıp hem ondan yana görünen, hem de onu içinden çökertmeye yönelik olmadık haberler uyduran, entrikalar çe­viren ve bu suretle mü'minleri tedirgin edip kargaşalığa iten iç düşmanlar, uslanmadıkları takdirde, haktan yana olan mü'minlerin onları yurtlarından çıkarıp sürmeleri, değilse imhaları cihetine gitmeleri Allah'ın uygulana-gelen sünnetlerinden biridir. O'nun sünneti ve o sünnetin gereği olan hük­mü zamanı gelinoe gerçekleşir. Nitekim Peygamber (A.S.) bir gün geldi Medine ve çevresindeki Yahudileri yurt dışına sürmek ve Allah'ın sünne-' tini yerine getirmek zorunda kaldı.

Unutmamak gerekir ki, sünnetullah'ın uygulanma vakti gelince oluşan sebepler de son kertesine gelip dayanmış olur ve ortam buna hazır duru­ma gelmiş bulunur. Ahzâb Savaşı'ndan sonra Yahudiler aleyhine oluşan sebepler öylece son kertesine gelmiş bulunuyordu. [145]

 

 

Âyetler Arasında Bağlanti

 

Yukarıdaki âyetlerle, mü'min kadınların dış kıyafeti ve örtünmeleri ko-îiu edildi. Sonra da mü'minleri durmadan rahatsız edip fitne ve fesat çıkar­maya çalışan, olmadık haberler yayan münafıklarla, yerli Yahudiler üze­rinde durularak, İslâmiyet aleyhine serptikleri fitne ve yalan tohumlarına son vermedikleri takdirde ya yurtlarından kovulaçakları, ya da imha edi­lecekleri haber verilerek ilâhî sünnetin gereği bir ültimatom mahiyetinde ilân edilmiş oldu.

Aşağıdaki âyetlerle, sık sık âhiret azâbıyla tehdît edilen inkarcı sapık­ların kıyamet olayının ne zaman meydana geleceğinden sormaları konu ediliyor. Sonra da ilâhî lanete çarpılan o inkarcı sapıklar için âhirette ha­zırlanan azap tablosundan bir bölüm tasvîr edilerek ilâhî uyarı yapılıyor. [146]

 

Meali:

 

63—  İnsanlar, sana Kıyâmet'in kopuş saatinden soruyorlar. De ki: Ona ait bilgi ancak Allah'ın yanındadır. Ne bilirsin, belki de onun kopuş saati yakın olabilir.

64—  Şüphesiz ki Allah, kâfirleri lanetlemiş ve onlara çılgın alevli bir ateş hazırlamıştır.

65—  Orada ebedî kalıcılardır; ne bir dost ve sahip, ne de bir yardım­cı bulabilirler,

66—  Bir günde kî, yüzleri ateşe çevrilir de, «Ah keşke Allah'a itaat et­seydik, Peygambere uysaydık!» derler.

67—  Ve dediler ki: «Ey Rabbımiz! doğrusu biz efendilerimize ve bü­yüklerimize uyduk, onlar da bizi şaşırtıp yolumuzu saptırdılar.

68—  Ey Rabbımız! onlara azaptan iki kat ver de onları büyük bir lo-net ile lanetle.»

 

İniş Sebebi

 

Kur'ân âyetlerinde ve Peygamber (A.S.)ın sünnetinde inkarcı azgın lar, kâh gelecek azapla, kâh kıyametin dehşetiyle tehdit edilmekteydiler Ne var ki onlar bu tehdidin altında yatan hikmeti ve rahmeti anlayamıyor lardı. O yüzden ikiyüzlü dönekler ve inkarcı sapıklar sırf alay olsun diye sapık yahudiler de sırf Peygamber'i (A.S.) acze düşürmek niyetiyle kıya metin kopuş saatini sorup duruyorlar ve bir an önce kıyamet olayının mey^ dana gelmesini istiyorlardı. İlgili âyet bu sebeple inmiştir. [147]

 

Kıyametin Yakın Olması

 

«İnsanlar, sana kıyametin kopuş saatinden soruyorlar. De ki: Ona ait bilgi ancak Allah'ın yanındadır. Ne bilirsin, belki de onun kopuş saati yakın ola­bilir.»

Dünya'nın üç, dört milyar yıllık ömrüne bakılırsa, kıyametin elbette ya­kın olduğu kendiliğinden anlaşılır. Üstelik Hz. Muhammed'e (A.S.) «Âhir zaman peygamberi» denilmektedir. Yerkürenin üstünde ve içinde olan ni­metlere erişilmiş; birçok icad ve keşifler yapılmış; ilâhî kudretin her şeyde geçerli olduğu, her varlığın o kudretin damgasını taşıdığı az-çok anlaşıl­mıştır. Birçok konularda zirveye çıkılmış; beşer ilmi hayli mesafe kat'et-miştir. Bilindiği gibi, bir şey, bir olay kemâle erince arkasından zevale yüz-tutar; tamam denilince de baş aşağı gelmeye başlar. Her yokuşun bir ini­şi vardır. Kâinat düzenini kurup onu belli bir plâna göre yürüten; başı boş anlamsız hiç bir şey yaratmayan Cenâb-i Hak, kıyametten önce birtakım belirtiler koymuş, plânda onlara gereken yeri ayırmış ve peygamberinin di­liyle o belirtileri bize haber vermiştir. Sağlıklı tesbitlere göre, belirtilerin çoğu çıkmış durumdadır. O halde vakti gelince, yani ruhlar âleminde in­sanî ruh kalmayınca kâinat plânı değişikliğe uğratılacak ve o yüzden mev­cut düzen alt-üst olup bozulacak ve yerine yepyeni kalıcı bir düzen ge­tirilecektir. Şüphesiz bu müthiş olay Cenâb-ı Hakk'ın bir va'didır ki mut­laka yerine gelecektir. Çünkü O va'dinden dönmez.

İlgili âyetle kıyametin yakın olduğu ifade edilirken belirttiğimiz hu­suslara işaret edilmektedir.

Diğer önemli bir husus ta şudur: Cenâb-ı Hak hiçbir kuluna kıyame­tin ne zaman kopacağını bildirmemiştir. Bu, «muğayyabat-i hamse» deni­len beş bilinmeyen gayble ilgili olaylardan biridir. [148]

 

İleri Gelenlerin Halka Kötü Örnek Olması

 

«Ve dediler ki: Ey Rabb.m.z! doğrusu biz efendilerimize ve büyüklerimize uyduk, onlar da bizi şaşırtıp yolumuzu saptırdılar.»

Kitleler psikolojisi ayrı bir konudur. Halk tabakası daha çok liderlerin ve ileri gelenlerin tesir alanında bulunur. O bakımdan her ülkede idareci kadro ile refah içindeki tabaka çok önemlidir. Bunların iyi ve kötü davra­nışları taklide her zaman açık ve müsaittir, yani taklit ortamını süratle oluşurmakta hayli etkilidir. Tarihte bunun sayısız örnekleri vardır. Lâle Devri, ülkede bu hevesi yani lâle yetiştirme arzusunu uyandırmış ve kam­çılamıştır. Kürk modası saraydan servet sahiplerine, onlardan halk kesi­mine yayılma isti'dadı göstermiş ve birçok aileler dişinden tırnağından artırdığını kürke ayırma ihtiyacını duymuştur.

Bunun gibi, Allah'ı inkâr eden kadronun imansızlığın revaç bulmasına; «din afyondur» diyen liderlerin genç kuşaklan maddenin kucağına atması­na sebep olduğu bilinen olaylardandır.

Anoak unutmamak gerekir ki, kökleşmiş, umumileşmiş inanç ve duy­gulara uymayan her hareket, her ideoloji ve her düşünce, halkı bir süre ifsat etse bile ömrü uzun sürmez; tıpkı mecrası değiştirilmiş ırmak gibi, eninde sonunda yine kendi yatağına dönüp akışına devam eder. Zayıf inançlılar, karakter yapısı bozuk olanlar kapıldıklarrakıntıda şekillenirler. Şüphesiz onların bu durumu bir istisna teşkil eder, umumî kaideyi bozmaz.

Köklü inancı, sağlam örf ve âdeti olmayan kitleler her zaman şekil değiştirmeye müsaittirler. Böyleleri ilk mecralarına ya zor dönebilirler, ya da hiç dönemezler.

İlgili âyetle bilhassa bu ikinei tür kitlelere işaret edilmektedir. Konumuzu oluşturan âyetten bize verilen mesaj şudur:

Allah'a inanmada köklü imâna, sağlam örf ve âdete sahip olan bir mil­let er-geç başındaki inançsız kadroyu eritir. Temeli bozuk, inançsız bir millet ise, idareci kadronun ve refah içinde yüzen şımarık varlıklıların kur­banı olur.

Âhirette bunun farkına varan halk tabakasının feryad-u figanı hiçbir anlam ifade etmez ve kendilerinden yana merhamet kapılarını açtırmaz. Çünkü dünya hayatında bu gerçekleri düşünüp anlayacak kadar hem akıllan, hem vakitleri vardı. Onu değerlendirememenin meydana getirdiği ko­pukluğu telâfi edecek bir şey kalmamış sayılır. Zira âhiret âlemi bütü­nüyle hesap, ceza ve mükâfat dönemidir.

O bakımdan dünyada şunun bunun tesiri altına girip haktan uzak kalan inkarcı halk tabakası, kendilerini bu duruma düşürmeye sebep olan kadro için âhirette şöyle dilekte bulunacaklar: «Ey Rabbımız! onlara azap­tan iki kat ver de onları büyük bir lanet ile lanetle..» [149]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, kıyametin kopuş saati hakkındaki bilginin Allah yanında mahfuz tutulduğu, kimselere bildirilmediği konu edildi. Arkasın­dan bütün imkânlara, nimetlere ve yeteneklere rağmen hakka sırt çeviren inkarcı azgınlar için âhirette hazırlanan azap tablosundan bir bölüm tas-vîr edilerek ilâhı uyarı yapıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, mü'minlere üç öğüt verilmekte ve ilâhî emaneti in­sanoğlunun yüklendiği hatırlatılmakta ve bunun hikmeti açıklanmaktadır. [150]

 

Meali:

 

69—  Ey imân edenler! Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın; Allah, Mu­sa'yı onların dediklerinden temiz tutup uzaklaştırdı. O, Allah katında de­ğerli ve itibarlı idi.

70—  Ey imân edenler! Allah'tan korkun (Peygamberi incitmekten) sa­kının ve hep doğru söz söyleyin ki,

71—  Allah işlerinizi sizin için düzeltip yararlı duruma getirsin; günah­larınızı bağışlasın. Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse, gerçekten o, büyük bir kurtuluşa ermiştir.

72—  Şüphesiz ki biz emâneti göklere, yere ve dağlara sunduk, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korkup titrediler; insan onu yüklendi; şüphesiz ki o, çok zâlim ve çok câhildir.  

73— Şunun için ki, Allah, ikiyüzlü dönek erkeklerle, ikiyüzlü dönek kadınlara; Allah'a ortak koşan erkeklere, Allah'a ortak koşan kadınlara azap edecek ve imân eden erkeklerin, imân eden kadınların tevbesini ka­bul edecek. Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

 

İniş Sebebi

 

Münafıklar ile Yahudiler durmadan Hz. Muhammed'in (A.S.) yaşayış tarzını, aile hayatını, evine bizzat öte beri alıp taşımasmı tenkîd ediyor; gizli-açık, dolaylı dolaysız ona eziyet ediyorlardı. Cenâb-ı Hak, içinde kin ve haset, nifak ve şikak hastalığı bulunanların tarih boyunca gönderilen pey­gamberlerin karşısına çıkıp eziyette bulunduklarını hatırlatarak, Musa Pey-gamber'e {A.S.) yapılan eziyeti buna misâl göstermekte ve böylece yahudi milletinin karakter yapısı hakkında bilgi vermektedir. [151]

 

İlgili Hadîsler            

 

«Doğrusu Musa (A.S.) edepli, terbiyeli, vücudunu örten, utanıp haya duyduğu İçin de teninden bir yer açık tutmayan bir kimse idi. O yüzden İsrail oğulları'ndan bir kısmı, «Musa'nın kendini bu kadar örtmesi, sırf te-nindeki alacalıktan veya debelikten, ya da bir dertten dolayıdır» diyerek ona eziyet ediyorlardı.» [152]

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bir gün ganimet malını taksim etmiş bu­lunuyordu ki, imânı zayıf olan bir adam, «bu taksimde Allah rızası göze-tilmemiştir» diyerek Hz. Peygamberi gayr-i âdil olarak suçlamış oldu. Onun bu ölçüsüz sözünü işiten bir sahabi, «ey Allah düşmanı, senin bu sözünü mutlaka Hz. Peygamber'e haber vereceğim» diyerek gelip durumu Resu­lü Han'a (A.S.) arzetti. Resûlüllah (A.S.)ın yüzü kızardı ve şöyle buyurdu:

«Allah, Musa'ya rahmet eylesin; o bundan daha çok eziyete uğradı da sabretti.» [153]

Ebû Musa el-Eş'ârî (R.A.) anlatıyor:

— Resûlüllah (A.S.) Efendimiz öğle namazını kıldırdıktan sonra eliyle işaret edip oturmamızı emretti ve şöyle buyurdu: «Şüphesiz ki Rabbım ba­na, Allah'tan saygı ile korkmanızı ve doğru söz söylemenizi emretmemi bu­yurdu.» Sonra kalkıp zevcelerine uğrayarak onlara da: «Rabbım bana, Al­lah'tan saygı ile korkmanızı ve doğru söz söylemenizi emretmemi buyur­du» diyerek tebliğde bulundu. [154]

«En şiddetli belâ (sıkıcı, üzücü sınav) peygamberler üzerinedir; sonra derece derece sürüp gider; adam dinine bağlı bulunduğu ölçüde belâ ile karşılaşır. Dinine çok bağlı ise belâsı o nisbette şiddetli olun az bağlı ise ona göre belâ başına gelir. O kadar ki, kul yeryüzünde hatasız (günahsız) yürüyünceye kadar belâ onun peşini bırakmaz.» [155]

«İnsanlardan en şiddetli belâya uğrayan peygamberlerdir, sonra sâ-lihler, sonra da derece derece farklı olanlardır.» [156]

 

Davanın Büyüklüğü Bela Fırtınasını Şiddetlendirir

 

imân edenler! Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın; Allah, Musa'yı onların dediklerinden temiz tutup uzaklaştırdı. O, Allah katında değerli ve itibarlı idi.»

Bilindiği gibî büyük davalar, yüce amaçlar üstün himmetlerle, büyük fedakârlıklarla gerçekleşebilir. Ebedî saadet, ilâhî hoşnutluk pısırıkların, uyuşukların, nemelazımcıların, sadece nefsiyle meşgul olup dinine hizme­te yanaşmıyaniarın yüzüne gülmez ve onlardan yana tecelli etmez. Hem üs­tün v« yüksek nimetler, büyük külfetleri gerektirir.

Mekke'de ve Arap Yarımadası'nda yaşayan kabileler iyice soysuzlaş-mış, canileşmiş ve katı putperest olmuş kimselerden oluşuyorlardı. Mer­kezî bir otorite yoktu. O yüzden saldırılar, yağmacılıklar, adam öldürmeler, kadın ve kızları esir edinip pazarlarda davar gibi satmalar birbirini kovalı­yordu. Böyle bir ortamda sahneye çıkan Hz. Muhammed (A.S.) Efendimi­zin karşılaşacağı sıkıntı, üzüntü ve belâyı bir düşünelim..

Her peygamber kendi derecesine, hitap ettiği muhite ve insanlara gö­re aynı şeylerle karşılaşmıştır. İsrail oğullarını Fir'avn'ın esaretinden kur­taran Musa Peygamber (A.S.) bile onların dilinden, ölçüsüz söz ve davranışlarından kurtulamamış, hayli sıkıntılar çekmiş, üzüntüler duymuştur.

Musa Peygamber yaratılışı ve yüklendiği kutsal görevi gereği, çok ter­biyeli, edepli, iffetli ve hayâlı idi. O bakımdan vücudunu iyice örter, teninir görünmesine imkân vermezdi. Onun bu hayasını kötüye yorumlayanlar, onu alacatenli veya debe, ya da eş cinsellikle suçluyor ve durmadan ona bu gibi kusurları yakıştırmaya çalışıyorlardı. O bir gün tenha bir yerde yıka­nırken şiddetli esen rüzgâr elbiselerini insanların bulunduğu tarafa sürük­leyip götürdü. O da elbisesini kurtarmaya çalışırken o arada vücudunu gö­renler oldu. Herhangi bir arıza veya kusuru bulunmadığı anlaşıldı, ama yıl­larca bunun dedikodusuna katlanmasından sonra..

Musa (A.S.)ın «vecîh» olduğu bildiriliyor. Bu sıfat Arapça bir kelimedir ve daha çok şu manalara delâlet eder:

a)   Kadri yüce idi,

b)   Çok şerefli ve itibarlı idi,

c)   Makam ve mertebesi çok yüksekti,

d)  Terbiyeli, iffetli ve vakarlı idî.. [157]

 

Mü'minin Saadeti İki Maddede Özetlenmiştir

 

«Ey imân edenler! Allah'tan korkun (Peygamberi incitmekten) sakının ve hep doğru söz söyleyin ki..»

Kur'ân-ı Kerîm ilâhî beyânın yüksek anlatımıyla, mü'minin dünya ve âhiret mutluluk ve huzurunu iki madde halinde özetlemektedir:

a)  Allah'tan saygı ile korkup fenalıklardan,  peygamberi incitmekten sakınmak,

b)  Her hâl-ü kârda doğru söz söylemek..

Diyebiliriz ki bu iki madde İslâm ahlâkını bütünüyle içine almakta; iyi, yararlı ve erdemli olmanın mayasını oluşturmakta ve insanın kaderini çiz­mektedir. Zira saadete açılan iki kapı vardır; Birincisi, işlerin ilâhî emirler doğrultusunda düzene sokulmasıdır. İkincisi ise, işlenen günah ve kusur­ların ağırlığını bu çerçeve içinde hissedip pişmanlık duyarak Allah'a yönel­mek; tevbe ve istiğfarda bulunarak bağışlanma mutluluğuna erişmektir.

Bütün bunlar, yani Allah korkusunu içimizde taşımak, doğru söz söy­lemek, işleri düzene sokmak ve ilâhî mağfirete erişmek mutlak anlamda Allah'a ve Peygamberine itaatle gerçekleşir. O halde faziletin kaynağı, doğruluğun menbaı, düzenli hayatın sırrı ve hikmeti mutlak itaattir. Taâtin temeli ise, şüpheden uzak sağlam imândır.

O bakımdan Cenâb-i Hak, konumuzu oluşturan 70. âyete, «Ey imân edenler!» sözüyle başlamıştır. [158]

 

Emanetten Maksat Nedir?

 

«Şüphesiz ki biz emâneti göklere, yere ve dağlara sunduk, onu yüklenme­ye yanaşmadılar, ondan korkup titrediler; insan onu yüklendi..»

Göklere, yere ve dağlara sunulan, fakat onların taşımaya güç getire-miyerek taşımaktan korkup kaçındıkları «emanet» ne olabilir? Bu konuda ashab-ı kiram ve tabiînden birçok ilim adamlarından farklı yorumlar riva­yet edildiğini görüyoruz. Önce şunu belirtelim ki, Kur'ân âyetlerinin delâlet ettiği mana ve hikmeti en iyi anlayan ve bilen, şüphesiz ki Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'dir. O bakımdan bizi aydınlatan bir hadîsin İmam Tirmizî tarafın­dan tesbit edilerek nakledildiğini müşahede etmekteyiz. Hadîs meâlen şöy­ledir :

«Şanı Yüce Allah, Âdem'e: «Ya Âdem! Şüphesiz ki ben emaneti gök­lere ve yere arzettim, onlar buna takat getiremediler. Sen ise, emâneti ta­şıdığı şey (sorumluluk)Ia kaldırmaya güç getirir misin?» diye sordu. Âdem: «Ya Rab, ondaki şey nedir?» diyerek o şeyi öğrenmek istedi. Allah ona : «Emaneti taşıyabilirsen mükâfatlanırsın; zayi' edersen gazaba uğratılırsın» buyurdu. Bunun üzerine Âdem emaneti, içindeki şey (sorumluluk)la birlik­te yüklendi; o yüzden. Cennet'te ancak sabah namazıyla ikindi namazı ara­sındaki süre kadar kalabildi; Şeytan onu (aldatıp) oradan çıkardı (çıkarıl­masına sebep oldu).»

Böylece insana yükletilen «emânet» dinî vazifelerin tamamıyla ilgili bu­lunan sorumluluktur. Onu, yaratıldığımız amaca yönelik anlamda koruduğu­muz takdirde bizi mutlu eder; koruyamadığımız takdirde mutsuz eder.

Bunun için cumhur-i ulemâ, burada geçen «emâneti», dinî vazifelerin tamamı olarak yorumlamıştır.

Diğer yandan sözü edilen cumhura ışık tutan ve bu konuda malzeme veren ilim adamlarının az farklı yorumları ise şöyledir:

a) İbn Abbas'a (R.A.) göre : Allah'ın kullarına farz kıldığı şeylerin ta­mamıdır.

b)  İbn Mes'ûd'a (R.A.) göre : Kişiye emaneten bırakılan söz, mal ve can olabileceği gibi, namaz, zekât, oruç, hac, doğru söz, borcu ödeme, öl­çü ve tartıyı tam kullanma ve adaletle iş görme de olabilir.

c)  Ubey b. Kâb'e (R.A.) göre : Adamın nikahladığı eşi ve çocuklarıdır.

d)  Ebû Derdâ'ye (R.A.) göre : Cünüplükten dolayı yıkanmaktır.

e)  Abdullah b. Amr'e (R.A.) göre : Bedenimizdeki organlarırmzdır.

f)  Allah'ın varlığına ve birliğine delâlet eden belgelerdir. Allah bun­ları göklere ve yere, aynı zamanda dağlara sundu, onlar kabul edip hepsini yüklenip izhar ettiler.

Bu son yoruma göre, âyette geçen «arz» kelimesi, «izhar» anlamında kullanılmıştır.

İnsanoğlu ise, bu delil ve belgeleri gizleyip izhar etmediğinden ken­di kendine zulmedip cehlini ortaya koymuştur. Bundan dolayıdır ki, Resû­lüllah (A.S.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

«Dört şey sende bulunduğu takdirde artık dünyadan, dünyalıktan yana kaçırdığın diğer şeylerden dolayı sana bir şey gerekmez: Emâneti koru­mak, doğru sözlü olmak, güzel ahlâk üzere bulunmak, helâl ve temiz bir lok­ma yemek.» [159]

 

Emânetin Göklere Ve Yere Sunulması

 

Bilindiği gibi, varlık âlemi her şeyiyle hareket halindedir. Her şey yara­tıldığı kanuna ve ilâhî plândaki çizgisine bağlı kalıp amacına yönelik ola­rak hareketini ve hizmetini sürdürmektedir. Ancak onların ilâhî buyruğa mutlak anlamda itaati, gayr-i şuurîdir; diğer bir anlatımla, irâde dışı ve bir bakıma mihanikidir. Sunulan emanet ise, akıl, idrâk ve şuurdur ki bunlar bütünüyle sorumluluk gerektiren ilâhî emânetlerdir. Her biri yerin­de ve amacında kullanılmadığı takdirde kişiyi yaratıldığı hilkat kanununa ve plândaki yerine ters düşürür de o yüzden o, bedbahtlar sınıfında yerini almış olur.

Gökler ile yere sunulması ise, takdirî ve temsîiidir. Öyle ki, emânetin ve ona bağlı sorumluluğun ilâhî haklarla ve insan hukukuyla içice olduğu­nu, bunun da çok büyük mesuliyetleri beraberinde getirdiğini tasvîr için nefis bir benzetme yapılmıştır. Buna ilim dilinde «temsîlî istiare» denir. [160]

 

Emâneti Yüklenmenin Sorumluluğu

 

Kur'ân, emânetle ilgili sunuş tarzının ve onunla ilgili sorumluluğun se­bep ve hikmetini iki noktada özetlemektedir:

Aklını, idrâkini ve diğer yeteneklerini sünnetullah doğrultusunda yaratıldıkları amaca uygun kullanmayanların, ruhlarındaki paslanmayı or­taya çıkarmak ve bu yüzden çeşitli vesilelerle Allah'a ortak koşmaları, iki­yüzlülük ve döneklik yapmaları sebebiyle onları cezalandırmak,

  Emâneti yerinde, gayesine uygun kullanan mü'minlerin ruhların­daki cevheri ortaya çıkarmak ve bu arada zaman zaman sünnetullah çiz­gisinden az-çok kaydıklarını idrâk edip pişmanlık duymak suretiyle dö­nüş yapanları, tevbe ve istiğfarda bulunanları bağışlayıp mutlu kılmak..

İşte insan ruhundaki cevheri ortaya çıkaran bu emânettir ki tlünya hayatına, ölüm olayına ve âhiret âlemine anlam kazandırmakta; birinin diğerini tamamladığını bütün hikmet ve felsefesiyle yansıtmaktadır.

Şüphesiz Allah, inkâr ve sapıklığı bırakıp hakka yönelen ve imân dü­zeyinde sâlih amellerde bulunan kullarından yana hep merhametlidir ve hep bağışlayandır. Yetmiş üçüncü âyetin «Allah gafur ve rahimdir» cüm­lesiyle noktalanması, mü'minlere müjde vermekte, inkarcı sapıkları uyarıp hakka ve geniş rahmete davet etmektedir.

Ahzâb Sûresi'ne, Allah'tan korkup her türlü inkâr ve kötülükten sakın­mamız ve kâfirlerle münafıklara uymamamız emredilerek başlandı; bu em­re uymayan münafık ve müşriklere azap edileceği hatırlatılarak, uyan mü'­minlerin tevbelerinin kabul edileceği ve o sebeple ilâhî rahmet ve gufrana mazhar kılınacakları müjdelenerek bitirildi.

Bu sûrenin de tefsirini bize kolaylaştıran Cenâ'b-ı Hakk'a hamd-u se­nalar; her vesileyle yolumuzu aydınlatan, kalbimize ışık tutan Resûlüllah (A.S.) Efendimize salât-ü selâmlar olsun. [161]

 



[1] Tefsîr-i Nisâbûrî : 21/78

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4812.

[2] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4812-4813.

[3] Lübabu't-te'vll: 3/450- Esbab-ı Nüzûl/Nisabûrî: 236

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4814-4815.

[4] Tefsîr-i îbn Kesîr :  3/465

[5] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4815-4816.

[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4816.

[7] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4816.

[8] Ahmed b. Hanbel: İbn Abbas  (R.AJdan

[9] Tefsir-i İbn Kesir :  3/466

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4817-4818.

[10] Buhari/menakıb: 5, ferâiz : 29- Müslim/imân: 112, 114, 115, ıtık : 21, va-saya: 5, velâ' :  3- Daremî/siyer: 82, ferâiz :  2- Ahmed: 2/118, 5/38, 46

[11] Buharî/menakıb : 5, ferâiz: 29- Müslim/imân:  112, 114, 115, ıtık : 21, va-saya:  5, velâ' : 3- Daremî/siyer ; 82, ferâiz :  2- Ahmed :  2/118. 5/38, 46

[12] Buharı

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4818.

[13] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4818-4819.

[14] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4819.

[15] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4820-4821.

[16] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4821.

[17] Buharî/istikraz :  11, tefsir:  33- Ahmed:  2/343, 335

[18] Buharî/imân : 8, eymân : 3- Müslim/imân : 69, 70- Nesâi/imân:  19- İbn Mâce/mukaddeme: 9- Ahmed: 3/177, 207, 275, 278- 4/336

[19] Müsned-i Ahmed - Ebû Dâvud : Câbir b. Abdullah (R.A.)den

[20] Buharı/kefalet: 5, nefekat: 15, ferâiz: 4, 15- Müslim/cumuâ: 43, ferâiz: 14, 16- Ebû Dâvud/büyû' : 9, cenâiz : 67- İbn Mâce/mukaddeme :   11- Ahmed : 2/318, 335, 464- 4/281-5/347

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4822.

[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4822-4823.

[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4823.

[23] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4824.

[24] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4824-4825.

[25] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4825.

[26] İbn Ebî Hatim - Bağavî : Katâde'den; ayrıca İbn Sa'd de Katade'den ri­vayet etmiştir. İmam Süyutî hadîsin mürsel ve sahîh olduğunu belirtmiştir: Câ-miussağîr:  2/97

[27] Hafız Ebû Bekir Bezzar : Ebû Hüreyre (R.A.)den, Hadîs sahihtir.

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4826.

[28] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4826-4827.

[29] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4827.

[30] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4827-4828.

[31] Buharî/istiska': 26, bed-i halk: 5, enbiyâ: 6, meğâzî :  29- Müslim/istis-ka' : 17- Ahmed : 1/222, 228, 324, 341, 355, 372

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4830.

[32] Reşehatü Ayni'l-Hayat/Herevî: 11

[33] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4830-4831.

[34] îbn Ebî Hatim

[35] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4831-4833.

[36] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4833.

[37] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4834.

[38] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4834.

[39] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4834-4835.

[40] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4836-4837.

[41] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4837-4838.

[42] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4838.

[43] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4838.

[44] Müslim - Tirmizî - Tefsîr-i Kurtubî - Tefsîr-i îbn Cerîr et-Taberî - Tef-sîr-i îbn Kesir

[45] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4840.

[46] Tefsîr-i Kurtubî:  14/159                                                    

[47] Tirmizî/menakıb: 21- îbn Mâce/mukaddeme: 11

[48] Buharî/meğâzî:  29- Müslim/zikir :  77- Ahmed:  2/307, 341, 494

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4840-4841.

[49] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4841.

[50] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4841-4842.

[51] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4842.

[52] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4842-4843.

[53] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4843.

[54] Lübabu't-te'vîl: 3/465

[55] Bilgi için bak : Câmiu'l-beyân Fi-Tefsîri'1-Kur'ân: 21/99

[56] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4844-4845.

[57] Bu hadîs farklı anlatım ve değişik lafızlarla birkaç tarikten rivayet edil­miştir. Bilgi için bak: Müslim/talâk: 29- Müsned-i Ahmed: 3/228, 342- İbn Kesir: 3/481,

[58] Câmiu'l-beyân Fi-Tefsîri'1-Kur'ân :   21/100

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4845-4846.

[59] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4846-4847.

[60] Geniş bilgi için bak : Kaynaklarıyla îslâm Fıkhı/Celâl Yıldırım: 3/65-76

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4847.

[61] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4847-4848.

[62] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4848.

[63] Buharî/cumua:   13-  Müslim/salât :   136- Ebû Dâvud/salât:   52- Dâremî/ salât: 57- Taberânî/kıble: 12- Ahmed: 2/16, 151, 438, 475, 528- 5/192, 193- 6/169

[64] Hafız Bezzar

[65]Müsned-i Ahmed : Enes b. Mâlik (R.A.)den

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4850.

[66] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4850-4852.

[67] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4852-4853.

[68] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4853-4854.

[69] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4854-4855.

[70] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4855.

[71] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4856.

[72] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4856.

[73] Lübabu't-te'vü : 3/468 - Câmiu'l-beyân Pi Tefsîri'l-Kur'ân : 22/8

[74] Tirmizî :  Hadîsim garibün  

[75] Lübabu't-te'vü :  3/468  - Tefsîr-i îbn Kesîr :   3/487

[76] »             »         »   »

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4857-4858.

[77] Buharî/imân :37,tefsir:31-Müslim/imân: 1- Ebû Dâvud/sÜnnet:6-Tirmizî/imân : 5,6                                                                                            

[78] Taberânî                       

[79] Taberânî                  

[80] İbn Mâce                      

[81] Ebû Dâvud - Nesâî - Ibn Mâce

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4858-4859.

[82] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4859-4861.

[83] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4862.

[84] Lübabû't-te'vîl : 3/469

[85] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4863-4864.

[86] İbn Kesîr : 3/490

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4864.

[87] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4864-4865.

[88] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4866.

[89] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4866.

[90] Buharî/menakıb: 17, tefsir: 61- Tirraizî/edeb: 67- Taberânî/esmâ-i Ne­bi :  1- Ahmed:  4/80

[91] Müsned-i Ahmed:   27172, 212

[92] Buhari/menakib:  18- Müslim/fezâil:  20, 23- Ahmed:  2/257, 412

[93] Tirmizî/rüya: 2- Ahmed: 3/267

[94] Müslim/mesâcid:  5- Tirmizî/siyer:  5- Ahmed:   2/412     

[95] Müsned-i Ahraed : 4/127, 128                                         

[96] »               »        : 4/81, 84                                                  

[97] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4867-4868.

[98] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4869.

[99] Esbab-ı Nüzul Li-Nisabürî

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4870.

[100] Tirmizî/zühd : 14, daavat: 4, 20, 113- İbn Mâce/edeb: 53, zühd: 3

[101] Tirmizi/daavat: 113- Ahmed: 2/317, 477

[102] Tirmizî/zühd: 21, 22r- Dâremî/rikak : 30- Ahmed: 4/188- 5/40, 43, 44, 47, 48, 49, 50

[103] Tirmizî/daâvat: 4- ibn Mâce/edeb: 53

[104] Buharî/edeb: 18-MüsIim/tevbe: 22- îbn Mâce/zühd: 35

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4870-4871.

[105] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4871-4872.

[106] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4872.

[107] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4872.

[108] İbn Ebî Hatim - İbn Kesir:  3/497

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4873.

[109] Bu konuda geniş bilgi için bak : Nahl Sûresi 125. âyetin tefsîri

[110] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4874-4875.

[111] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4875-4876.

[112] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4876.

[113] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4877.

[114] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4877-4878.

[115] Ebû Dâvud/talâk:   7-  îbn Mâce/talâk:   17-  Dâremî/talâk:   3-  Ahmed: 2/110,  189.  190, 207

[116] yararlanabileceği ölçüde örfe uygun bir

Buharî/talâk: 9- İbn Mâce/talâk: 17- Dâremî/talâk: 3   

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4878.             

[117] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4878-4879.

[118] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4879.

[119] Buharî/vekâlet:  9, nikâh:  40- Ebû Dâvud/nikâh:  22- Nesâî/nikâh:   1-Taberânî/nikâh:  8- Ahmed:  5/336

[120] Nesâî/aşaretü'n-nisâ:  2/îton Mâce/nikâh:  47- Dâremî/nikâh:  25

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4881-4882.

[121] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4882.

[122] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4883.

[123] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4883-4884.

[124] Lübabu't-te'vîl : 3/476 - Tefsîr-i İbn Kesir : 3/503

[125] Lübabu't-te'vîl : 3/476

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4885-4886.

[126] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4886-4887.

[127] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4887.

[128] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4887-4888.

[129] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4888.

[130] Ahmed :  3/102,  261-2/172,  187-  Ebû Dâvud/vitir:   26-  Dâremî/rikak:   58

[131] Tirmizî: îbn Mes'ud (Ifc.A.)den

[132] Buharî/enbiyâ :   10-  Müslim/salât:   66,  67-  Nesaî/sehv:   51-  İbn  Mâce/ ikamet: 25- Dâremî/salât; 85

[133] Müslim/salât:  197, tevbe:  53- Tirmizî/siyer: 24, salât:  1- Ahmed:  1/105, 147, 191

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4889-4890.

[134] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4890-4891.

[135] Buharî/tefsîr:  45, tevhîd:  35, edeb:   101- Müslim/elfaz:   1, 2, 5, 6 - Ebû Dâvud/edeb:  169- Ahmed: 2/238, 272, 395

[136] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4891.

[137] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4892-4893.

[138] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4893.

[139] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4895.

[140] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4895-4896.

[141] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4896.

[142] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4896-4897.

[143] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4897.

[144] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4897-4898.

[145] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4898-4899.

[146] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4899.

[147] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4901.

[148] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4901.

[149] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4902-4903.

[150] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4903.

[151] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4905.

[152] Tirmizî/tefsîr: 33- Buharî/enbiyâ: 28- Ahmed: 2/315, 515

[153] Buharî/humus: 19, enbiyâ: 27, meğâzî: 56, edeb: 53, 71, isti'zan: 47, ze­kât: 140, 141- Tirmizî/menakıb: 63- Ahmed: 1/380, 396, 411, 436, 441, 453

[154] tbn Ebî Hatim - Müsned-i Ahmed: 4/391, 413

[155] Dâremî/rikak: 67

[156] Tirmizî/zühd: 57- îbn Mâce/fiten:  23

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4905-4906.

[157] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4906-4907.

[158] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4907-4908.

[159] Müsned-i Ahmed : 2/177

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4908-4909.

[160] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4909.

[161] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4910.