.

CÂSİYE  SÛRESİ 2

Sûrenin Kapsadığı Başlıaa Konular : 2

Meali   : 2

Kur'an, Azız Ve Hakim Olan Allah'tan İndirilmiştir. 2

Her Şey İlâhî Kudreti Yansıtmaktadır. 3

Âyetler Arasında Bağlantı 4

Meali: 4

İlgili Hadis. 4

Allah'ın Âyetlerini Yalan Sayanların Dört Vasfı 4

Açıklama : 5

Kur'ân Yalnız Doğru Yolu Gösterir. 5

Âyetler Arasında Bağlantı 5

Meali: 5

İniş Sebebi 5

Allahın Varlığına Ve Birliğine, İnsanın Da En Şerefli Canlı Olduğuna Delalet Eden Belgeler. 6

Göklerde Ve Yerde Ne Varsa, Hepsi İnsan Oğlunun Emrine Verilmiştir. 6

Küfür Ve Azgınlıkla Sistemli Mücadele Etmek. 6

İyilik Ve  Kötülük  İzafîdir. 6

Âyetler Arasinda Bağlantı 7

Meali   : 7

Yahudilerin İnat Ve İhtirası 7

Ayrı Şeriat, Farklı Hükümler. 7

Kur'ân  Kâinat Plânını  Açıklamaktadır. 8

Gerçek  Hayat Nedir Ve Nasıldır?. 8

Âyetler Arasında Bağlantı 8

Meali 9

İlgili Hadîsler. 9

Kâinat Tam Dengeli Ve Uyumlu Yaratılmıştır. 9

Kendi  Hevesini İlâh   Edinenler. 10

Allah'ın Saptırdığı Kimseler. 10

İnkarcı Maddecilerin İddiası 10

Âyetler Arasında  Bağlantı 10

Meâli: 11

Kur'ân Her Vesileyle İnsan Aklına Işık Tutar. 11

Âhiret Âleminden Birkaç  Safha. 11

Âhiret Saadeti Üç Şarta Bağlanmıştır. 12

Allah'ın Va'di Haktır. 12

İnkarcı Sapıkların Varacağı Nokta. 12

Âyetler Arasında Bağlantı 12

Meali: 13

İlgili Hadîsler. 13

Tevhîd İnancının  Esası 13

 


CÂSİYE  SÛRESİ

 

el-Hasan, Câbir ve İkrime'ye göre : Tamamı Mekke'de inmiştir. İbn Ab-bas (R.A.) ve Katade'ye göre : 14. âyeti Medine'de Hz. Ömer b. Hattab (R.A,) hakkında inmiştir. Mâverdî de aynı rivayete yer vermiştir. Ancak Meh-devî ve Nuhhâs'ın İbn Abbas (R.A.)dan yaptıkları rivayete göre : 14. âyet Hz. Ömer (R.A.) hakkında Mekke'de inmiştir. Şöyle ki, Mekke'de bir adam Hz. Ömer'e karşı ağır bir dil kullanmış ve o da onu yakalayıp haddini bil­dirmek istemiş; o sebeple 14. âyet inmiştir.[1]

28. âyetinde, her ümmetin CenâbHakk'ın adaletinin tecelli edeceği âhiret gününde dizüstü çökeceğinden söz edildiği ve buna delâlet eden «câsiye» kavramına yer verildiği için, aynı kavram sûreye isim olmuştur.

Âyet   sayısı        :      . 37

Kelime    »           :      488

Harf         »           ;    2161        [2]

 

Sûrenin Kapsadığı Başlıaa Konular :

 

 1-Yüce Yaratan'ın varlığına delâlet eden belgelere yer veriliyor,

2-  Allah'ın âyetlerini yalanlayıp büyüklük taslayanlar tehdit ediliyor.

3-  Kâfirlerin yersiz ve anlamsız sataşmalarına karşılık verilmemesi; gerektiği takdirde affedilmeleri isteniliyor.

4- İsrail oğullan'na verilen nimetler, maddî ve manevî alanlarda yük­selmelerini sağlayan ilâhî lûtuflar hatırlatılıyor ve böylece nankörlük eden milletlerin eiîm âkibetine atıflar yapılıyor, misâller veriliyor.

5- Müşriklere uyulmaması, onların heveslerine göre hareket edilme­mesi emrediliyor.

6- Müşriklerin sergiledikleri sapıklık ve ahlâksızlıkları konu edilerek, onların bir süre bulundukları sapıklık içinde bırakılmaları tavsiye ediliyor.

7- Müşriklerin, öldükten sonra dirilmeyi, âhireti ve hesabı, ceza ve mükâfatı red ve inkâr ettiklerinden söz edilerek yönlendirici bilgiler veriliyor.

8- Âhiret âleminin   mahşer,   hesap,   amel defterlerinin  inmesi   gibi

önemli safhaları anlatılıyor.

9- Kötü   amelleri açıklanıp  yüzlerine vurulduktan sonra  müşriklere inecek olan ilâhî azaba dikkatler çekiliyor.

10-CenâbHakk'ın yüceliğinin, azamet ve kudretinin sınırsızlığından söz edilerek düşünce ufkumuz genişletiliyor.

 

Meali   :

 

1- Hâ- Mîm.

2- Kitab'ın indirilişi, çok üstün, çok güçlü ve hikmet sahibi Allah'tan­dır.

3-  Şüphesiz ki, göklerde ve yerde imân edenler için açık belgeler, isbatlayıcı deliller vardır.

4- Sizi yaratmasında, hayvanları üretip yaymasında, kesin olarak ina­nan bir millet için öğütler, açık deliller ve ibretler vardır.

5- Gece ile gündüzün birbirini izleyip durmasında; Allah'ın gökten

indirip öldükten sonra onunla dirilttiği yeryüzündeki rızıkta; rüzgârları de­ğiştirip çevirmesinde, aklını kullanan bir millet için açık belgeler, isbâtla-yioı deliller vardır.

6- İşte bunlar sana hak ile okuduğumuz Allah'ın   âyetleridir.   Artık onlar, Allah'tan ve âyetlerinden sonra hangi söze inanırlar?

 

Kur'an, Azız Ve Hakim Olan Allah'tan İndirilmiştir

 

 «Hâ-Mim. Kitab'ın indirilişi,  çok   üstün, çok güçlü ve hikmet sahibi Allah'tandır.»

Sûreye çok önemli bir cümleyle giriş yapılmaktadır. Öyle ki, Kur'ân'ın insan sözü olmadığı, olamiyacağı ve ancak çok güçlü çok üstün ve yegâne hikmet sahibi Allah'tan indirilmiş bulunduğu açıklanmakta ve böylece ese­rin değerinin, sahibinin kudret ve maharetine delâlet ettiğine işaret edil­mektedir.

Şüphesiz en mükemmel, en güçlü eser, en güçlü, en uzman ve en çok bilenden beklenebilir. Kur'ân gerek kelime dizisiyle, gerek cümle konumuy­la, gerekse âyetler arasındaki uyumfu düzenlemesiyle insan üslûp ve anla­tım tarzından kesinlikle ayrılır. Az kelimeyle çok mana ve hüküm ifade etme, insan düşüncesinin ufkunu genişletme, beşer aklına yer verme, Al­lah ile kullan arasındaki yolu işler duruma getirme; fizikle fizikötesi ara­sında tamamlayıcı ilgiyi kurma; hilkatin nasıl başladığını temel bilgi ma­hiyetinde verme; dünya ile âhiretin birbirini tamamlayıp biriyle diğerinin hikmetinin anlaşılabileceğini belirtme ve kâinatta hemen her şeyin insan­dan yana yaratılıp onun hizmetine verildiği gerçeğini ortaya koyma bakı­mından da insan kudretini aşan özellik arzetmektedir.

Kur'ân'daki akıcılık, çekicilik her türlü övgünün üstündedir. Taşıdığı ilâhi nağme ruhları doldurmakta, kalplere şifâ vermektedir. Çünkü O, Azîz ve Hakîm olan Allah'tan indirilmedir.

 

Her Şey İlâhî Kudreti Yansıtmaktadır

 

«Şüphesiz ki, göklerde ve  yerde  imân edenler için açık belgeler, isbatlayıoı deliller vardır.»

Kur'ân'ın nasıl bir kitap olduğu, kimin eseri bulunduğu belirtildikten sonra, bu mükemmel eserin sahibinin varlığına, birliğine delâlet eden bel­geler sıralanıyor:

1- Göklerde ve yerde, inanma isti'dadı ve basireti; anlama irfan ve feraseti olanlar için belgeler vardır. Gökler çok sağlam esaslara bağlı kı­lınıp düzenlenmiştir. Gerek «Güneş Aiiesisnin, gerekse diğer sistemlerin hareketleri  bütünüyle kusursuz hesaplara, şaşmayan kanunlara  bağlan­mıştır. O nedenle milyon ve milyar yıllar geçtiği halde kâinat düzeninde bir anormallik, ahenksizlik ve uyumsuzluk görülememiştir. Plân dışı gelişigü­zel hiçbir olay ve hareket söz konusu olamaz. İlim bu konuda bize bazı bilgiler toplamışsa da henüz yeterli sayılmamaktadır. Zira kâinat düşündü­ğümüzden de çok büyüktür ve anladığımızdan da çok daha kusursuzdur.

Yerküre sadece insanoğlu için var kılınıp düzenlenmiştir. Buradaki ha­yat şartlarının tamamını başka bir gezegen ve yıldızda görmek mümkün değildir. Aynı zamanda başka bir gezegen veya sistemde insan denilen canlı da yoktur. Rahman Sûresi 10. âyette bu incelik net biçimde açıklan­maktadır. Bu doğrultuda ilim yapanların çoğu henüz birtakım varsayım­larla oyalanmaktadırlar. Oysa Kur'ân ilme ışık tutan, akla ana fikir veren en doğru kitaptır. İlmin henüz tesbit edip gün ışığına çıkardığı birtakım gerçekleri Kur'ân on dört asır önce açık şekilde ortaya koymuş ve temel bilgiler vermiştir.

2- Sizi  yaratmasında, hayvanları   üretip  yaymasında,   kesin olarak inanan bir millet için öğütler, açık deliller ve ibretler vardır.

Bu belgelerden birkaçını sıralayalım :

a)  Vücudumuzun yapı taşı sayılan küçücük hücrelerin yapısı aynı olmakla beraber, yaptıkları işler, yüklendikleri programlar değişiktir. Hücre­lerdeki canlılık vasfı ise, ilâhî hilkat kanununun her şeyde sâri ve câri ol­duğunu isbatlar.

b)   İnsan beyninin kabuğu da bir mu'cizedir. «İnsan tekâmül edip geli­şen bir hayvandır» diyenler hep aldanmışlardır. Her canlı, türünün özelliği­ne bağlı kalarak doğar ve yaşar. Türden türe geçiş yoktur. Nitekim Duhân Sûresi 40. âyetin tefsirinde bunu isbatlar anlamda, ilim adamlarının yap­tıkları tesbiti nakletmiş bulunuyoruz.

Önce insanın beyin kabuğuna dikkat edildiği zaman, hiçbir hayvanın beyin kabuğuna benzemediği görülür. Şüphesiz bir canlının üstünlüğü, da­ha çok beyin kabuğunun mükemmelliğine bağlıdır. Bu da ancak insanda

görülebilmektedir.

İşte Cenâb-ı Hak hilkat kanunuyla insanı birtakım özelliklerle donatıp diğer canlılardan-kesin ve net çizgileriyle ayırmış; herhangi bir hayvanın te­kâmül ederek bu çizgiye gelmediğini, gelemiyeceğini ortaya koymuştur.

3- Gece ile gündüzün birbirini izlemesi de akıl sahiplerine ilâhî kudretin  eşsizliğini yansıtan belgelerden biridir.

Gece ile gündüzün biteviye birbirini takip etmesi, dünyanın düzenli iki ayrı hareketini isbatlamaktadir. Dünya yaratıldı yaratılalı, onun bu jki ayrı hareketi fire vermeden sürüp gelmektedir ve kıyamete kadar da devam edecektir. Yerçekim ve merkezkaç kanunlarının bu hareketleri üzerindeki rolü söz konusudur.

4-.Allah'ın gökten indirip, öldükten sonra onunla dirilttiği yeryüzün­deki rızıkta da..... aklını kullanan bir millet için acık belgeler, isbatlayıcı

deliller vardır.

Yeryüzünde canlıların su dengesini ve ihtiyacını karşılayan denizler, göller ve ırmaklar belli hesaplara göre var kılınmışlardır. Yağmur olayı ancak bunlarla karşılanabilmektedir. O bakımdan sözü edilen kaynaklar, mevcut olandan daha az veya daha fazla olsaydı bu denge bozulurdu.

Şüphesiz sağlanan yağmur dengesi toprağın kabarması, tohum ve kökleri harekete geçirmesi; bitkilerin oluşup gelişme kanunuyla içiçedir. Tabiatçılar, yeryüzünde meydana gelen ve bir devridaim halinde devam eden olayların zahirî sebeplerini ve bağlı bulundukları kanunları izaha ça­lışırlar; ama sebep ve kanunların nasıl bir plân ve programa göre yürütül­düğünü, programlayanın kim olduğunu düşünmezler. Oysa ortada mutlak anlamda kusursuz bir düzenleme ve sürüp gelen ölçülü bir uygulama var­dır. Bunun tesadüflerin biraraya gelmesiyle oluştuğunu söylemek, kâinatı bütünüyle kör tesadüfe bağlamak demektir.

Toprak, su, hava, güneş, tohum veya kökün biraraya gelmesi yeni bir hayat oluşturmaktadır. Tohum ve kök, aynı zamanda spor, bitkinin özel­liklerini kendinde taşır. İlmî araştırmalar bu düzenli ve değişmez kanunla­rı ve sebepleri tesbit ediyor, ama bunun nasıi başladığını, daha doğrusu ilk menşeini, kâinat plânında nasıl yer aldığını ve nasıl bir kudretin tasar­ruf ve denetimi altında bulunduğunu araştırmıyor ve o yüzden bu konuda sağlıklı ve doğru bir bilgi üretemiyor.

Bitkilerdeki hayata dönme olayı ne ise, insanların da kıyamet günün­de yeniden hayata dönmesi onun' gibi bir olaydır. Önceden çizilmiş bir plâ­nın uygulanan parçalarından biridir. İnsanın kuyruk sokumundaki bilyamsi küçücük kemik, bir bakıma tohuma benzemektedir; öyleki bu kemik insa­nın bütün özelliklerini kendinde taşımaktadır. Ancak tohumla onun ara­sındaki fark, tohum yanıp kül olunca veya parçalanıp çürüyünce yeniden yeşerme fonksiyonunu kaybediyor, sözü edilen kemik ise, ruhla arasındaki manevî ve kopmaz irtibat sayesinde, çürüse de, yanıp kül olsa da o özel­liklerini kaybetmiyor.

Şüphesiz bu olayı, mevcut fiziksel kanunlarla anlamak veya çözmek mümkün değildir. Zira ruhla o kemik arasındaki ilgi, fizikötesi bir olaydır.

5- Rüzgârları değiştirip  çevirmesinde de aklını kullanan bir  millet

için açık belgeler, isbatlayıcı deliller vardır.

Rüzgâr, bilindiği gibi, atmosferin hareketidir. Bu hareketlere yer ve ha­va sıcaklığındaki değişmeler sebep olmaktadır. Sıcaklık farkları yüksek ve alçak basınç alanlarının doğmasına yol açar. İki bölge arasında basınç farkı meydana gelince hava yüksek basınç bölgesinden alçak basınç böl­gesine doğru akar.

Anlaşıldığı1 gibi, atmosferin hareketi belli sebep ve şartların oluşma­sına bağlanarak sağlanmıştır. Şüphesiz bütün bu olay ve oluşumlar, çok sağlam ve dengeli bir plâna göre yürütülmektedir. Bizler aneak zahiri se­bepleri tesbit edebiliyoruz, onların gerisindeki ilâhî plânı ve görevli melek­leri göremiyoruz.

Kur'ân-ı Kerîm, bütün bu tabiat olayları üzerinde iyice düşünmemizi emretmekte ve aklımızı harekete geçirmek için birtakım ip uçları vermek­tedir. Öyle ki, her olay, mevcut düzenin bir parçasını, kurulu sağlam den­genin açık belirtisini yansıtmakta ve o denge ile düzeni sapasağlam ayak­ta tutan Yüce Kudrete yönelmemizi ilham etmektedir.

Nitekim altıncı âyetle bu inceliğe değinilerek düşünce ufkumuz geniş­letilmekte ve aklımızla imânımızı birleştirmemiz istenmektedir : «İşte bun­lar,, sana hak ile okuduğumuz Allah'ın âyetleridir. Artrk onlar, Allah'tan ve âyetlerinden sonra hangi söze inanırlar?»

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Kur'ân'ın çok güçlü, çok üstün ve yegâne hikmet sahibi Allah katından indirildiği belirtilerek, eserin mükemmeliğine ve ku­sursuzluğuna dikkat çekildi. Sonra da o çok üstün, çok hikmet sahibi Al­lah'ın varlığına ve birliğine delâlet eden belgeler anılarak insan aklına ışık tutuldu, malzeme verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, bu gerçekleri görmeyen ve ilâhî âyetleri akıl ve insaf kulağıyla dinlemeyip arkasını çeviren, büyüklük taslayıp küstahlık eden inkarcılar için murdar bir azabın hazırlandığı haber veriliyor ve böy­lece onların duygu ve düşünceleri harekete geçirilmek isteniyor,

 

Meali:

 

7- Çok yalan söyleyip iftira atan her günahkârın vay hâline!

8-Allah'ın âyetleri kendisine karşı okununca dinler ve hemen sonra büyüklük taslayarak sanki hiç işitmemiş gibi ısrar edip durur. Artık onu elem verici bir azap île müjdele.

9- Âyetlerimizden bir şey anlayıp öğrenince onu alay konusu edinir. İşte bunlar için horlayıcı, alçaltıcı, aşağılayıcı bir azap vardır.

10- Ve önlerinde de Cehennem vardır. Kazandıkları hiçbir şey ve Al­lah'ı bırakıp edindikleri dostlar fayda vermez, (azabı geri çevirmez). Onlar için büyük bîr azap vardır.

 11- İşte bu (Kur'ân), soğru yolu gösterendir. Rablarının   âyetlerini in­kar edenlere gelince : Onlara da pek fena-murdar elemli bir azap hazır­lanmıştır

 

İlgili Hadis

 

İbn Ömer (R.A.) diyor ki : «Resûlüllah (A.S.) Efendimiz düşman sal­dırısına uğrar endişesiyle, Kur'ân-ı Kerîm ile düşman ülkesine seyahat ya­pılmasını men'etmiştir[3]

 

Allah'ın Âyetlerini Yalan Sayanların Dört Vasfı

 

«Cok yalan söyleyip iftira atan her günahkârın vay hâline!»

Ruha, akla, düşünce ve duyguya hitap eden ilâhı âyetlere iltifat et-miyen, üstelik onları hafife alıp arkasını döndüren inkarcı sapıkların dört kötü vasfı üzerinde durularak mü'minlere aydınlatıcı bilgi verilmektedir. Şöyle ki :

1- Cok yalancı ve iftiracıdırlar.

2- Günah işlemekte bir sakınca görmez ve buna devam ederler.

3- İlâhî âyetleri dinleyip onlardaki  hüküm ve  beyânları gururlarına yediremezler ve o yüzden büyüklük taslayarak arkalarını döndürürler.

4- Âyetlerden bir şeyler duyup öğrenince de onu alay konusu edi­nirler.

 

Açıklama :

 

Yalan ve iftira, daha çok küfrün gereği, inançsızlığın ve şüpheciliğin değişmeyen karakteridir. Aynı zamanda bâtıldan yana amaca ulaşmanın ve bunun için her şeyi mubah saymanın tabii neticesidir.

Allah'ın âyetleri, nefsin bu gibi aşırılık ve ölçüsüzlüklerine engel koy­duğu için inkarcı devamlı haktan tiksinir ve nefret duyar. Haktan yana ge­len kıvılcımın kalp ve kafasında doğurduğu tesiri gidermek için büyüklük taslar ve arkasını döndürmek suretiyle rahatlamak ister. Hakkı yansıtan âyet okununca, işi alaya alıp küstahlık yapar.

Kur'ân, yedi ve sekizinci âyetlerle inkarcı maddecinin karakter yapı­sının genel çizgilerini açıklayarak, hemen her çağda bu gibilerin sahnede yer alacaklarına işarette bulunuyor ve mü'minlerin ona göre tedbirli

ol­malarını istiyor,_

İşte kendilerini küfrün bu çizgisine getirenleri, dönüş yapmadıkları tak­dirde, cehennem pusu kurup beklemektedir. Zira inkâr düzeyinde işlediği hiçbir iş ve amelinin Aliah yanında bir değeri yoktur.

 

Kur'ân Yalnız Doğru Yolu Gösterir

 

«İşte bu (Kur'ân), doğru yolu gösterendir.»

Kur'ân-ı Kerîm, naklettiği kıssalarla hem tarihin karanlık yanlarını ay­dınlatmakta, hem de sosyologlara en doğru bilgiyi vermektedir. Ancak Kur'ân, olayları ibretli safhalanyla anlatırken onların tarihi üzerinde dur­maz, neden ve niçinine neşter vurarak yönlendirici misaller verir.

Bunun gibi, Kur'ân ilmî konuların detayına inmez; ilim adamına hareket noktasını belirliyerek temel bilgi verir. Böylece ilâhî olduğunu her vesiley­le isbât eder.

Kur'ân, «hukuk sistemini» adalet, ahlâk, fazilet ve uhrevî müeyyideler­le birleştirip maddî müeyyidelerle kuvvetlendirir. Böylece hukukî uygula­manın asıl amacını belirler.

O bakımdan Kur'ân çok yönlü kutsal bir kitaptır. Onu, ilim ve insaf gözüyle inceleme zahmetine katlanan gerçekçi ilim adamları anlayıp tak­dir eder.

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, ilâhî âyetlere kayıtsız kalıp inkâr fırtınasına ya­kalanan maddecilerin birtakım vasıfları ve karakter çizgileri üzerinde du­ruldu ve yönlendirici açıklamalar yapıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, insan denilen varlığın ne kadar mükerrem yaratıl­dığına işaret edilerek, başta deniz nimeti olmak üzere, göklerde ve yerde olan şeylerin onun hizmetine sevkedildiği açıklanıyor ve bu kadar geniş lütuf karşısında, inkarcı sapıklar insaf ve iz'ana çağrılıyor. Sonra da her­kesin kendi lehine veya aleyhine bir gelecek hazırlandığı belirtilerek, Al­lah'ın kimselerin ibâdetine muhtaç olmadığına işaret ediliyor.

 

Meali:

 

12-  O Allah ki, buyruğu gereği, gemiler yüzüp yol alsın; geniş lût-funu, bol ihsanını arayasımz ve şükredesiniz diye denize başeğdirip em­rinize vermiştir.

13- Göklerde ve yerde ne varsa, hepsini kendi tarafından sizin emri­nize vermiştir. Şüphesiz ki, bunda iyice düşünen bir millet için acık bel­geler vardır.

14- İmân edenlere deki : Allah'ın her milleti, işleyip elde ettikleriyle cezalandıracağı günlerin (geleceğim) ümit etmeyenleri bağışlasınlar.

15- Kim iyi-yararlı amelde bulunursa kendi lehinedir. Kim de kötü­lük işlerse kendi aleyhinedir. Sonra da (hepiniz) Rabbınıza döndürülecek­siniz.

 

İniş Sebebi

 

«Kim Allah'a faizsiz güzel bir ödüne verirse.,»[4] mealindeki âyet indiğinde, Fihnas veya Fahnas adında bir Yahudi, «Muhammed'in Rabbı muh­taç duruma düşmüştür» diyerek âyeti kendine göre yorumlamış ve bir ba­kıma alay konusu edinmişti. Onun bu sözünü duyan Ömer b. Hattab (R.A.), fazlasıyla hiddete gelmiş ve onu öldürmek üzere kılıcını alıp dışarı fırlamış­tı. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Hz. Ömer'in (R.A.) ne yapmak istediğini an­ladığından, onu geri çağırmıştı. Gelince, Hz. Peygamber ona : «Ya Ömer! kılıcını bırak» buyurmuştu. Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.) : «Ya Resûlel-lah! çok doğru buyurdunuz. Sizin hak paygamber olduğunuza bir defa da­ha şehadet ederim. Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır : «İman eden­lere de ki: Allah'ın her milleti, işleyip elde ettikleriyle cezalandıracağı gün­lerin (geleceğini) ümit etmiyenleri bağışlasınlar.»[5]

 

Allahın Varlığına Ve Birliğine, İnsanın Da En Şerefli Canlı Olduğuna Delalet Eden Belgeler

 

«O Allah ki, buyruğu gereği, gemiler yüzüp yol alsın; geniş lûtfunu, bol ihsanını maya­sınız ve şükredesiniz diye denize baş eğdirip emrinize vermiştir..»

Bu, cisimlerin su üzerinde yüzme prensibine işarettir. İlk mucidinin (M.Ö. 287-212) Arşimet olduğu kabul edilirse de, ondan asırlarca önce Hz. Nuh'a bu bilginin verildiğini ve dünyada ilk büyük çapta ve dengede gemi yapanın o olduğunu hem Kur'ân, hem de Tevrat açıklamaktadır.

Kur'ân-ı Kerîm birkaç yerde farklı cümlelerle bu kanuna dikkatleri çe­kerek ana fikir vermekte ve yüzmekte olan cisimle su arasındaki fiziksel kanuna işaret etmektedir.

Şüphesiz suyun belirtilen özellikte yaratılması büyük bir nimettir ve münhasıran insandan yanadır. Sonra da denizin iki önemli yararına deği­nilerek mü'minler aydınlatılmakta ve dikkatlerini oeniz nimetleri üzerinde toplamalarına atıf yapılmaktadır.-

1- Deniz ticareti ve taşımacılığı,

2- CenabHakk'ın denizlerde vücuda getirdiği geniş ve bol nimetler..

Böylece Kur'ân, hem gemilerin su üzerinde yüzmesiyle ilgili fiziksel ka­nuna, hem de denizdeki besin kaynaklarına ve diğer nimetlere atıfta bu­lunarak mü'minlerin geniş çapta denizlere sahip olmalarını ilham etmektedir. Ayrıca bu düzenlemeyi, Allah'ın varlığına, birliğine ve insanın en şerefli canlı olduğuna delil göstermektedir.

 

Göklerde Ve Yerde Ne Varsa, Hepsi İnsan Oğlunun Emrine Verilmiştir

 

«Göklerde ve yerde ne varsa, hepsini kendi tarafından sizin emrinize vermiştir..»

Bu âyet, kâinatın insan için, insanın da Allah'a ibâdet ve şükürde bu­lunması için yaratıldığını hikmet ve felsefesiyle belirtmektedir. Gerçekten varlık âlemine baktığımızda her şeyin insan için yaratılıp onun hizmetine verildiğini görmekteyiz. O halde insan denilen varlık varsa, kâinatın anla­mı, hikmeti ve değeri vardır; o yoksa, kâinat anlamsız ve hikmetsiz kalır. O bakımdan insan türünün dünyada yaşama süresi sona erince, yani ruh­lar alemindeki en son insan ruhu da gelip yeryüzüne inince, mevcut dü­zenin anlam ve hikmeti de sona ermiş olur ve o bakımdan bozulması ge­rekir. İşte kıyametin bir bakıma anlamı budur. Sonra insan asıl amaç olan ikinci hayata kaldırılacağı için, bozulan düzenin yerine kalıcı yeni bir dü­zenin kurulması gerçeği ortaya çıkıyor.

Sonuç olarak kâinat bir saat gibidir. Her parçası diğerleriyle birleşip bütünleşerek çalışmakta ve varlığını sürdürmektedir. Parçalardan birinin bozulması, diğerlerine de olumsuz yönde tesir eder. O bakımdan kıyamet olayının, önemli bir sistemin bozulmasıyla başlayacağı söz konusu olabilir.

 

Küfür Ve Azgınlıkla Sistemli Mücadele Etmek

 

«İmân edenlere de ki : Allah'ın her milleti, işleyip elde ettikleriyle cezalandıracağı gün­lerin (geleceğini) ümit etmeyenleri bağışlasınlar..»

İslâm, insan oğlunun hayat yolunu çizen, onun umutsuzluğunu gideren, önünü aydınlatıp hem ruhuna, hem de bedenine yönelip denge kurmasını sağlayan; iki hayatın amaç ve hikmetini öğreten ve yaratan ile yaratılan arasındc en sağlam ve köklü İrtibat kuran son dindir.

O, insana bu\açıdan bakıp yaklaşırken, günün şartlarını, imkânlarını göz önünde bulundurmayı ve öylece seviyeli, sistemli ve kademeli bir me­totla tebliğ ve irşadı eğitim ve öğretim düzeyinde sürdürmeyi emreder.

Nitekim bu metodu en iyi bilen Resûlüllah (A.S.) Efendimiz on üç yıl-lik Mekke döneminde saldırgan inkarcı zorbalara karşı silahlı bir mücade­leye kesinlikle   kapı açmamış; kâfirleri insaf ve iz'ana davet ederken onların saldırı ve sataşmalarını müsamaha ile karşılamıştır. Şüphesiz ki 14. âyet İslâm'ın uygulamada izlediği bu yolu açıklamaktadır.

 

İyilik Ve  Kötülük  İzafîdir

 

«Kim iyi-yararlı amelde bulunursa kendi lehi­nedir..»

İyilik ve kötülük kavramları nisbî ve izafîdir. İnsan hayatını dengede, meşru sınırlar içinde tutmaya yönelik ilâhî düzenlemenin bir uzantısıdır. Hayat kanunları, diğer bir anlatımla, sünnettullah bu düzenlemeyi korur ve yaşatır. Bilerek, inanarak uyanlar iki hayatta da mutlu olurlar; uyma­yanlar kendi aleyhlerine bir sonuç hazırlama haksızlığında bulunurlar. Ama unutmamak gerekir ki, sünnetullah'a uyanların da, uymayanların da so­nunda dönüşleri Allah'adır.

 

Âyetler Arasinda Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, göklerde ve yerde olan her şeyin insan için ya­ratıldığı açıklanarak, onun Allah yanındaki yerine ve önemine işarette bu­lunuldu ve bu arada denizlerin taşıdığı kaynaklara dikkatler çekildi. Sonra da iyilik ve kötülüğün nisbî ve izafî olduğuna değinilerek, sünnetullahın şaş­madan hedefine ilerlediği dolaylı şekilde hatırlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, İsrail oğulları'na, başta Tevrat olmak üzere bir­çok yüksek nimetlerin verildiği; fakat, son peygamber hakkındaki bilgi kendilerine ulaşınca ihtilâfa düştükleri, ilâhî sınırları aştıkları konu ediliyor. Hz. Muhammed'in (A.S.) ve Onun izinde olan ilim adamlarının, gerçeği bil­meyen sapıkların heveslerine uymamaları tenbih edilerek, İsrail oğulları'nın düştüğü bataklığa düşmekten sakınmaları emrediliyor. Sonra da Kur'ân'ın üç ana vasfına yer veriliyor.

 

Meali   :

 

16- And olsun ki, İsrail oğulları'na kitap, hüküm ve peygamberlik ver­dik; onları iyi-temiz şeylerle rızıklandırdık ve onları (o çağda yaşayan mev­cut) milletlerden üstün kıldık.

17 -Onlara (din ve dünya) işinde açık belgeler; deliller verdik. Ken­dilerine ancak ilim (son Kitap ve son Peygamber) geldikten sonra araların­daki haklara tecâvüz ve ihtirastan dolayı görüş ayrılığına düştüler. Şüphe­siz ki, Rabbın, görüş ayrılığına düştükleri hususlar hakkında Kıyamet gü­nü aralarında hükmedecektir.

18- Sonra da (din ve dünya) işlerinde seni ayrı bir şeriat üzere gö­revlendirdik. Artık sen o şeriata uy; bilmeyenlerin heveslerine uyma!.

19- Çünkü  onlar elbette Allah'a karşı seni koruyup  (gelecek azap­tan)   kurtaramazlar. Şüphesiz ki zâlimler birbirinin dostu ve sahibidirler. Allah ise korkup (inkâr ve azgınlıktan, şer ve fesattan) sakınanların dostu ve sahibidir.

20- Bu  kitap,  insanlar için gönül gözleri; kesinlikle inanan  bir mif-let için doğru yolu gösteren bir rehber ve bir rahmettir.

 

Yahudilerin İnat Ve İhtirası

 

«And olsun ki, İsrail oğulla-rı'na kitap, hüküm ve peygamberlik verdik..»

Kur'ân, duyguya, düşünceye, akla ve irfana seslenip uyarıcı ve yön­lendirici malzeme vermekle beraber, inkarcı maddecilerin, muhteris kitap ehlinin çoğu hislerine ve ön yargılarına mağlup olup küfürde ve haksız­lıkta inatla ısrar etmişlerdir ve hâlen de ısrar etmektedirler. Kitap Ehli olan Yahudilerin çoğu Tevrat'ın haber vermesine rağmen, son peygamber Hz. Muhammed (A.S.) risalet göreviyle sahneye çıkınca, ihtiraslarına yenik dü­şüp bu acık belge ve bilgi üzerinde ayrılığa düştüler ve Tevrat'daki belge­leri yanlış bir yorumla hedefinden saptırdılar. Onlar, daha önceleri de Tev­rat'ın bazı hükümlerini değiştirmek suretiyle birtakım ihtilâflara yol açmış­lardı. O bakımdan son peygamberi red ve inkârda bir sakınca görmediler. Kendilerini üstün görüp başka kavimden gönderilen peygambere uymayı gururlarına yediremedüer.

Böylece Cenâb-ı Hak, Yahudi milletinin kin ve ihtirasını yansıtarak Hz, Muhammed'in (A.S.) üzülmemesini tavsiye etmekte ve hakkın mutlaka ba­şarılı olacağını, inkarcı ve ihtilâfçıların da âhirette hesap vereceklerini haber vermektedir.

 

Ayrı Şeriat, Farklı Hükümler

 

 «Sonra da (din ve dünya) işlerinde seni ayrı bir şeriat üzere görevlendirdik. Artık sen o şeriata uy; bilmeyenlerin heveslerine uyma.»

Şeriat, sözlükte «Açık yol» anlamına gelir. Dinî terim olarak : Allah'ın peygamber vasıtasıyla kullarına tebliğini emrettiği din ve dünya işlerini düzenleyen ilâhî sistem demektir. Bu sistem, sosyal yapıyı, gelişen kültürü ve ilmi hedef alarak belirlenir. O bakımdan esasta bütün dinler birleşirsede, hayat düzeniyle ilgili hükümlerde birbirinden ayrılırlar. Musa Peygam-ber'in (A.S.) şeriatı, İsrail oğulları'nın sosyal yapısını, bilgi ve kültürünü he­def alarak inmiştir. Hz. Muhammed'in (A.S.) şeriatı, bütün milletlerin, ül­kelerin sosyal ve kültürel yapılarını, ortaya çıkacak medeniyetlerini ve geliş­meye devam edecek ilimlerini hedef alarak indirilmiştir. O bakımdan ken­disinden önceki şeriâtleri yürürlükten kaldırmış ve Allah'ın insanlara son mesajı olarak kıyamete kadar devam edeceğini ilân etmiştir.

Ancak Kur'ân'da «şeriat» kavramının, tarifini yaptığımız manadan baş­ka, dinlerin birleştiği «esaslar» hakkında kullanıldığını da görmekteyiz ki bu, bir istisna teşkil etmekte ve ilk yapılan tarifi değiştirmemektedir.[6]

İbn Abbas (R.A.) ise, yukarıdaki tarif doğrultusunda «şeriat» kavramı­nı, Kitap ve Sünnet'te vârid olan hükümler olarak yorumlamıştır.

Şeriâtlerin farklı olması, dinlerdeki tekâmülün başlıca belirtisi kabul edilir. Dinler İslâmiyetle noktalanıp tekâmülün zirvesine yükselmiş bulun­duğundan, artık yeni bir şeriatın, yani ilâhî hükümlerin indirilmesi söz konusu değildir. O bakımdan her aklı erer\ mü'minin son dini koruması, yan­lış ve kasıtlı yorumlardan  uzak tutması bir vecîbedir.

Bu gerçeği bilmeyenlerin arzu ve heveslerine uyup İslâmiyeti, insan zekâsının ürünü olan başka sistemlere uydurmaya kalkışmak, günahların en büyüğü, haddini bilmezliğin en kötüsü, ilâhî sistemi hafife almanın en Çirkin oyunudur. Zira din bir bütündür, ya tümüne uyulup kabul edilir, ya da tümü reddedilir. Bazı hükümlerine inanıp bazısına inanmamak veya amel edilmeye değer bulmamak küfürdür.

Modernistlere yaranmak, yabancı kültür istilasına uğramış ve öz de­ğerlerinden kopmuş taklitçileri memnun etmek için din adına taviz veren­ler, bilmelidirler ki : Bu davranış ve düşünceleriyle İslâm'a ve Kur'ân'a ters düşmektedirler ve yaranmak istedikleri kimselerin de onları Allah'ın aza­bından kurtarmaya güçleri yetmiyecektir.

 

Kur'ân  Kâinat Plânını  Açıklamaktadır

 

«Bu kitap insanlar için gönül gözleri; kesinlikle inanan bir millet için doğru yolu gösteren bir rehber ve bir rahmettir.»

Kur'ân-ı Kerîm, her yönüyle kâinat plânını ve insan oğlunun bu plân­daki yerini ve görevini, yaratılışının hikmetini, hayat ve ölümün anlamını açıklamaktadır. Kendilerini Kur'ân ölçülerinin dışında tutanlara gelince : Onlar plândaki yerlerinden kopup niçin yaratıldıklarının hikmetinden ha­bersiz bir halde sadece fiziksel yapılarını ve zekâlarını geliştirme ihtiyacını duyarlar ve ömürlerini böylesine dengesiz bir bava içinde tüketerek ruh­larını, kalplerini manevî gıdadan yoksun bırakırlar. Oysa her şey insan için, insan da Allah'a ibâdet için yaratılmıştır. İlgili yirminci âyetle Kur'ân'ın be­lirttiğimiz özelliğine değinilerek Onun üç ana vasfı açıklanmaktadır :

1- Basâir.

Basâir, «basiret»in çoğuludur. Bu kavram daha cok kalp gözü hakkın­da kullanılır.

Şüphesiz ki Kur'ân, bütünüyle en doğru yolu, en iyi ve güzel ameli, en yüksek ahlâkı, en âdil ölçüyü gösterir. Bu hususta insan kalbini ve ka­fasını hakikate açıp ışık tuttuğu; ona malzeme verip belge ve delilleri sıra­ladığı için insandan yana da gönül gözü hüviyetindedir.

2- Hüdâ.

Bu, doğru yolu gösterme, iyiye irşad etme anlamına masdar olup «sa­pıklığın» karşıtıdır. Böylece Kur'ân her yanıyla doğru yolun rehberi, iyiliğe irşadın değişmeyen kılavuzudur. O bakımdan Kur'ân hidâyetin tâ kendisi sayılmış ve artık Ondan başka hidâyet rehberi söz konusu olamıyacağı ke­sinlik kazanmıştır.

3- Rahmet,

Kur'ân'ın rahmet olması, ilâhî rahmeti hikmet ve anlamıyla yansıttığın­dan kaynaklanmaktadır. Kur'ân'ın her iki hayatımızla ilgili mutluluk va'de-den beyânları ise, insana ayrı bir rahmet, huzur ve güven kapısı açmakta ve ümitsizliğini bütünüyle gidermektedir.

Ne var ki, Kur'ân'ı, sözü edilen bu üç özelliğiyle anlayıp, Onun saadet va'deden havasına girebilmek için şüpheden uzak bir imân ve gönül ya-tışkanlığına ihtiyaç vardır. Şöyle ki : Bu konuda düşünce ve ilim imânla birleşip bütünleşmelidir. Nitekim bu hususta 19. âyetin son kısmı bize ışık tutmakta ve Allah'a dost olmanın, her yönüyle Kitap ve Sünnet'e sıkı bağlı kalmakla gerçekleşeceğine işaret etmektedir.

 

Gerçek  Hayat Nedir Ve Nasıldır?

 

Kişiler kendi bilgi ve kültürlerine; zekâ ve anlayışlarına; inanç ve ide­allerine göre, hayatı tarif ederler. Konuya dış kabuğu itibariyle bakanlara göre, hayat, doğup büyümek, gelişip yok olmaktır. Hiçbir amaç ve hikmeti yoktur. O bakımdan insan yaşama süresince en iyi şekilde beslenip bütün arzularını en iyi şekilde gerçekleştirmelidir ve .asıl mutlu olaniar da bu im­kânı elde edenlerdir. Şüphesiz bu tarîf, belki insandan başka canlılar için geçerli sayılabilir. Ama insan için asla... Çünkü diğer canlılar da dahil her şeyin insan için yaratıldığı kesindir. Ya insan niçin yaratılmıştır? O, ne başka canlıları memnun etmek için, ne de kendisini zahirî alanda tatmin etmek için yaratılmıştır. O, en yüce kudretin halîfesi olarak yeryüzüne ge­tirilmiştir. İşte onun hayatının hikmet ve felsefesi budur.

O halde-insan kendi yerini, hilkatinin hikmetini, görevinin sınırını, yük­lendiği emanetin ağırlığını, yükseldiği üstün derecenin anlamını bildiği ve anladığı nisbette, hayatı  kavrama bahtiyarlığına erişebilir.

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, İsrail oğullan'nin son din hakkındaki tutumları ve onları âsi durumuna getiren ihtirasları konu edildi. Arkasından, Müslü­manların din adına taviz vermemeleri tenbîh edilerek, İsrail oğullan'nın yanlış tutumundan ibret almaları istendi. Sonra da doğru yolu gösteren Kur'ân'ın üç özelliği üzerinde durularak yeterli bilgi verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, kâinatın mutlak anlamda hak üzere yaratıldığı ha­tırlatılarak kötülük işleyenlerin iyilik işleyenlerle bir tutulmayacağı ve bun­lar arasında hak ölçüsüne göre hüküm verileceği belirtiliyor. Kalbini ve ka­fasını hakikate karşı kapalı tutan kimsenin hidâyet çizgisinden uzaklaş­tığına değinilerek, bu durumda öylesinin doğru yolu bulup seçmesinin çok zor ve belki bazı durumlarda imkânsız olduğuna işaret ediliyor. Sonra da ikinci hayata inanmayan inkarcı maddeciler üzerinde durularak, bilgi ve­riliyor.

 

Meali

 

21-Yoksa o kötülükleri işleyip duranları; imân edip iyi-yararlı amel­lerde bulunanlar gibi mi yapacağımızı, hayatlarını, ölümlerini bir mi tutacağı­mızı sanıyorlar? Ne kötü hüküm veriyorlar!

22- Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Herkes kazanıp elde etti­ğinin karşılığını görsün diye (onları Dünya'ya getirdi). Onlar (amellerinin karşılığı verilirken) hiç de haksızlığa uğratılmazlar.

23-Kendi hevesini ilâh edinen; Allah'ın (durumunu) bildiği için sap­tırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği; gözünün üstüne bir perde gerdiği kimseye ne dersin? Allah'tan sonra kim onu doğru yola çıkarabilir? Artık iyice düşünmez misiniz?

24- Onlar dediler  ki :  «Bizim  ancak dünya hayatımızdır;  ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman (aşındırıp) yok eder.» Onların bu hususta bir bilgisi yoktur; onlar sadece öyle sanırlar.

25- Âyetlerimiz onlara karşı açık-seçik   okununca,   ileri  sürdükleri tek delilleri şöyle demeleri olur: «Eğer doğrulardan iseniz haydi babaları­mızı (geri) getirin.»

26- De ki : Allah sizi diriltir, sonra öldürür, sonra da (vuku'unda) hiç şüphe olmayan Kıyamet günü sizi (diriltip) biraraya toplar. Ne var ki, in­sanların çoğu bilmezler.

 

İlgili Hadîsler

 

«Diken ağacından üzüm elde edilemiyeceği gibi, ilâhî sınırları aşan ahlâksız sapıklar da İyilerin makam ve derecelerine erişemezler.»[7]

Kudsî Hadîs / Cenâb-i Hak buyurdu :

«Ademoğlu bana eziyet edip zamana sövüp sayar; oysa ben zamanım (onu, insanların yaşamasına hazırlayıp veren benim). İş ve durum benim elimdedir. Gece ile gündüzü (düzenli) evirip çeviren de benim.»[8]

«Sizden birinizin arzu ve hevesi, benim getirdiğim (ilâhî nizama) uy­madıkça imân etmiş olmaz.» [9]

«Gökkubbe altında Allah'ın en çok buğzettiğl ilâh, tapılan arzu ve he­vestir.»[10]

«Zeki ve akıllı o kimsedir ki, nefsini hesaba tabî' tutup ölümünden son­raki hayat için çalışır. Âciz o kimsedir ki, kendini hevesinin peşine takıp (amelsiz, ibâdetsiz) Allah'tan birtakım temennilerde bulunarak kuruntular kurar.»[11]

«Üç şey kurtarıcı, üç şey de yok edicidir. Yok edici üç şey : Peşine takılıp uyulan ihtiras ve cimrilik; tabi olunan heves ve kişinin kendini be-ğenmesidir. Kurtarıcı olan üç şey : Gizli ve açık hallerde Allah'tan saygı ile korkmak, zenginlik ve fakirlik günlerinde aşırı gitmeyip itidali korumak; hoşnutluk ve öfkeli anlarda adaleti gözetmektir.» [12]

 

  Kâinat Tam Dengeli Ve Uyumlu Yaratılmıştır

 

«Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı..»

İslâmî sistemin uyulacak en son, en metekâmil hayat düzeni olduğu açıklandıktan sonra, kâinatın hak üzere yaratıldığı belirtilerek insan aklına ışık tutulmakta ve ön fikir verilmektedir. Şöyle ki :

Allah'ın kudret elinden çıkan her şey mükemmel ve kusursuzdur. Gök­leri ve yeri nasıl denge ve düzende tutmuş; her şeyi harekete sokarken nasıl en ince hesaplara ve şaşmayan esaslara göre yörüngeler meydana getirmiş ve böylesine bir kuruluşta en küçük bir sapmanın söz konusu ola-mıyacağını açıklamışsa, Hz. Muhammed'e (A.S.) indirdiği din ve kitabı da öylece ve hatadan uzak tutmuş; insanın hılkatına uygun her iki hayatla ilgili hükümleri ve esasları eskimekten, özelliğini kaybetmekten korumuştur.

Konuya bu açıdan bakıp bir değerlendirmede bulunduğumuzda, göre­ceğiz ki, asıl uyumsuzluk, dengesizlik ve düzensizlik insanın kendisinden kaynaklanmaktadır.

İlâhî vahye dayanarak Resûlüliah'ın (A.S.) yaptığı kalıcı inkılabı ve kur­duğu gerçek medeniyeti hangi millet veya lider kurabilmiştir. Ondan başka yapılan bütün inkılaplar ve kurulan birçok medeniyetler, kurucularının ölü­müyle yıkılmaya ve çok geçmeden silinmeye mahkûm olmamış mıdır? Gü­nümüzdeki ilmî buluşlar, teknolojideki başarılar, dinî ahlâktan, âhiret kav­ramından uzak tutulduğu için insanlığa huzur ve güven getirebilmiş midir?

Görülüyor ki, ilim ve teknik hak din ve onun getirdiği köklü imândan kopuk kalınca, huzur ve güven havası estirememekte ve bazan da felâ­kete yol açmaktadır.

O bakımdan insanlığın son ve tek ümidi, İslâmiyettir. Milletler Ona yöneldiği gün, beşeriyetin beklediği gerçek medeniyet ancak doğabilecek ve hakikî kardeşlik sağlanmış olacaktır.

 

Kendi  Hevesini İlâh   Edinenler

 

«Kendi hevesini ilâh edinen.  kimseye ne dersin?»

Göklerde ve yerde olanı insanın hizmetine verip baş eğdiren Allah, err çok sevilmeye, sayılmaya, korkulmaya ve ümit bağlanılmaya lâyıktır. Hem insan, Allah'ı bilip O'na ibâdet etmek üzere yaratılmış ve hilkatinin hikme­ti  meçhul bırakılmamıştır. O bakımdan var kılınmasının amacını bu ger­çeğin dışında arayanlar hep aldanırlar.

O halde insan, hilkatinin bağlı bulunduğu yüce kudreti sevdiği ve saygı ile O'ndan korktuğu ölçüde, insanlığını öğrenmiş sayılır. O kudreti bıra­kıp nefsinin heveslerinin peşine takılarak hayat dizginini İblîs'in eiine ve­renler ise, kendi heveslerini ilâh edinmiş ve ona tapmış kabul edilirler. Zira insan şu dünya hayatında Allah'ı bırakıp en çok neyi sever ve ne ile meşgul olup yeteneklerini o doğrultuda kullanırsa, o şeyi ilâh edinmiş sa­yılır.

 

Allah'ın Saptırdığı Kimseler

 

«Allah'ın (durumunu) bildiği için saptırdığı; kulağını ve kalbini mühürlediğî, gözünün üstüne bir perde gerdiği kimseye ne dersin? Allah'tan sonra kim onu doğru yola çıkarabilir? Artık iyice düşünmez misiniz?»

23. âyetle, kendi hevesini ilâh edinenler konu edilirken, Allah'ın bir bilgiyle onları saptırdığı, kulak ve kalplerini mühürlediği, gözlerinin üzerine perde gerdiği haber verilmekte ve bu açıdan konu üzerinde düşünmemiz ilham edilmektedir.

Gerçi bu âyetin çeşitli yorumları yapılmıştır; ama müfessirlerin çoğu bundan maksadın, ezelde ilâhî ilmin yaptığı tesbit olduğunu belirtmiştir. Zira O/nün ilmi ezelle ebed arasını kuşatmıştır. Yanılması da hiçbir zaman söz konusu olamaz. O halde O, kimlerin imân etmiyeceğini, hakka karşı kalp ve gözlerini kapalı tutacağını tesbit edip öylece ana deftere işlemiş­tir. Onun değişmesi mümkün değildir. Artık sapıklıkta ısrar eden o kim-seleri, Cenâb-ı Hak sapıklıkları üzere bırakır ve onları doğru yola eriştiren bulunmaz.

İşte ilgili âyetin delâlet ettiği mana ve hüküm budur, Allah daha iyi­sini bilir.   

 

İnkarcı Maddecilerin İddiası

 

    «Onlar dediler ki :

«Bizim ancak dünya hayatımızdır; ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman (aşındırıp) yok eder.»

Bu sapıklar, hayatın madde ile birlikte ezelden mevcut olduğunu savu­nurlar; Allah, hilkat, düzen ve denge kavramlarını reddederler. Bir sürü te­sadüfler eseri olarak canlıların oluştuğunu söyleyerek, birtakım nazariye ve hayaller peşinde koşarlar.

Onlar hayatı bu açıdan ele alıp tarif ederler; zamanın her şeyi aşın­dırıp eskittiğini ve sonra da başka şeylere dönüştürdüğünü söylerler. On­lara göre, hayatın bu şekli devr-i dâim halinde sürüp gider. Başlangıcı ol­madığı gibi sonu da yoktur, şeklinde düşünürler. Aynı zamanda, İkinci ha­yatın gerçekleşeceğine inananlara derler ki : «Doğrulardan iseniz, daha önce ölüp toprağa karışan ve parazitlere dönüşen atalarımızı diriltip geri getirin!»

Bu, Kur'ân'ın anlatımıyla, çok bilgisizce bir itiraz; gerçekten uzak bir iddiadır. Çünkü Kur'ân, ikinci hayatın meydana geleceğine, kuruyup çer çöp haline gelen bitkileri misal vererek, vakti saati, yani dönemi gelince mevcut düzenin bozulacağını ve ikinci hayat için yeni bir düzen kurulaca­ğını haber vermekte ve ilâhî kudretin üstünlüğünü yansıtan delil ve bel­geleri gözler önüne sermektedir.

Zira her hareketin bir başlangıcı, bir sonu; bir de hareket ettireni söz konusudur. Aynı zamanda düzenli, dengeli hareket, düzenli ve kusursuz bir plânın mevcudiyetine delâlet eder.

 

Âyetler Arasında  Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, kâinatın hak üzere yaratıldığı belirtilerek, her konu ve sistemin bu açıdan değerlendirilmesi istendi. Kendilerini nefis ve heveslerinin peşine takılmaktan alıkoyamıyan inkarcı sapıkların, kalpleri­nin ve kulaklarının mühürlendiğine değinilerek hidâyet meselesine atıf ya­pıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, kıyamet gününde her ümmetin dizüstü çökerek amel defterleriyle başbaşa kalacakları konu ediliyor. Meleklerin o defterleri tanzimde hiçbir hata yapmıyacaklan belirtilerek, ona göre bir hayat düzeni kurmamıza işarette bulunuluyor. Sonra da kıyametin mutlaka meydana geleceği üzerinde durularak, âhiret gününde inkarcıların ilâhî rahmetten uzak tutulacakları haber veriliyor.

 

Meâli:

 

27- Göklerin ve yerin mülk-ü saltanatı Allah'ındır. Kiyâmet'in kop­masının meydana geleceği gün, evet o gün (daha önce) bâtıla saplanıp kalanlar hüsrana uğrayacaktır.

28-  (O gün) her ümmeti dizüstü çökmüş görürsün  ve   her   ümmet kendi kitabına çağrılır. Bugün yapageldiğiniz şeylerin karşılığını görürsünüz.

29-  İşte bu kitabımız size karşı hakkı söyler; çünkü gerçekten biz si­zin işlediklerinizi yazdırdık.

30-  İmân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlara gelince : Rablarr on­ları rahmetine alır Bu da açık bir kurtuluştur.

31- İnkâr edenlere gelince : Âyetlerimiz size  okundu da büyüklük tasladınız ve böylece suçlu günahkâr bir millet oldunuz değil mi?

32- «Allah'ın va'di (verdiği söz) mutlaka haktır; Kıyâmet'in kopaca­ğında hiç şüphe yoktur» denilince de, «Biz, Kıyâmet'in kopuşu nedir bilmi­yoruz, sadece zan ve tahminde bulunuyoruz; bizim bu konuda kesin bil­gimiz yoktur» diye cevap verdiniz.

33- Yapageldikleri işlerin kötülükleri kendilerine belfi oldu ve alaya aldıkları şeyler (in vebali) her taraftan onları kuşatı verdi,

34- Onlara ; «Bugününüze kavuşmayı unuttuğunuz  gibi,   bugün  de biz, sizi kendi hâlinize bırakacağız. Oturup karar kılacağınız yer ateştir ve sizin için yardımcılar da yoktur» denilecek.

35- Bu böyledir; çünkü siz, Allah'ın âyetlerini alay ve eğlence ko­nusu edindiniz. Dünya hayatı sizi iyice aldattı. Bugün artık ne ateşten çı­karılırlar, ne de özür ve dilekleri kabul edilir,

 

Kur'ân Her Vesileyle İnsan Aklına Işık Tutar

 

«Göklerin ve yerin mülk-ü saltanatı Allah'ın­dır.,»

Kur'ân, ilâhî metod gereği, inkarcı sapıkların iddialarını reddederken, sık sık CenabHakk'm ilminin ve kudretinin her şeyi kapsayıp kuşattığını açıklar ve hemert sonra bu kudretin varlığına delâlet eden delil ve belge­leri sıralayarak akla malzeme verir ve insan hayatını köklü biçimde yön­lendiren âhiret kavramını en inandırıcı, uyandırıcı, yönlendirici ve düşündürücü anlatımla işler ve arkasından birtakım safhalarına yer vererek ge­reken uyarıyı yapar.

İlgili âyetle, kâinatın bütünüyle Allah'a ait olduğu belirtilirken, kıyame­tin kopması konu edilmekte ve âhiret gününden birkaç safhaya değinil­mektedir. Böylece ilâhî rahmet insan aklına, düşüncesine, duygusuna ve vicdanına seslenerek yardımcı olmaya devam etmektedir. Bu sese kulak verenler mutlaka mutlu olurlar; vermeyenler sapıklıkları içinde bocalar ka­lırlar.

 

Âhiret Âleminden Birkaç  Safha

 

 (O gün) her ümmeti dizüstü çökmüş görürsün ve her ümmet kendi kitabına çağrılır..»

Cenâb-ı Hak, beşer ruhunu dolduran, ona sorumluluğun mana ve öl­çüsünü veren âhiret gününde meydana gelecek safhalardan birkaçını sı­ralamakta ve böylece kullarını uyarmaktadır. O, bununla, dünya hayatın­dan amacın âhiret hayatı olduğunu ve bu iki hayatın birbirini tamamladı­ğını; biri olmayınca diğerinin anlamsız kalacağını haber vermektedir. Şöy­le ki :

1- Kıyamet gününde diriltilen insanlar kendi çağdaşlarıyla, bağlı bu­lundukları kavim ve ümmetleriyle biraraya getirilirler. Diğer bir yorumla, ken­di inançlarında olanlarla biraraya getirilerek, mahşer alanında kendilerine ayrılan yerde bekletilirler. İşte bu safhada özellikle inkarcı azgınlar, mad­deci şaşkınlar ilâhî azamet ve adaletin verdiği korku sebebiyle dizüstü çö­küp kalırlar da CenâbHakk'ın vereceği hükmü beklerler. Zira o gün de yegâne hâkim Allah'tır.

2- Her ümmet, hesabını belineyen, geleceğini haber veren amel def­terine çağrılır. Bu, herkesin dünya hayatında nasıl bir yol izlediğini; öm­rünü nerede, nasıl harcadığını; ruhunu ve kalbini ne ile doldurduğunu bir defa daha ayan-beyân görüp kendi akıbetini yine kendisinin hazırladığını anlamasına yönelik bir safhadır.

3- Amel defterini eline alan herkes şaşırıp kalır; öyle ki, dünyada işlediği her şeyin orada anında yazıldığını görür. O sırada görevli melek-'er onlara : «İşte bu kitabımız size karşı hakkı söyler; çünkü gerçekten biz sizin işlediklerinizi yazdırdık.» derler.

Meleklerin bu hatırlatması, üç ayrı yorumu gerektirmektedir :

a)   Hz. AN (R.A.) diyor ki : Şüphesiz ki Allah'ın melekleri her gün bir görev ile yeryüzüne inip ademoğullannın amellerini yazarlar.

b)  İbn Abbas (A.S.) diyor ki : Cenâb  Hak, o tertemiz melekleri gö­revlendirir de Ramazan Ayında adem oğullarının Ümmu'l-Kitap (Levh-i Mah-fûz)da yazılı olan amellerini istinsah ederler ve her perşembe günü onları «Hafeze» denilen meleklere arzederler. Onlar da  kendi  tesbit edip yaz­dıklarını onunla karşılaştırırlar da birbirine tıpatıp uyduğunu görürler.

İstinsah : Bir konuyu başka bir kitaptan aynen yazıp aktarmak anla­mına gelir.

c) İlim adamlarından bir kısmına göre ; Hafeze denilen yazıcı melek­ler her gün insanların amellerini yazıp asıl yerlerine döndüklerinde ondaki iyilik ve kötülükleri ayırırlar da ayrı ayrı yazıp sıralarlar, Mubah sayılan amel­leri ise, bu ikinci deftere nakletmezler.

 

Âhiret Saadeti Üç Şarta Bağlanmıştır

 

  «İmân   edip    iyi-yararli amellerde bulunanlara gelince : Rabfarı onları rahmetine alır.   Bu da açık bir kurtuluştur.»

Âhiret, dünya hayatının bir bakıma devamı sayılır. Ne var ki, eskiyen bedeni terkeden ruh, bir süre Berzah Âlemi'nde bekler ve ikinci hayata elverişli yaratılan bedene girerek onunla birlikte ölümsüz olur.

Ancak ikinci hayatta mutlu ve bahtiyar olabilmek için şu üç şeyi, dün­yada  iken gerçekleştirmek şarttır :

1- Allah'a, âhirete ve imânın diğer esaslarına dosdoğru inanmak,

2- Sâlih amellerde bulunmak,

3- İlâhî rahmete lâyık olabilme düzeyine gelmek.

İmân mutluluk ağacı ise, sâlih ameller onun tabii meyvalarıdır. İlâhî rahmet ise, bu ağacı yetiştirip geliştiren feyiz ve inayettir. O bakımdan Kur'ân, imândan söz ederken, hemen arkasından sâlih amellere yer ver­mekte ve ilâhî rahmetin insanlara nasıl yöneldiğini belirtmektedir.

İşte, dünyada da âhirette de kurtuluşun anahtarı bu üçüyle gerçekle­şip vücut bulur. Aksine bir yol izleyenler ise, bu anahtara erişemeyip kendi­lerine yazık edenlerdir. Cenâb-ı Hak onların daha çok âhirete inanmama­larına dikkatleri çekerek, sadece Allah'ın varlığına inanmanın yeterli olma­yacağına   işarette bulunmaktadır.

 

Allah'ın Va'di Haktır

 

Cenâb-ı Hak, kâinatı ve ondan bir parça olan insanı yaratmayı murad edince, mükemmel bir plân hazırladı. Böylece bu plânda va'dine dayalı hiçbir şey değişmez ve zamanı gelince mutlaka gerçekleşir. Zira Cenâb-ı Hak, kendi plânına müdahale etmez ve koyduğu kanunları, hazırladığı prog­ramı değiştirmez.

Kıyâmet'in kopması da sözü edilen plânda bir va'd olarak yer almış bulunuyor. 32. âyetle bu hususa dikkatler çekilerek, Allah'ın va'dinin hak olduğu ve onda şüphenin yeri bulunmadığı belirtilerek mü'minler aydınlatılı­yor, müşrikler de uyarılıyor.

 

İnkarcı Sapıkların Varacağı Nokta

 

 5) «Yapageldikleri işlerin kötülükleri kendilerine belli oldu ve alaya aldıkları şeyler(in vebali) her ta­raftan onları kuşatıverdi.»

Yaratılış hikmetinden habersiz, behimî bir yaşam atmosferi içinde ha­yatı gayesizliğe döndüren inkarcı maddeciler, çok yüce amaçları, sonsuz mutlulukları kaybetme pahasına Allah'ın verdiği nimetleri kötüye kullan­maktadırlar. Bundan dolayı kıyamet gününde dört ayrı ceza ile cezalandı­rılacakları haber verilmekte ve ölmeden önce dönüş yapmaları hatırlatıl­maktadır :

1- Dünyada işledikleri kötülükler   her   taraflarından   onları   kuşatır. Böylece küfür damgasını taşıyan bu sapıklar kendi cehennemlerini bera­berlerinde taşıdıklarını anlarlar, ama neden sonra..

2- Görevli melekler, biraz olsun ümit bekleyen bu zavallılara : «Bugü­ne kavuşmayı inkâr edip unuttuğunuz gibi, siz de bugün bulunduğunuz hal üzere birakılacaksınız»  diyerek ümit kapılarını  kapatırlar.

3- Onlara o gün,  «Yurdunuz ve yuvanız ateştir. Hiçbir yardımcınız da yoktur» diye seslenilir.

4- İnkarcı şaşkınların birçok kötü huyları yanında ebedî azaba se­bep olan iki büyük günahları konu edilmektedir

a)   İlâhî âyetleri, kitap ve peygamberi küçümseyip alaya almaları,

b)   Dünya hayatına bağlanıp onun ötesinde başka bir hayat ve kut­sal değerin olmadığını savunmaları..

Kur'ân'da sözü edilen elîm ve uyarıcı safhaların açıklanması, inkarcı­ları yönlendirmeye, daldıkları gaflet uykusundan uyandırmaya yönelik ilâhî rahmetin ayrı bir tezahürüdür.

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, kıyamet gününde her ümmetin dizüstü çöküp ilâ­hî hükmü bekleyeceği konu edildi. İşlenen amellerin görevli melekler tara­fından noksansız şekilde tesbit edildiği belirtilerek, günlük hayatımızı ilâhî nizama uydurmamız emredildi. Sonra da inkarcılara hazırlanan kötü so­nucun tablosu verilerek, Allah'ın va'dinin mutlaka yerine geleceği açıklandı.

Aşağıdaki âyetlerle, her şeyin Rabbı olan Allah'a hamd edilerek, her şeyin O'nun terbiyesiyle düzenini bulduğuna işarette bulunuluyor. Gerçek büyüklük ve ululuğun ancak O'na mahsus olduğuna değinilerek, O'nun çok üstün, çok güçlü ve yegâne hikmet sahibi bulunduğu açıklanıyor.

 

Meali:

 

36- Hamd (en güzef övgü) göklerin Rabbı, yerin Rabbı ve âlemlerin Rabbı Allah'a mahsustur.

37- Göklerde ve yerde gerçek büyüklük ve ululuk O'nundur. O, çok güçlüdür, çok üstündür, hikmet sahibidir.

 

İlgili Hadîsler  

                                        

«Azizlik O'nun izan, kibriya O'nun ridasıdır. Allah buyurdu : «Kim bu hususta benimle çekişmeye, tartışmaya kalkışırsa, ona azap ederim.»[13] «Kibriya ridamdir, azamet izarımdır. Kim bunlardan biri hakkında be­nimle tartışma ve çekişmeye kalkışırsa, onu ateşe atarım.» [14]

Açıklama :

«Kaftan» anlamına gelen «rida» ve «peştemal» anlamına geien «izâr» burada mecazî anlamda kullanılmıştır.

 

Tevhîd İnancının  Esası

 

Bu husus delil ve belgelerle açıklandıktan sonra, varlık âlemini kap­sayan ve her zerreye nüfuz eden ve kâinat üzerinde mutlak tasarrufa sahip olan Cenâb-i Hakk'ın her türlü güzel övgüye lâyık olduğu belirtilmekte ve bu doğrultuda dört sıfatına yer verilmektedir:

1-  O, göklerin, yerin ve âlemlerin  yegâne  Rabbıdır.

 Öyle ki : Gökleri ve yeri Rab sıfatının da tecellisiyle en güzel ve ku­sursuz bir plâna göre hazırlamış, her şeyi   terbiye edip kemale eriştirmiştir. İnsan yeryüzüne getirilmeden önce, onun için gerekli olan bütün kaynak­ları ve  hayat şartlarını hazırlayıp düzenlemiştir,

2-  İlim ve kudreti sınırsız olan Allah çok büyüktür ve büyüklük an­cak O'na mahsustur.

3- Cok büyük olan Allah, aynı zamanda çok üstün ve çok kudret­lidir. Her şey O'nun  kudret ve azameti karşısında küçülür ve kâinat her parçasıyla O'nun kudret ve azameti karşısında baş eğmiştir.

4- İlim ve kudreti, ululuk ve azameti, üstünlük ve mutlak tasarrufu bütünüyle hikmete dayalıdır. Çünkü O, mutlak anlamda «Hakîm»dir.

Böylece Câsiye Sûresi'ne, Allah'ın Azîz ve Hakîm sıfatlarıyla başlan­mış ve yine O'nun bu sıfatlarının tecellisi konu edilerek sûre noktalanmıştır.

Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan CenâbHakk'a hamd-u senalar; Kur'ân'ı indiği gibi ümmetine tebliğ eden Resûiüllah (A.S.) Efen-dimiz'e ve âline salât-ü selâmlar olsun.

 



[1] Tefsîr-i Kurtubî:   16/156

[2] Tefsîr-ti Garâibi'l-Kur'ân/Nizamüddin Hasan Nisâbûrî:   25/88

 

[3] Buharî/cihâd :   129- Müslim/imaret:   92, 93, 94- Ebû Dâvud/cihâd :  81-îbn Mâce/cihâd 45- Taberânî/cihâd : 7-

[4] Bak : Bakara Sûresi : 245- Tegabun Sûresi :  17- Hadid Sûresi :  11- Müz-zemmil Sûresi : 21

[5] Tefsîr-i Kurtubî:   16/161

[6] Bilgi için bak : Şûra Sûresi :  13. âyetin tefsiri

 

[7] Ebû Ya'lâ - İbn Kesîr : 4/150

[8] Buharî/tefsîr :   45,  tevhîd :   35-  Müslim/elfaz :   2,   3-  Ebû  Dâvud/edeb : 16Ahmed2/238

[9] el-Câmi'û Li-Ahkâmi'1-Kur'ân : 16/167

[10] el-Câmi'û Li-Ahkâmi'1-Kur'ân :   16/167

[11] Tirmizî/kıyamet : 25- îbn Mâce/zühd :  31- Ahmed : 4/124

[12] Bezzar - Taberânî - Ebû Nuaym  (el-Aclûnî, bu hadîsin zayıf olduğunu belirtmiştir :  1/323

 

[13] Müslim/birr :   136

[14] Ebû  Dâvud/libas:   25-   İbn  Mâce/zühd :   16-   Ahmed :   2/248,   376,   414, 427, 442