CASIYE SURESİ 3

Surenin İsmi: 3

Önceki Sureyle İlişkisi: 3

Surenin Muhtevası: 3

Nüzul Sebebi: 4

Kur’anın Kaynağı, Bir Yaratıcının Varlığı Ve Birliğinin İspatı: 4

Belagat: 4

Kelime ve İbareler: 4

Açıklaması: 5

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 5

Allah'ın Ayetlerini İnkar Edenlerin Tehdit Edilmeleri Ve Onların Cezalandırılmaları: 6

Belagat: 6

Kelime ve İbareler: 6

Nüzul Sebebi: 7

Ayetler Arası İlişki: 7

Açıklaması: 7

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 8

Allah'ın Kullarına Olan Nimetleri: 8

Belagat: 8

Kelime ve İbareler: 8

Nüzul  Sebebi: 9

Ayetler Arası İlişki: 9

Açıklaması: 9

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 10

Din Nimeti Ve Hükümlerin İndirilişi: 10

Belagat: 10

Kelime ve İbareler: 10

Ayetler Arası İlişki: 11

Açıklaması: 11

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 12

Ölüm Ve Hayat Konusunda İyilerle Kötüler Arasındaki Fark: 12

Belagat: 13

Kelime Ve İbareler: 13

Nüzul Sebebi: 13

Ayetler Arası İlişki: 13

Açıklaması: 14

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 15

Materyalistlik Ve Mülhidlik, Öldükten Sonra Dirilmenin İnkârı Ve Kıyametin Dehşetli Halleri: 15

Belagat: 16

Kelime ve İbareler: 16

Nüzul Sebebi: 16

Ayetler Arası İlişki: 16

Açıklaması: 16

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 18

İtaat Eden Müminlere Ve Asi Kafirlere Verilecek Karşılık: 19

Belagat: 19

Kelime ve İbareler: 19

Ayetler Arası İlişki: 19

Açıklaması: 20

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 21


CASIYE SURESİ

 

Surenin İsmi:

 

Bu surenin adı, 28. ayette geçen "Casiye" kelimesinden alınmıştır. Ke­limenin anlamı "diz üstü çökenler" demektir. Ayetin tamamının meali şöy­ledir: "O gün her ümmeti diz çökmüş görürsün. Her ümmet kendi kitabına çağırılır. (Onlara şöyle denilir.): Bugün yaptıklarınızla cezalandırılacaksı­nız." Yani her ümmet kıyamet günün, bir kısmı cennette, bir kısmı cehen­nemde olmak üzere iki gruba ayrılmadan önce hesabı beklerken görecekle­ri korkuların şiddetinden dolayı diz üstü çökeceklerdir. [1]

 

Önceki Sureyle İlişkisi:

 

Bu surenin bir önceki sure ile olan münasebeti iki şekilde ortaya çık­maktadır:

1- Bu sure, Kur'an'm Allah tarafından indirildiğinden söz ederek baş­ladı. Ayrıca önceki surenin sonunda Kur'an'm Peygamber'in (s.a.) ve kavmi olan Arapların lisanıyla indirildiği konusunu tamamlayıcı mahiyettedir. Kur'an-ı Kerim lafız, mana ve üslûp olarak Arapçadır. Bu ifadede ona tabi olmaya ve iman etmeye teşvik vardır.

2- Kuranın hedeflediği ana gayelerde her iki sure de birbirine benze­mektedir. Bu gayeler de şunlardır: Göklerin ve yerin yaratılışmdaki ilâhi kudret delillerini beyan ederek Allah'ın birliğini ispat etmek, bozuk akide­leri konusunda müşriklerle münakaşa ve peygamberlerini yalanlamaları sebebiyle Allah'ın helak ettiği geçmiş milletlerin akıbetlerini ifade eden mi­saller. [2]

 

Surenin Muhtevası:

 

Bu surenin konusu de Mekkî surelerin konularına, özellikle "Hâ, mim" ile başlayan yedi surenin ele aldığı konulara benzemektedir. Bu ko­nular temel İslâm inancını sağlamlaştırmak, unsurlarını ve üç rüknünü is­pat etmektir. Bu üç rükün de şunlardır: (a) Allah'a ve Allah'ın birliğine inanmak, (b) Kur'an'm Allah nezdinden geldiğine, Muhammed'in nübüvvet ve risaletine inanmak, (c) Ahireti, hesabı öldükten sonra dirilmeyi (ba'si) ve cezayı tasdik etmektir.

Bu sure, Kur'an'm kaynağının Allah olduğunu beyan ederek başlamış daha sonra yaratıcının varlığı ve birliğinin ispatı; göklerin, yerin, insanla­rın ve canlıların yaratılması, gece ve gündüzün birbirini takip etmesi, ha­yat sebebi olan yağmurun indirilmesi ve rüzgârların, insanların emrine amade kılınması delil gösterilerek açıklanmıştır.

Sonra Allah'ın ayetlerini kabul etmeyen, onlara karşı gururlanan ve onları alaya alan herkesi cehennem azabıyla tehdit etmiştir.

Ayrıca Allah'ın büyük nimetlerinden söz etmiştir ki, bunların başında Kur'an'ın, insanlara yol gösterici (hâdî) olması gelir. Sonra denizin, gemilerin akıp gitmesine ve ülkeler arası ticaret yapmaya elverişli kılınmasına ve kâ­inattaki her şeyin Allah'ın kullarının emrine verilmesine işaret edilmiştir.

Bunun arkasından da yaratılış prensiplerini, sağlam toplum esasları­nı ortaya koymuştur ki, onlar da şunlardır: Müminlerin, kâfirlerin hatala­rını affetmeleri ve onlara aldırmamalarıdır. Zira güzel veya kötü amelin neticesi sahibine aittir. İsrailoğulları'na yüce Allah'ın ihsan etmiş olduğu maddi manevi nimetlerin hatırlatılması ki, onlar da şunlardır: Tevrat, hik­met, ilim, insanlar arasındaki davaları hükme bağlamak, nübüvvet (pey­gamberlik), güzel nimetleri ihsan etmek, kendi çağlarındaki insanlara üs­tün kılınmaları, kendilerine açık ayetler ve mucizeler getirilmesi. Peygam­ber, müşriklere itaat edilmemesi ve onların arzularına uyulmamasını da emretmiş, o müşriklerin öldükten sonra dirilmeyi inkâr etme cüretleri ve heva heveslerini ilâh ve mabut edinmeleri konularını ele almıştır.

Buna mukabil İslâm dininin hükümlerini beyan edip, varlığını ispat etmesi peygambere ve müminlere, sadece ona tabi olmalarını emretmesi, peygamberini yardımla destekleyen Allah'a güvenip O'nunla izzet ve şeref duymaları; Allah'ın, muttakilerin dostu olduğunun izahı, Allah'ın hidayet ve rahmet programı olan Kur'an-ı Kerime sarılmaları, Allah'ın kanunu ve adaletini bilmeleri; itaatkar müminlerle azgın kâfirlerin arasını ayırmada­ki hikmetinin farkına varmaları; Allah'ın ayetlerini düşünüp, görenlerle hidayet pencerelerini kapatıp kulağı, gözü ve kalbi Allah'ın nurundan per­deleyenlerin arasını ayırmadaki hikmetini anlamaları gibi hususlar da bu surede açıklamıştır.

Sonra Allah, ba'si (öldükten sonra dirilmeyi) inkâr eden müşriklere şöyle diyerek cevap vermiştir: Yegâne dirilten öldüren Allah'tır. İnsanları kıyamet gününde biraraya getirip toplayacak olan da O'dur. O, hayret veri­ci kudretin sahibidir, göklerin ve yeryüzünün malikidir. Amellerin Allah'a arzolunması, hisab ve amel defterlerinin sahiplerine gösterilmesinde, deh­şetli korkulara sahip ahirette en büyük saltanatın yegâne hakimi Odur.

Sure, âdil ve doğru cezanın beyanı ve insanların iki gruba ayrıldığının ifadesiyle son bulmuştur: Cennetlikler: İman edip, salih ameller işleyenler; cehennemlikler: Allah'ı ve Rasul'ünü (s.a.) inkâr edip, kötülük ve masiyet iş­leyenler, Allah'ın ayetleriyle alay edip, basit dünya hayatına aldananlardır.

İşte bütün bunlar göklerin, yerin ve alemlerin Rabbi olan Allah'a ham-di gerektirir. Göklerde ve yeryüzündeki büyüklük sadece O'na mahsustur. O, azizdir (izzet sahibidir) ve hakimdir (her yaptığı işte bir hikmet gözetir.) [3]

 

Nüzul Sebebi:

 

el-Mehdevi ve en-Nahhas'ın İbni Abbas'tan rivayetine göre bu sure, Hz. Ömer (r.a.) hakkında nazil olmuştur: Hicretten önce Mekke'de müşrik­lerden biri Hz. Ömer'e sövmüş, O da o müşriki yakalayıp dövmek istemiş, bunun üzerine Allah: "İman edenlere söyle: Allah 'm (ceza) günlerinin gele­ceğini ummayanları bağışlasınlar..." (Casiye, 45/14) ayetini indirmiştir. Sonra bu ayet, "...müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün..." (Tevbe, 9/5) aye-tiyle neshedildi (hükmü ortadan kaldırıldı). Buna göre surenin tümü itti­fakla Mekke'de inmiştir ve otuz yedi ayettir. [4]

 

Kur’anın Kaynağı, Bir Yaratıcının Varlığı Ve Birliğinin İspatı:

 

1- Hâ, mîm.

2- Kitap, aziz ve hakim olan Allah tarafından indirilmiştir.

3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü­minler için birçok ayetler vardır.

4- Sizin yaratılışınızda ve Allah'ın yeryüzünde yaydığı canlılarda ke­sin olarak inanan bir toplum için ayetler vardır.

5-  Gecenin ve gündüzün değişme­sinde, Allah'ın gökten indirmiş ol­duğu rızıkta (yağmurda) ve ölü­münden sonra yeri onunla dirilt­mesinde, rüzgârları değişik yönler­den estirmesinde, aklını kullanan toplum için ayetler vardır.

6- İşte sana gerçek olarak okuduğu­muz bunlar Allah'ın ayetleridir. Ar­tık Allah'tan ve O'nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?

 

Belagat:

 

"Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için birçok ayetler vardır." Bu ayette, Allah'ın birliğini inkâr eden muhatapları ret için "inne" ve "lam" ile tekit vardır. (Bunun için meale "şüphesiz" kelimesi ilâve edilmiştir.)

"Allah'ın gökten indirmiş olduğu rızıkta..." yani yağmurda. Burada mecazi mürsel vardır; alâkası sebep sonuç ilişkisidir. Çünkü gökten inen yağmur, rızkın ve bitkilerin sebebidir, yoksa rızık gökten inmez. [5]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Hâ, mîm" Bu harfler, Kur'an'm i'cazına (mucize oluşuna) ve daha son­raki ayetlerin önemine dikkat çekmek içindir.

Buradaki kitaptan maksat Kur'an-ı Kerim'dir. "Aziz" Mülkünde galip ve güçlü olan Allah demektir. "Hakim" Yaptığı işlerde hikmet sahibi, her işi hikmetli "olan Allah tarafından indirilmiştir."

"Şüphesiz göklerde ve yerde" ayeti "Şüphesiz göklerin ve yerin yaratıl­masında" şeklinde düşünülmelidir. Çünkü devamındaki ayette "sizin yara­tılışınızda" Duyurulmaktadır, "müminler için" sadece müminler denmesi bu ayetlerden yararlananların sadece müminler olmasındandır, "birçok ayetler" yani Allah'ın kudret ve vahdaniyetine delâlet eden birçok deliller vardır.

"Sizin yaratılışınızda" yani herbirinizin nutfeden, sonra alakadan (döllenmiş yumurtadan) sonra uzuvları (önce) belirsiz (sonra) belirlenmiş canlı et parçasından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) insan şekline ge­linceye kadar çeşitli yaratılış safhalarınızda, "Allah'ın yeryüzünde yaydığı canlılarda" bunları yaratmasında "kesin olarak inanan" yani, Allah'ın öl­dükten sonra diriltmeye ve diğer hususlara olan gücüne yakinen inanıp, boyun eğen "bir toplum için ayetler" ibretler, işaretler "vardır."

"Rüzgârları, değişik yönlerden" ve değişik şekillerde "estirmesinde" ya­ni güneyden, kuzeyden veya sıcak, soğuk, yavaş, şiddetli estirmesinde... "aklını kullanan toplum için" delillerle düşünüp iman edenler için "ayetler vardır."

"İşte sana gerçek olarak okuduğumuz" bildirdiğimiz "bunlar Allah'ın ayetleridir." O'nun birliğini gösteren delillerdir.

Celaleyn haşiyesi es-Savi'de, şöyle denilmiştir: Allah üç ayette altı de­lil zikretmiştir. Birinci ayeti "inananlar için" ile, ikincisini "kesin olarak inanırlar" ile, üçüncüsünü de "aklını kullananlar" ile bitirmiştir. İfade ba­kımından aralarındaki farklılığın sebebi şudur: İnsan gökleri, yeri ve bun­ların mutlaka bir yaratıcısı olduğunu düşündüğü zaman iman eder; kendi­sinin ve benzerlerinin yaratılışını düşününce imanı artar ve kesinlik kaza­nır; diğer mahlûkatı düşündüğü zaman aklı kemale ulaşır ve ilmi sağlam-laşır. Bu izah Zemahşeri'nin sözünden alınmıştır.[6]

Beyzavi de bu konuda şöyle demiştir: Ayet sonlarının bu şekilde farklı oluşu belki de, ayetlerin anlam itibariyle farklılığından dolayıdır. [7]

 

Açıklaması:

 

 "Hâ, mim." bu iki harfin izahı daha önce geçti.

"Bu Kitap aziz ve hakim olan Allah tarafından indirilmiştir." Şüphesiz ki bu Kur'an, güçlü ve galip olan Allah tarafından indirilmiştir. O, asla mağlup olmaz, tedbiri, her şeyi yerli yerine koyması ve kullarının faydasını sağlamasıyla hikmet sahibidir. Bu iki sıfatı Allah'a ispat etmek, O'nun bü­tün mümkinata kadir olduğunu, bütün bilinebilecek her hususu bildiğini ve hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını gösterir. Dolayısıyla O'ndan boş ve batıl bir şey meydana gelmez.

Sonra yüce Allah, izzet ve hikmetinin gereğini zikrederek şöyle buyur­du:

"Şüphesiz göklerde ve yerde müminler için birçok ayetler vardır." Yani hiç şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, Allah'ın varlığına, birliğine ve yüce kudretine kesin deliller vardır. Bu, kevnî (kâinata ait) bir delildir. Sonra da Allah enfüsî (insanın kendisinde bulunan) delili zikretti ve şöyle dedi: "Sizin yaratılışınızda ve (Allah'ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, ke­sin olarak inanan bir toplum için ayetler vardır." Yani şüphesiz ki, örneği geçmiş bir varlık olmaksızın sizin yaratılmanızda; zatı ve beşerî sıfatları tam bir insan haline gelinceye kadar, çeşitli yaratılış merhalelerinden geç­menizde, yeryüzünün çeşitli bölgelerinde; sıcaklık, soğukluk ve normal olan farklı iklimlerde; yağışlı ve kuru arazilerde birtakım canlıları dağıtıp yaymasında; kara, deniz ve havada yaşayan evcil ve vahşi çeşitli hayvanla­rın yaratılışında, hiç şüphesiz yüce yaratıcının kudret ve hikmetini göste­ren gayet açık pek çok ayet ve ibret verici deliller vardır. İman edip, hakkı kabul eden kesin iman sahipleri bunlardan ibret alırlar ve imanları kat kat artar, Allah'ın emirlerine boyun eğerler ve iman, kalplerinde sabit dağ­lar gibi kökleşir, hiçbir şüphenin bulunamayacağı kesin imanı elde etmiş olurlar.

"Gecenin ve gündüzün değişmesinde, Allah 'in gökten indirmiş olduğu rızıkta (yağmurda) ve ölümünden sonra yeri onunla diriltmesinde, rüzgâr­ları değişik yönlerden estirmesinde, aklını kullanan bir toplum için ayetler vardır." Yani şüphesiz gecenin ve gündüzün farklı oluşu ve birbirlerini ta­kip edişinde; uzunluk, kısalık, sıcaklık, soğukluk, aydınlık ve karanlık açı­sından farklı oluşunda; Allah'ın bulutlar vasıtası ile yeryüzüne indirmiş ol­duğu yağmurla, kullarının emrine çeşidi sayılamayacak kadar vermiş oldu­ğu bitki ve nzıkta; rüzgârların değişik yönlerden ve değişik hallerde esti­rilmesinde; bazen güneyden, bazen kuzeyden; bazen sıcak, bazen soğuk; bazı zamanlar faydalı, bazı zamanlar zararlı, bütün bunlarda, Allah'ın var­lığına, birliğine ve kudretine açık hüccetler ve büyük deliller vardır. Bunlar hakkında düşünen ve bunların ardındaki gerçeklerini anlayan üstün akıl sahipleri genelde bunlardan istifade ederler. Cahiller ve inatçı kimseler ise, bundan yararlanmazlar.

İşte böylece bu ayetleri düşünenler, imanın aslını kalplerine yerleşti­rerek kesin imana, oradan da aklın ve düşüncenin kemale ermesine yükse­lirler. Bu, yüce bir hale yükseliş olup kâmil müminlerin sıfatıdır.

Bu ayetler, Allah Tealâ'nın şu ayetine benzemektedir: "Şüphesiz gökle­rin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün bir biri peşinden gelmesin­de, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemi­lerde, Allah 'm gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah'ın varlığını ve birliğini ispatlayan) birçok deliller (ayetler) vardır." (Bakara, 2/164).

Sonra yüce Allah, bu ayetlerden alınacak ibreti şu sözüyle veciz bir şe­kilde ifade etti:

"İşte sana gerçek olarak okuduğumuz bunlar Allah'ın ayetleridir. Artık Allah'tan ve O'nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?" Yani zikre­dilen bu ayetler Allah'ın hüccetleri, delilleri ve apaçık ayetleridir. Ey Pey­gamber! O ayetleri sana, açık gerçeği içinde bulundurduğu halde, okuyo­ruz. Bütün beşerin istifade etmesi için sana indirdiğimiz Kur'an'da biz ger­çeği ispat ediyoruz ve bizim söylediğimiz doğrudur. O halde insanlar Al­lah'ın sözü ve kelâmı olan ayetlere inanmazlar ve boyun eğmezlerse, bun­dan sonra hangi söze inanıp, tasdik edecekler? "İşte bunlar Allah'ın ayetle­ridir..." cümlesinde "tilke'(bunlar) kullanılması ayetlerin mertebesinin yü­celiğine işarettir. [8]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

1- Kur'an-ı Kerim'in kaynağı Allah'tır. Kur'an-ı Kerim'in Allah'tan başka her hangi bir kaynağı yoktur.

2- Allah'ın varlığının, birliğinin ve kudretinin üç ayette altı delille is­patı:

Birinci delil: Kâinatın, göklerin ve yerin yaratılışı Allah'ın varlığını gösterir. Fahreddin Razî'nin zikrettiğine göre bu delil altı cihetten ele alın­malıdır.[9]

a) Gökler ve yer sonradan meydana gelen cisimlerdir. Her sonradan var olanın onu var eden bir yaratıcısı olmalıdır.

b) Gökler ve yer, derinlik ve satıh bakımından farklı yerlerde birbirine benzer parçalardan meydana gelmiştir. Her parçanın kendine has bir yerde bulunması da gösteriyor ki, bunlar arasında mutlaka tercihte bulunan biri olmalıdır.

c) Yıldızların yörüngeleri ve elementler, maddi mahiyet itibariyle bir­birlerine benzemelerine rağmen, herbirinin kendisine has belirli bir özelli­ği vardır: Bir kısmı sıcak, bir kısmı soğuk; bir kısmı latif, bir kısmı yoğun özelliktedir. Bunun da mutlaka bir belirleyicisi olmalıdır.

d) Yıldızlar değişik renklerdedir. Mesela Zuhal yıldızının değişik renk­lerde olması, Müşteri'nin beyaz, Merih'in kırmızı, Güneş'in parlak bir ışık kaynağı, Zühre'nin inci gibi olması vs.; bütün bu farklılıklar, bunların her-birine belirli bir özelliği has kılan dilediğim seçen bir yaratıcının varlığını göstermektedir.

e) Her bir yörünge, belirli bir yöne harekette, belirli bir hız özelliğine sahiptir.Bu da, fail-i muhtar olan, dilediğini yapan bir tahsis ediciyi gös­termektedir ki, o da bir olan Allah'tır.

f) Her bir yörünge belirli bir göreve tahsis edilmiştir. O halde fail-i muhtar (dilediğince iş yapan) olan bir tahsis edicinin mutlaka var olması gerekir.

İkinci ve üçüncü deliller enfüsîdir. Bunlar da insanların ve diğer canlı­ların hayret uyandırıcı organik bir terkiple ve maddi manevi, akıllara dur­gunluk veren enerji ve özelliklerle yaratılmalarıdır. Bunlar da bize gösteri­yor ki, bu canlıları yoktan vareden bir yaratıcı vardır, o da Allah Tealâ haz­retleridir.

Dördüncü, beşinci ve altıncı deliller kâinat olaylarındandır. Bunlar da, gece ve gündüzün sürekli bir şekilde birbirlerini takip etmeleri ve birbirle­rinden farklı oluşları yeryüzünü bitkilerle diriltmek, kaynaklan ve nehirle­ri beslemek için yağmurların ve karların yağdırılması, rüzgârların estiri­lip, yönlerinin değiştirilmesi, tüm bunlar bir kadir-i kahir (kudret sahibi ve her şeyi hakimiyeti altına alan), hakimu's-sun' (yaptıklarında bir hik­met bulunan) ve yaratışı, işi sağlam yapması bir harika olan yegâne yara­tıcı olan Allah'ın varlığına apaçık bir delildir.

3- Bunlar, Allah'ın ayetleridir, yani O'nun birliğini ve kudretini göste­ren hüccetleri ve delilleridir. Allah Tealâ bu ayetlere kıyamete kadar oku­nacak, kendisinde şüphe olmayan, içinde batıl ve yalan bulunmayan Kur'an'mda yer vermiştir. O halde insanlar bu özelliklere sahip olan delil­lere inanmazlar, Kur'an'ı ve onun apaçık ayetlerini tasdik etmezlerse, imana ve akideyi tashih etmeye gidecek olan yolu bulamayacaklardır.

Allah, şüphesiz bu ayetlerde üç farklı ifade kullanmıştır. Birincisi "iman edenler için", ikincisi "îkân sahibi olanlar, yani kesin olarak inanan­lar", üçüncüsü "aklını kullananlar" dır. Razî'nin de dediği gibi bunlardan maksat şudur: Eğer siz müminlerden iseniz bu delilleri anlayınız; eğer mü­minlerden değil de hakkı ve kesin bilgiyi arayanlardan iseniz, yine bu de­lilleri anlayınız. Eğer ne müminlerden, ne de kesin bilgi sahiplerinden ise­niz hiç olmazsa en azından akıllılar grubundan olunuz da, bu delilleri anla­maya gayret gösteriniz.

Ya da, insanın kendisiyle ilgili ayetler insana yakın olduğu için kesin bilgiye (îkân) ihtiyaç duyar. Ancak dış aleme ait, felekî ayetlere gelince, bunlar insanın dışında kaldığı için bu konuda tasdik kâfidir. Ulvî ayetler ise düşünmeyi ve istidlali gerektirir.

İşte bu ayetler, Kur'an-ı Kerim'in, ibadet, muamelat, aile hükümleri, devlet, ahlâk, toplum, siyaset, hikmet ve diğer konulardaki hükümleri kap­sadığı gibi; akide ve iman esaslarını, tevhit, nübüvvet, ba's (öldükten sonra dirilme) ve kıyamet delillerini de içine aldığını gösteren kesin bir delildir. [10]

 

Allah'ın Ayetlerini İnkar Edenlerin Tehdit Edilmeleri Ve Onların Cezalandırılmaları:

 

7- Vay haline, her yalancı ve günah­kâr kişinin!

8-  O, Allah'ın kendisine okunan ayetlerini işitir yine de büyüklük taslayarak sanki hiç onları duyma­mış biri gibi (küfründe) direnir. İş­te onu acı bir azap ile müjdele.

9- (O) ayetlerimizden bir şey öğren­diği zaman onlarla alay eder. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.

10- Önlerinde de cehennem vardır. Kazandıkları da Allah'ı bırakıp edindikleri dostlar da hiçbir fayda vermez. Büyük azap onlaradır.

11- İşte bu Kur'an bir hidayettir. Rablerinin ayetlerini inkâr edenle­re gelince, onlara en kötüsünden, elem verici bir azap vardır.

 

Belagat:

 

"İşte onu acı bir azap ile müjdele!" Bu ifade tehekkümî (istihzaî, alaycı) bir üslûp taşımaktadır. Çünkü genel olarak hayırla ilgili olarak kul­lanılan müjdeleme fiili, burada şer için kullanılmıştır. Bu da bir "tehek-küm"dür.

"Sanki onları hiç duymamış gibi büyüklük taslayarak (küfründe) dire­nir." Burada teşbih-i mürsel vardır. "İşte bu Kur'an bir hidayettir." Bu cüm­lede Kur'an-ı Kerim'i, mastar olan "Huden" kelimesiyle tavsif etmesi, mü­balağa içindir. Kur'an'ın delilleri çok açık olduğu için, o hidayetin bizzat kendisi olarak kabul edilmiştir. [11]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Sümme: sonra" (mealde yine de) kelimesi, ayetleri duyduktan sonra, günahta ısrar etmenin garipliğini anlatmak içindir. "İşte onu acı bir azap ile müjdele!" Buradaki müjdeleme (beşaret) tehekküm (istihza) içindir.

"Onlar" iftiracı ve yalancılar "için alçaltın" hor ve zelil kılıcı "bir azap vardır."

"Önlerinde de cehennem vardır." Çünkü onlar oraya yönelmişlerdir. Ya da arkalarında cehennem vardır. Çünkü bu, ecellerinden sonra olacaktır. [12]

 

Nüzul Sebebi:

 

"O, Allah'ın kendisine okunan ayetlerini işitir yine de ..." diye başlayan 8. ayet, acemlerin hikayelerini satın alıp da onlarla insanları Kur'an'ı din­lemekten alıkoyan, Nadr b. el- Haris hakkında nazil oldu. Bununla birlik­te, dinden insanları uzaklaştıran ve onun hidayeti karşısında büyüklük taslayan herkesi kapsamına almaktadır. [13]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Ayetler, kâfirlerin bu kadar açık ayetlere, delillere inanmadıktan son­ra artık başka hiçbir şeye inanmayacaklarını açıkladıktan sonra, Allah'ın bu ayetlerini inkârlarında ısrar eden herkesi şiddetli azabı ile tehdit etti. Allah, onların cezalarının cehennem olacağını, putlarının kendilerine hiçbir fayda vermeyeceğini ve Kur'an'ın dalâletten hidayete çıkaracak ye­gâne kılavuz olduğunu beyan etti. [14]

 

Açıklaması:

 

"Vay haline, her yalancı ve günahkâr kişinin!" Yani, helak ve şiddetli azap, Allah'ın ayetlerini yalanlayan, son derece günahkâr ve asi olan her­kes içindir. Yalancı ve iftiracının (effak) iki hali vardır:

Birincisi günahta ısrar ve kibirlenmedir: "O, Allah'ın kendisine oku­nan ayetlerini işitir de, sonra büyüklük taslayarak sanki hiç onları duyma­mış gibi (küfründe) direnir. İşte onu acı bir azap ile müjdele!" Yani, bu ya­lancı ve iftiracı kişiler Allah'ın birliğini, kudretini, azap ve rahmetini gös­teren açık deliller olan Kur'an ayetleri kendisine okunurken dinler. Fakat yine de küfründe ısrara devam eder, daha önceki küfür halini bütün kuv­vet ve şiddetiyle korur, duyduğu Allah kelâmından öğüt almaz, sanki bun­ları hiç duymamış gibi davranır. Allah da, bu ısrar, kibir ve ibret almama­nın karşılığının şiddetli ve elem verici bir azap olduğunu haber vermiştir.

Bu hüzün verici haberi müjde diye ifade etmek şiddetli bir tehekküm (istihza, alay) ve onlara hakarettir.

Ayetin bir benzeri şu ayettir: "Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlık­ları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. (Bunca ayet ve delillerden) sonra kâfir olanlar (hala putları) Rableri ile denk tutuyorlar." (En'am, 6/1).

İkincisi: Allah'ın ayetleriyle alay etmeleridir: "{O) ayetlerimizden bir şey öğrendiği zaman onlarla alay eder. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır."

Yani bu yalancı ve iftiracı, Allah'ın ayetlerinden bir şey öğrendiği zaman­da, öğrendiği bu şeyi, onun ihtiva ettiği manaları kabul etmez, alay ve mü­nakaşa konusu yapar.

İşte sıfatları daha önce geçen o iftiracılar için, günah ve küfürde ısrar­ları, Allah'ın ayetlerini dinlemekten uzaklaşıp böbürlenmeleri ve onları alay mevzuu edinmeleri sebebiyle, kendilerini küçük düşüren, zelil kılıp, rezil eden bir azap vardır. "Azabun muhin: alçaltıcı azap" zillet ve rüsvaylı-ğı içinde bulunduran azap demektir.

Daha önce de geçtiği gibi rivayete göre Ebu Cehil Allah'ın "Şüphesiz zakkum ağacı, günahkârların yemeğidir." (Duhan, 44/43-44) ayetini duydu­ğu zaman, hurma ve tereyağı istemiş ve arkadaşlarına, "Bundan yiyin, Muhammed sizi ancak bal ile tehdit ediyor" demiştir. "(O) cehennem üze­rinde ondokuz (muhafız melek) vardır." (Müddessir, 73/30) ayetini duyduğu zaman da şöyle demiştir: "Eğer onlar ondokuz ise ben onlara tek başıma karşı gelirim."

Sonra yüce Allah bu hor ve hakir kılıcı azabın durumu hakkında şöyle buyurmuştur: "Önlerinde de cehennem vardır. Kazandıkları şeyler de, Al­lah 'ı bırakıp edindikleri dostlar da onlara hiçbir fayda vermez. Büyük azap onlaradır." Yani hiç şüphesiz bu iftiracıların önünde kıyamet gününde ce­hennem vardır. Çünkü onlar oraya yönelmişlerdir. Tıpkı şu ayet gibi: "Önünde de (o inatçı zorbaya) cehennem vardır. Kendisine irinli su içirile-cektir." (İbrahim, 14/16) Ya da onların dünya zevk ve sefalarının, haktan uzaklaşıp, kibirlenmelerinin arkasında cehennem vardır. O cehennem on­ların arkasında onlara yetişecektir. Onların dünyada kazandıkları mal ve evlâtları da onların azabını gidermeyecektir. "Bilinmelidir ki inkarcıların ne malları ne de evlâtları Allah huzurunda kendilerine bir fayda sağlaya­caktır." (Ali İmran, 3/10).

Yani mal ve evlâtları onlara her hangi bir fayda sağlamayacaktır. Al­lah'ı bırakıp da tapınmak için ilâhlar edindikleri putların da onlara her hangi bir faydası dokunmayacaktır. Halbuki onlar bu putlardan menfaat umuyorlar ve başlarına gelecek zararları bertaraf edecekler diye güveni­yorlardı. Onlar için önlerinde olan cehennemde büyük, devamlı ve elem ve­rici bir azap vardır. Senden saklı, göremediğin her şey (ayette geçen) ve-ra'dır. İster önde, ister sonda bulunsun; nitekim Garaibu'l-Kur'an'da bu şekilde zikredilmiştir.

"Onlar için alçaltıcı bir azap vardır" ayetiyle "Onlar için büyük bir azap vardır." ayeti arasındaki farklılığın sebebi şudur: Birincisi azap ile birlikte zilletin de var olacağını göstermektedir. İkincisi ise, zarar verici ol­makta azabın en yüksek noktaya ulaşacağını ifade etmektedir.

Allah Kur'an'ı şu sözüyle anlatmıştır: "İşte bu Kur'an bir hidayettir. Rablerinin ayetlerini inkâr edenlere gelince, onlara en kötüsünden, elem verici bir azap vardır." Yani bu Kur'an ve bu surede geçen ayetler insanları gerçeğe iletir ve doğruya irşat eder, karanlıklardan aydınlığa yöneltir. Al­lah'ın Kur'an ayetlerini inkâr eden kâfirlere gelince, onlar için kıyamet gü­nünde çok şiddetli azap vardır.

"İşte bu Kur'an" sözü hidayet edici olmasında kâmil eksiksiz demektir. "Ricz" en çetin azap anlamına gelir. Bakara suresi 59. ayette bu kelime geçmektedir: "Bunun üzerine biz, yapmakta oldukları kötülükler sebebiyle zalimlerin üzerine gökten acı bir azap indirdik." A'raf suresi 134. ayette de "Eğer bizden o pek çetin azabı kaldırırsan..." buyurulmaktadır. [15]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

1- Allah, ayetlerinin bu kadar açık olmasına rağmen, onlarla amel et­meyi terkeden, onları inkâr edip getirdiklerini kabul etmeyen herkesi, şid­detli bir şekilde tehdit etmiştir. Ayet, yukarıda özellikleri sayılan kimseler ve benzerlerini kapsamaktadır. Ayetin   nüzul sebebi, Nadr b. el-Haris, ya da el-Haris b. Kelde, veya Ebu Cehil gibi özel kimseler için de olsa, benzeri insanları kapsamı içerisine alır.

2- Tehdit, yine Allah'ın ayetleriyle alay eden, O'nun kudretine karşı meydan okuyan, zakkumu, tereyağ ve hurma diye niteleyen, cehennem bekçileri hakkında "Onlar ondokuz ise, onların hakkından tek başıma geli­rim." diyen herkesin halini kapsamına almaktadır.

3- Yüce Allah, bu günahkâr ve inkarcıların azap çeşidini dört vasıfla nitelemiştir:

a) Onları acı bir azap ile müjdele!

b) Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.

c) Onlar için büyük bir azap vardır.

d) Onlara tiksindiren, can yakan bir azap vardır.

4- Allah kitabı Kur'an'm hürmetini korudu ve bu sebeple onu istihfaf ve istihzaya maruz bırakmadı. Bu yüzden, Müslim'in Sahihinde İbni Ömer (r.a.)'den rivayet ettiği bir hadiste İbni Ömer şöyle demiştir: "Allah Rasulü (s.a.) düşman eline geçer de, hakarete uğrar endişesiyle, Kur'an ile düşman toprağına sefere çıkmayı yasaklamıştır."

5- Kâfirleri bu azaptan kurtarmakta, dünyada kazandıkları mal ve ev­lâtlarının hiçbir faydası olmayacağı gibi, Allah'ı bırakıp da, ilâh edinip, taptıkları putların da yararı dokunmayacaktır.

6- Kur'an-ı Kerim, beşeriyyeti sapıklıktan hidayete çıkaran bir kıla­vuzdur. Sonra yüce Allah, delillerini inkâr eden kâfirlere tehdidini onlar için pek şiddetli bir azap vardır diye, vurgulamıştır.

Kısacası Allah, Kur'an'ı inkâr eden, kendi varlığına, birliğine ve kudretine delâlet eden delilleri düşünmeyen herkese şiddetli cezaî müeyyideler koymuştur. Bu, aynı zamanda Kur'an yolundan ve İslâm akidesinden sa­pan herkese yönelik bir hatırlatmadır.[16]

 

Allah'ın Kullarına Olan Nimetleri:

 

12- Allah o (yüce) varlıktır ki, emri gereğince gemilerin yüzmesi ve lüt­fedip verdiği rızkı aramanız için, bir de şükredesiniz diye denizi size hazır hale getirmiştir.

13- O, göklerde ve yerde ne varsa O hepsini, kendi katından (bir lütuf  olmak üzere) size boyun eğdirmiş (ceza) güderinin geleceğini ummayanları bağışlasınlar. Çünkü Allah  her toplumu yaptığına göre ceza- landıracaktır.

15- Kim iyi bir iş yaparsa faydası kendinedir. Kim de kötülük yapar­sa, zararı yine kendinedir. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.

 

Belagat:

 

"...denizi size hazır hale getirdi." ve "...göklerde ve yerde ne varsa ... si­ze boyun eğdirmiştir." ayetlerinde "itnab" vardır. (Itnab, burada, sözü bir maksat dolayısıyla uzun bir şekilde ifade etmektir.) Bu itnab, Allah'ın lütfunu açıkça ortaya koymak için yapılmıştır.

"Kim iyi bir iş yaparsa faydası kendinedir..." cümlesiyle "...Kim de kö­tülük yaparsa zararı kendinedir..." cümleleri arasında tezat sanatı vardır. [17]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Allah O (yüce) varlıktır ki, emri" izni "gereğince gemilerin yüzmesi... bir de" verdiği nimetlere "şükredesiniz diye..." [18]

 

Nüzul  Sebebi:

 

"İman edenlere söyle: Allah 'm (ceza) günlerinin geleceğini ummayanla-rı bağışlasınlar..." ayetinin (14. ayet) nüzul sebebi ile ilgili olarak Vahidi ve Kuşeyri'nin İbni Abbas'tan rivayetine göre bu ayet Ömer b. Hattab, Abdullah b. Ubeyy ve bunların toplulukları hakkında nazil olmuştur. Bunlar Be­ni Mustalık savaşında Mureysi denilen bir kuyunun başında konakladılar. Abdullah b. Ubeyy, su alması için kölesini kuyuya gönderdi, ama köle biraz gecikti. Gelince kölesine "Seni bu kadar geciktiren nedir?" diye sordu. Köle­si de: "Ömer'in kölesi Peygamberin, Ebu Bekir'in ve efendisinin kırbalarını (su kaplarını) dolduruncaya kadar, kimsenin su almasına müsade etmedi." diye cevap verdi. Bunun üzerine Abdullah: "Bunlarla bizim durumumuz aynen şu misale benziyor: Besle kargayı oysun gözünü." dedi. Abdullah'ın bu sözü Hz. Ömer'e ulaştı, hemen kılıcını kuşandı. Bu sebeple Allah Tealâ bu ayeti indirdi.

Vahidi ve Sealibi, İbni Abbas ve Meymun b. Mihran'dan bu ayetin nü­zulüne dair bir başka sebep zikretmişlerdir ki, o da şudur: "Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah'a güzel bir borç (isteyene faizsiz ödünç) verecek yok mu?" (Bakara, 2/245) ayeti inince, Medine'de Finhas b. Azura adında bir Yahudi şöyle dedi: "Muhammedin Rabbi ihtiyaç içinde!" Hz. Ömer bunu duyunca kılıcını kuşandı ve o Yahudiyi aramaya çıktı. Bu­nun üzerine Cebrail (a.s.) Peygamberimiz (s.a.)'e geldi ve: Rabbin şöyle bu­yuruyor, diyerek yukarıdaki ayet-i kerimeyi söyledi. Hemen Allah Rasulü (s.a.) Hz. Ömer'i aramak üzere adam gönderdi. Ömer gelince "Ömer! O kılı­cını yerine koy!" buyurdu. Ömer de: "Ne söylersen doğrudur, ey Allah'ın Ra­sulü! Senin hak peygamber olarak gönderildiğine şehadet ediyorum." dedi. Sonra Allah Rasulü (s.a.) zikri geçen ayeti okudu. Bunun üzerine Hz. Ömer "Seni hakla gönderen Allah'a yemin ediyorum, öfkem geçmiştir." dedi. [19]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Allah Tealâ varlığına, birliğine delâlet eden delilleri ortaya koyduktan sonra, kudretini gösteren birtakım nimetlerini ifade etti. Bu nimetler de taşımacılık için denizlerdeki gemilerin insanların emirlerine verilmesi ve yine göklerde ve yerde bulunanların insanların hizmetine amade kılınma­sıdır. Sonra Allah Tealâ, müminlere, kâfirleri bağışlamalarını emretmiş, ayrıca hayır olsun, şer olsun iyi ve kötü amelin cezasının yapan kişiye ait olduğunu belirtmiştir.[20]

 

Açıklaması:

 

Yüce Allah, kullan üzerine olan nimetlerini zikretmektedir:

1- "Allah o (yüce) varlıktır ki, emri gereğince içinde gemilerin yüzmesi ve lütfedip verdiği rızkı aramanız için, bir de şükredesiniz diye denizi size hazır hale getirmiştir." Yani, varlığı ve birliği geçen delillerle sabit olan Allah, kendi izniyle içinde gemilerin yüzmesi, ülkeler arası ticaret, inci elde etmek, balık avlamak ve diğer ticaret ve kazanç yolları için denizleri sizin emrinize vermiştir. Allah'ın bu emre amade edişi sebebiyle sağlanan ni­metlerine şükrediniz.

Denizlerin emre amade edilmesi üç şekilde olmuştur:

a) Geçmişte ve halen gemilerin yüzmesine yardımcı olan rüzgârlar,

b) Binlerce ton ağırlığınca yükü suyun taşıma kudreti.

c) Gemiyi meydana getiren ahşabın batmadan su üzerinde durması.

2- "O göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lütuf ol­mak üzere) size boyun eğdirmiştir. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır." Yine göklerde olan her şeyi, yıldızları ve diğerlerini, yeryü­zünde olan dağları, denizleri, nehirleri, rüzgârları, yağmurları ve diğer menfeatleri kendi lütfü ve rahmeti olarak size boyun eğdirmiştir. Bu boyun eğdirişte, düşünen, akleden insanlar için, Allah'ın kudretini ve birliğini gösteren nice açık deliler vardır.

Bu ayet, şu ayeti hatırlatmaktadır: "Nimet olarak size ulaşan ne varsa Allah'tandır. Sonra size bir zarar dokunduğu zaman da yalnız O'na yalva­rırsınız." (Nahl, 16/53).

Allah Tealâ, birliğinin ve kudretinin delillerini ifade ettikten sonra gü­zel ahlâkı emrederek şöyle buyurdu: "İman edenlere söyle: Allah 'in (ceza) günlerinin geleceğini ummayanları bağışlasınlar. Çünkü Allah her toplumu yaptığına göre cezalandıracaktır." Yani ey Peygamber! Allah'ı ve Rasul'ünü (s.a.) tasdik eden müminlere şöyle söyle: Allah'ın göndereceği felâketler­den, çeşit çeşit azaplardan korkmayan bu müşriklerin eziyetlerine katla­nın, onları affedip bağışlayın. Çünkü Allah müminleri; kâfirlerin ezasına karşı sabır, öfkeyi yutmak ve hoşlanmadıkları şeye katlanmak gibi dünya­da kazanmış oldukları güzel amellerinden dolayı mükâfatlandıracaktır. Ayette geçen "Kavm" kelimesinin nekre oluşu "İman edenlere söyle..." aye­tinde geçen müminlerin şerefini yüceltmek içindir. "...Allah'ın (ceza) günle­rinin geleceğini ummay'anlar..."in manası şudur: "Önceki ümmetlere veri­len azabın benzerinden korkmayanlar..."

Sonra yüce Allah, iyiliğin iyiye ve edepsizliğin de edepsize ait olacağı­nı açıklayarak şöyle buyurdu: "Kim iyi iş yaparsa faydası kendinedir. Kim de kötülük yaparsa zararı yine kendinedir. Sonra Rabbinize döndürülecek­siniz." Yani kim Allah'ın emrettiği güzel amelleri yapar, yasakladıkların­dan vazgeçerse kendi lehinedir. Kötülükleri ve masiyetleri işleyen de kendi aleyhine işlemiş olur. Sonra kıyamet gününde Allah'a döneceksiniz, amel­lerinizle O'na arzedileceksiniz. Allah, iyi ve kötü amellerinizin karşılığını size verecektir. [21]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

1- Allah, kullarına kendi izni ve iradesiyle içinde gemilerin yüzmesi, kazanç sağlamak, ticarî menfaatler elde etmek, inci, mercan balık ve daha nice nimetlerinden yararlanmaları için denizleri insanların kullanımına hazır hale getirerek onlara ihsan ve ikramda bulunmuştur.

2- Aynı şekilde yine Allah; göklerde ve yerdeki güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ovalar, nehirler, madenler, ekinler, ağaçlar, bitkiler ve diğerlerini kullarının emirlerine vererek onlara ihsanda bulunmuştur. Bütün bunlar­da O'nun birliğine ve kudretine apaçık deliller vardır.

3- Güzel ahlâk doğru inanca tabidir. Bu sebeple yüce Allah kullarına, birliğinin ve kudretinin delillerini gösterdikten sonra, onları güzel ahlâka ve faziletli davranışlara yöneltti. Bu sebeple müminlere: Müşrikleri, müna­fık ve Yahudileri bağışlamalarını emretti. Çünkü bu davranış, müminlerin mükâfatına sebep olacaktır. Ayet, Medine'de veya Beni Mustalık (Mustalık oğulları) gazvesinde nazil olması dolayısıyla mensuhtur (yani hükmü kal­dırılmıştır.)

4- İyi amelin mükâfatı da, kötü amelin cezası da sahibine aittir. Ona ahiretinde ya fayda verir ya da zarar. Bütün mahlûkat, hesap ve ceza için Rablerine döneceklerdir. Güzel amelin faydası sahibine ait olduğu gibi, kö­tü amelin zararı da yine sahibine aittir. Yüce Allah'ın emir ve yasakları kulun faydasınadır. Kendisine ait hiçbir faydası yoktur.

Bu, Allah'ın hoşnut kalacağı güzel amellere bir teşvik, kötü davranış­tan da caydırmaktır. [22]

 

Din Nimeti Ve Hükümlerin İndirilişi:

 

16- Andolsun ki biz, İsrailoğulla-rı'na kitap, hüküm ve peygamber­lik verdik. Onları güzel rızıklarla  besledik ve onları alemlere üstün

kıldık-

17- Din konusunda onlara açık deliller verdik. Ama onlar kendilerine Seldikten sonra aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa dü§tüler- Şüphesiz Rabbin, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kıyalarında hüküm vereçektir.

18- Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi Sen ona uy (Hakikati) bilmeyenlerin istekleri ne uyma.

19- Çünkü onlar, Allah'a karşı sana fayda ve'rmezler Doşğrusu irbirlerinin dostlarıdır;  Allah da takva sahiplerinin dostudur.

20- Bu (Kur'an), insanlar için basi­ret nurları, kesin olarak inanan bir toplum için hidayet ve rahmettir.

 

Belagat:

 

"Sen ona uy" fiili ile, "bilmeyenlerin isteklerine uyma." fiili arasında te­zat sanatı vardır. [23]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Andolsun ki biz İsrailoğulları'na kitap" Tevrat "hüküm" nazari ve il­mî hikmet veya insanlar arasındaki davalarda hüküm ve meseleyi çözüme kavuşturma, "peygamberlik" Hz. Musa, Harun ve daha birçok peygamber­lere verilen peygamberlik. Çünkü İsrailoğulları'nda ki peygamberler o ka­dar çoktu ki, başka milletlerde bu kadar yoktu, "verdik. Onları güzel rızık­larla besledik." Yani kudret helvası ve bıldırcın kuşu gibi leziz yiyeceklerle

onları besledik, "ve onları âlemlere üstün kıldık." Yani kendi zamanlarında­ki diğer toplumlara vermediğimiz nimetleri onlara verdik.

"Din konusunda onlara açık deliller" mucizeler "verdik" "Ama onlar kendilerine" gerçek ile ilgili "ilim geldikten sonra aralarındaki çekememez-lik" düşmanlık ve haset "yüzünden ayrılığa düştüler."

Ya Muhammed! "din konusunda seni bir şeriat" yol ve metot "sahibi kıldık." "Şeriat" kelimesinin aslı su yoludur. Sonra din için kullanılır ol­muştur. Çünkü insanlar dinin içinde, ruhlarının hayat bulacağı noktaya varırlar. O halde sen, delillerle doğruluğu sabit olan Allah'ın yoluna tabi ol, şehvetlerinin esiri olan cahillerin görüşlerine tabi olma.

"Doğrusu ki, zalimler" kâfirler "birbirlerinin dostlarıdırlar." Yani onla­rın zulümleri birbirlerine dost olmalarının sebebidir. O halde onların arzu­larına uyarak onları dost edinme.

"Allah da takva sahiplerinin dostudur." yardımcısıdır.

"Bu (Kur'an), insanlar için basiret nurlarıdır." Hükümlerindeki kurtu­luş ve mutluluk yönlerinin görünmesini sağlayan dinin alâmetleridir. [24]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Allah Tealâ dünyada tüm insanlara ihsan etmiş olduğu umumî nimet­lerinden bir kısmını beyan ettikten sonra, İsrailoğullan'na vermiş olduğu din ve dünya nimetlerini zikretti ki, bunlar hususi nimetlerdir. Din nimet­lerinin dünya nimetlerinden daha üstün olması sebebiylede önce onlara ih­san ettiği din nimetlerini saymaya başladı, peşinden de bütün insanlığa lütfettiği en büyük nimeti (İslâm dinini) zikretti. Varlık aleminde ondan başka ilâhi kaynaklı olduğuna dair delil bulunan bir başka din yoktur. Bu sebeple o basiret nurları, hidayet ve rahmetin ta kendisidir. [25]

 

Açıklaması:

 

"Andolsun ki biz, tsrailoğulları'na kitap, hüküm ve peygamberlik ver­dik. Onları güzel rızıklarla besledik ve onları âlemlere üstün kıldık." Bu ni­metlerden altı tanesi şunlardır:

1- İçerisinde hidayet ve nur bulunan Tevrat'ın Musa (a.s.)'ya indiril­mesi.

2- İnsanlar arasındaki davalarda hüküm verebilmek için gerekli olan anlayış ve kabiliyet sahibi olmak. Çünkü İsrailoğulları hem din, hem de dünya idaresini en güzel şekilde biliyorlardı. Böylece dünya hakimiyeti de onlara verilmişti.

3- Musa, (a.s.) Harun (a.s.) ve daha birçok peygamberlerin onlara gön­derilmesi.

4- Kudret helvası ve bıldırcın kuşu gibi yiyecek ve içeceklerden gayet leziz, helâl ve güzel rızıklarla onlara ihsanda bulunması.

5- Allah'ın onları, o dönemdeki diğer toplumlara üstün kılması. Şöyle ki, onlar arasından birçok peygamberler gelmiştir. Dünya hakimiyetiyle peygamberliği bir arada yürütmüşler, denizin yarılması, bulutların gölge­lendirmesi, Firavun ve askerlerinin zulmünden kurtulmaları için kendile­rine gözle görülür açık mucizeler verilmişti. Böylece onlar, çağlarındaki in­sanlar arasında daha üstün ve daha yüce mevkilerde olmuşlardır.

6- Onlara kesin ve açık deliller ve burhanlar verilmesi helâl haram ko­nusunda açık kanunlar, nasihatler ve hükümler ihsan edilmesi.

Bütün bunlara rağmen onlar bu nimetlere şükretmemişler, aksine din konusunda ihtilâfa düşmüşlerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"...Ama onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki çekeme-mezlik yüzünden ayrılığa düştüler." Yani onlar, liderlik hırsıyla, düşmanlık, haset ve inatla, birbirlerini çekememeleri yüzünden işin gerçeğini bilmele­rine ve delilin de aleyhlerine olmasına rağmen, din konusunda ayrılığa düştüler.

Ortada madem bir ayrılık ve ihtilâf vardır, o zaman bunun peşinden hüküm gelecektir. Bu sebeple yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz Rabbin, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir." Yani hiç şüphesiz yüce Allah, kıyamet gü­nünde din konusunda ayrılığa düştükleri noktalarda adil hükmünü vere­cektir, güzel davrananı güzelliğiyle, kötü hareket edeni de kötülüğüyle ce­zalandıracak, haklıyı haksızdan ayıracaktır.

Burada İslâm ümmetini, İsrailoğulları gibi, ayrılığa düşmekten sakın­dırma vardır. Bu sebeple Allah Tealâ şöyle buyurdu:

"Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy, (ha­kikati) bilmeyenlerin isteklerine uyma." Yani Ya Muhammed! Biz seni din konusunda bir yol ve metod sahibi kıldık. Bu, seni hakka ulaştırır. O halde sen, Rabbin tarafından sana vahyedilene uy, ümmetin arasında, açık delil­lerle desteklenen dininin hükümleriyle amel et, Allah'ın birliğini ve kulları için koyduğu kuralları bilmeyen müşrik cahillerin heva ve heveslerine uy­ma. Bu müşrikler, Kureyş kâfirleri ve onların fikirlerini onaylayanlardır.

Kelbi şöyle demiştir; Kureyş reisleri, Mekke'de Peygamberimiz (s.a.)'e şöyle demişlerdir: "Atalarının dinine dön, onlar senden daha değerli ve da­ha yaşlı (tecrübeli) idiler." Allah Tealâ, "Onların isteklerine uyma!" sözüyle peygamberini bundan sakındırmıştır. Yani ya Muhammed! Sen, onların ba­tıl dinlerine meyletseydin, azaba müstahak olurdun, onlar da senden bu azabı uzaklaştıramazlardı.

Peygamberimizin, (s.a.) onların isteklerine uymaktan nehyedilmesinin sebebi Allah'ın şu sözüdür:

"Çünkü onlar, Allah'a karşı sana hiçbir fayda vermezler." Çünkü bu cahil müşriklerin istek ve arzularına uyarak Allah'ın sana ihsan ettiği dine muhalefet edersen, onlar, Allah'ın senin hakkında murat ettiğ hiçbir azabı senden uzaklaştıramazlar.

"Doğrusu zalimler, birbirlerinin dostlarıdır, Allah da takva sahipleri­nin dostudur." Yani şüphesiz bu kâfirler, birbirlerine yardım ederler, müna­fıklar da dünyada Yahudilerin dostlarıdırlar, fakat bu yardımlaşmanın ahi-rette onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Birbirlerine dost olan bu kâfirler, birbirlerinin zararını artırmaktan helak ve mahvoluşlannı hazırlamaktan başka bir işe yaramayacaklardır. Halbuki Allah, şirk ve masiyetlerden sa­kınan müminlerin yardımcısıdır. Onları küfrün karanlıklarından imanın aydınlığına çıkarır. Fakat kâfirlerin dostları bulunan tağut ve şeytanlar ise onları iman nurundan alıp küfür karanlıklarına götürür. İşte bu, Allah'ın takva sahibi müminlere olan dostluğu ile zalimlerin birbirlerine olan dost­lukları arasındaki açık farktır.

Sonra yüce Allah, Kur'an'm sonsuz faziletini şöyle açıkladı: "Bu (Kur'an), insanlar için basiret nurları, kesin olarak inanan bir toplum için hidayet ve rahmettir." Yani, Allah'ın kıyamete kadar ebedî kurallarını içinde bulunduran bu Kur'an, bütün insanların muhtaç oldukları dinî hükümler konusunda, deliller ve burhanlardır. Kendisiyle amel edeni cennete götürür.

Şüphesiz inanan ve içerisindeki hükümlere saygı gösteren bir topluluk için de Allah'ın bir rahmeti, dünya ve ahiret azabından kurtarıcı bir şefka­tidir.

Kur'an hakkında "Kesin olarak inanan bir toplum için hidayet ve rah­mettir." denilmesi, ondan faydalanacakların ancak bunlar olması sebebiyledir. [26]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

1- Allah Tealâ, İsrailoğulları'na altı nimetle ihsanda bulunmuştur ki, onlar da şunlardır: Tevrat, kitabın anlaşılması veya insanlar arasındaki davalarda hüküm verip meseleyi açıklığa kavuşturma kabiliyeti, Yusuf (a.s.) zamanından Hz. İsa zamanına kadar pek çok peygamberin onların aralarından gönderilmesi; helâl, leziz yiyecek ve meyvelerden rızıklandırıl-maları, devirlerindeki insanlara üstün kılınmaları; kendilerine, hakkın açık delillerinin helâl ve haram ölçülerinin ve doğruluğa, imana davet eden mucizelerin verilmesi.

2- İsrailoğullan, delillerin aleyhlerine olduğu ortaya çıktıktan, mesele­nin gerçeğini öğrenip gelen peygamberin doğruluğunu, dinî vesikalarla, ki­taplarının haber verişi ile anladıktan sonra, bir kısmı inanıp, bir kısmı in­kâr ederek, ayrılığa düştüler.

Onların bu ayrılığa düşüşü, haset, düşmanlık ve liderlik sevdası gibi şahsî garezlerle ortaya çıkmıştır, yoksa kamu yararına olan bir ayrılık de­ğildir.

3- Hakkında ihtilaf edilen konu inanç ve din olunca devamlılığı uygun düşmez. Bu sebeple Allah, peygamberi Muhammed'e (s.a.), ümmetine ve tüm beşeriyete Kur'an'a tabi olmayı tavsiye etmiştir. Din Allah'ın, kulları­nın faydası için koyduğu ilâhi düzendir. Bu yol, hakka, mutluluğa ve ahi-rette kurtuluşa götüren apaçık bir yoldur. Çünkü Allah'ın emirlerini, ya­saklarını, hükümlerini ve hiç şüphesiz kesin bir şekilde sabit olan farzları­nı içermektedir. Fakat İslâm'dan önceki dinlere gelince; Tevrat zayi oldu­ğundan, İncil de Hz. İsa'ya iniş tarihinden çok sonra yazıldığından, onların içindeki bilgilerin Allah nezdinden olduğuna dair doğru bir delil mevcut değildir. Allah'ın indirdiği bütün dinlerde, tevhit güzel ahlâk ve insanların faydasına olan konularda esas itibariyle, temelde birbirine ters görüş yok­tur. Bu itibarla bizden öncekilerin şeriatları, hükmü ortadan kaldırıl-mamışsa, bizim için de delildir. Şeriatler arasındaki farklılık, Allah'ın il­minde, kamunun, insanlığın yararı gereği olarak, esaslarda değil cüzi de­taylardadır.

4- Diğer Malikiler gibi, bizden önceki ümmetlerin şeriatlerini bizim için de şeriat kabul eden İbnü'l Arabi el-Maliki şöyle demiştir:[27] Bazı ilim sahipleri "Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık." ayetinin bizden öncekilerin şeriatının bizim için şeriat olmadığına delil olduğunu zannetmişlerdir. Çünkü Allah bu ayette peygamber (s.a.)'e ve ümmetine müstakil bir şeriat verdiğini söylemektedir. Biz, Peygamber (s.a.)'in ve üm­metinin müstakil bir şeriati olduğunu inkâr etmiyoruz, ancak anlaşmazlık, Peygamber'in (s.a.) bizden öncekilerin şeriatı hakkında olumlu olarak ha­ber verdiği konulardadır. Acaba onlara tabi olmak gerekir mi, gerekmez mi? Gerektiği konusunda her hangi bir problem yoktur.[28]

5- Şüphesiz ki, Allah'ın Peygamber'inin kalbine, burhanlar, deliller, ceza ve hükümlerde insanlar için presipler olarak indirdiği Kur'an-ı Kerim kalplerdeki basiret nurları mevkiindedir. Nitekim Allah, diğer ayetlerde de Kur'an'ı "ruh" ve "hayat" olarak nitelemiştir. O sapıklıktan aydınlığa çıka­ran bir kılavuz, cennete götüren bir yol ve hidayettir. Ahirette takva sahibi müminler için azaptan kurtarıcı bir rahmettir.

Allah bizi, dininin hükümleriyle amel eden, onun hidayetiyle doğruyu bulan, emir ve yasaklarına tabi olmakta samimi olan, ahirette ve dünyada Allah'ın lütfunu ve rahmetini kazanan kullarından eylesin. [29]

 

Ölüm Ve Hayat Konusunda İyilerle Kötüler Arasındaki Fark:

 

21- Yoksa kötülük işleyenler kendi­lerini ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini inanıp iyi ameller işle­yen kimseler ile bir tutacağımızı mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyor­lar!

22- Allah, gökleri ve yeri hak ile ya­ratmıştır. Böylece herkes kazancı­na göre karşılık görür. Onlara hak­sızlık edilmez.

23- Heva ve hevesini tanrı edinen ve Allah'ın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstü­ne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala ibret almayacak mısınız?

 

Belagat:

 

"Ölümlerinde" ve "sağlıklarında" ile "kötü ameller" ve "iyi ameller" aralarında tezat bulunmaktadır. [30]

 

Kelime Ve İbareler:

 

"Yoksa kötülük" küfür ve isyan "işleyenler kendilerini... bir tutacağımı­zı sandılar?" Müminlerle hayatta iken sıhhat ve rızık konusunda eşit ol­dukları gibi öldükten sonra da onlara yapılacak lütuf ve ihsanda bir tutu­lacaklarını mı sandılar? Onlar ahirette, dünyadaki yaşantı ve hallerinin aksine azaptadır. Yani onların bu hükmü kötü bir hükümdür.

"Allah gökleri ve yeri hak ile (yerli yerince) yaratmıştır." ayeti, az önce geçen hükmün delili gibidir. Çünkü dosdoğru yaratmak adaleti ve iyiyle kötünün birbirinden farklı olmasını gerektirir. "Her nefis" masiyet ve taat-lerden "kazancına göre karşılık görür." Bu sebeple kâfir ile mümin eşit ola­maz. Bu "bil-hakkı" sözü üzerine atıftır. Yani öncekinin sebebi yerindedir. Bu takdirde mana Allah, kudretine delil getirilsin, adil davranılsm, herkes yaptığının cezasını görsün diye gökleri ve yeri yerli yerinde yarattı.

Hidayete tabi olmayı terkedip" "heva ve hevesini tanrı edinen" Çünkü o insan taşa tapıyordu, daha güzelini gördüğü zaman onu bırakıp başkası­na tapıyordu. Heva nefsin arzuladığı şeylerdir, ''ve Allah'ın" onu kendi ka­tındaki "bir bilgiye göre saptırdığı." yani sapıklığını, yaratmadan önce hali­nin ve kabiliyetinin bozukluğunu bilerek onu hidayetten mahrum bıraktığı ve küfründen sonra "kulaklarını ve kalbini mühürlediği", bu nedenle hida­yet ve vaazları duymayan, ayetleri düşünmeyen, "gözüne perde çektiği" yani ibret gözüyle bakmayan ve hidayeti görmeyen "kimseyi gördün mü?" [31]

 

Nüzul Sebebi:

 

"Yoksa kötülük işleyenler ..." ayetinin (21. ayet) nüzul sebebi ile ilgili olarak Kelbi şöyle demiştir. Bu ayet müslümanlardan Ali, Hamza ve Ubey-de b. Cerrah (r.a.) ile müşriklerden Utbe, Şeybe ve Velid b. Utbe hakkında nazil olmuştur. Bu üç müşrik, müminlere: Siz hiçbir şey üzerine değilsiniz, dediler. Şayet söylediğiniz haksa, dünyada sizden üstün olduğumuz gibi ahirette de sizden daha üstün oluruz. Allah, onların bu sözünü redd ederek itaat eden müminle isyan eden kâfirin durumlarının eşit olamayacağını açıkladı.[32]

"Heva ve hevesini tanrı edinen ve ..." ayetinin (23. ayet) nüzul sebebi hakkında İbni Münzir ve İbni Cerir Said b. Cübeyr'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Kureyş bir dönem bir taşa tapıyordu. Daha güzelini bulunca il­kini terkedip diğerine tapmaya başlıyordu ki bunun üzerine Allah Tealâ yukardaki ayeti gönderdi. "Heva ve hevesini tanrı edinen kimseyi gördün mü?" Mukatil de şöyle demiştir: Alaycılardan biri olan Haris b. Kays es-Sehmi hakkında nazil olmuştur. Çünkü o nefsinin arzularına tapıyordu.

23. ayetin devamının nüzul sebebi ile ilgili olarak Mukatil, Ebu Cehil hakkında nazil olduğunu söylemiştir: Ebu Cehil bir gece Velid b. Muğire ile birlikte Kabe'yi tavaf etmişti. Bu sırada peygamberimizin durumunu ko­nuştular. Ebu Cehil şöyle dedi: Allah'a yemin olsun ki onun doğru olduğu­nu ben biliyorum. Muğire: Sus, bunu söylemekten vazgeç! Delilin nedir? dedi. Ebu Cehil cevap verdi: Ya Eba Abdi Şems! Biz onu çocukluğunda "es-sadık, el-emin: doğru, güvenilir" diye isimlendiriyorduk, yetişkin yaşında peygamber olunca ona hain yalancı diyoruz. Allah'a yemin olsun ki onun doğru olduğunu ben biliyorum. Muğire: Peki seni onu tasdik etmekten ve ona iman etmekten alıkoyan şey nedir, dedi. Ebu Cehil şöyle cevap verdi. Lat ve Uzza'ya yemin olsun ki eğer ona tabi olursam Kureyş kızları benim hakkımda bir ekmek parçası için Ebu Talibin yetimine tabi olduğumu söy­leyeceklerdir. Bunun üzerine ayet nazil oldu. "Allah onun kulağını ve kalbini mühürledi."[33]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Allah Tealâ dostlukta zalim ve kâfir olanlarla muttakilerin farkını açıkladıktan sonra, onlar arasındaki farkı bir başka açıdan beyan etmiştir ki, o da ahiretteki rahmet ve sevaptır. Sonra Allah iyilerle kötülerin birbi­rinden farklı olmasına kâinatın adaleti gerektirecek şekilde ölçülü yaratıl­ması, cezanın kazanca ve amele bağlı olmasını sebep gösterdi. Sonra Ce-nab-ı Allah nevasına tabi olanın Allah'ın hidayeti olmadıktan sonra doğru yolu bulmasına imkân bulunmadığını haber verdi.[34]

 

Açıklaması:

 

"Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimseler ile bir tutacağımızı mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!" Dünyada günah işleyenler, şirk koşanlar, isyankâr olanlar, Allah ve Rasul'ünü (s.a.) inkâr edip Allah'tan başkasına tapanlar, kendilerini, Allah ve Rasul'ünü (s.a.) tasdik eden, salih ameller işleyen, farzları yerine getirip haramlardan kaçınanlarla dünya ve ahirette ceza, sevap ve rahmet hususunda bir tutacağımızı mı zannettiler? Kesinlikle eşit olamazlar. Ahirette müminlerin hali kâfirlerin hali gibi olmayacaktır. Dün­ya ve ahirette isyan edip haddi aşanlarla, itaat edip iyi olanları eşit tutaca­ğımız şeklinde ne kötü hüküm vermişlerdir. Bunun manası: İyilerle kötüle­rin hayatta ve ölümde eşit olduklarını kabul etmemektir. Çünkü iyiler ita­at üzere, kötüler isyan üzere yaşamışlardır. İyiler müjde ve rahmetle vefat etmiş, diğerleri ise bunun aksi şekilde ölmüşlerdir. Bunun manası, iyiyle kötünün dünyada sıhhat ve rızık yönünden eşit, hatta bazen kâfirin hali müminden daha iyi olsa da ölümde eşit olduklarını kabul etmemektir. Mü­minin saadetini kâfirin bedbahtlığını gerektiren fark ölümden sonra ortaya çıkar.

Bu ayete benzeyen diğer ayetler:

"Cehennem ehliyle cennet ehli bir olmaz. Cennet ehli isteklerine erişen­dir. " (Haşr, 59/20) "Öyle ya (Allah 'a) teslimiyet gösterenleri, o günahkârlar gibi tutar mıyız hiç? Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?" (Ka­lem, 68/35-36) "Yoksa biz, iman edip de iyi işler yapanları, yeryüzünde boz­gunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya (Allah'tan) korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?" (Sad, 38/28).

Bu ayrıca itaat eden müminle asi olan müminin gideceği yerdeki fark­lılığa da açık bir delildir.

Taberani, Mesruk'tan şöyle rivayet etmiştir: Temim ed-Dârî bir gece kalkmış bu ayeti tekrarlayarak sabahlamıştı: "Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimse­ler ile bir tutacağımızı mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!" Ahirette ve dünyada mümin ile kâfirin birbirinden farklı olmasının beyanından sonra Allah bu prensibin doğruluğuna ve hikmetine delil getirerek şöyle buyur­muştur:

1- "Allah, gökleri ve yeri hak ile (yerli yerince) yaratmıştır." Allah gök­leri ve yeri kullar arasında adaleti gerektirecek bir ölçüyle yaratmıştır. Öl­dükten sonra dirilme, hesap ve caza olmasaydı bu yaratma yerli yerinde değil belki batıl olurdu. İyi ile kötü arasındaki cezanın farklı oluşu da ada­lettir.

2- "Böylece herkes kazancına göre karşılık görür. Onlara zulmedilmez." Dünyada başkasına zulmeden zalimi cezalandırmasaydı göklerin ve yerin yaratılışı yani insanların sınanması için kâinatın yaratılması hak ile ol­mazdı.

Allah Tealâ'nm "velitücza" sözü "bi'1-hakkı" sözü üzerine atfedilmiştir. Takdiri şöyledir: Allah gökleri ve yeri doğruluğu ortaya çıkarmak ve her nefsin karşılığını alması için yaratmıştır. Bu alemin yaratılışmdaki hedef adalet ve rahmeti ortaya çıkarmaktır. Bu da ancak öldükten sonra diril­mek, kıyamet, haklılarla haksızlara verilecek ceza, üst dereceler (cennet tabakaları) ve alt derecelerdeki (cehennem tabakaları) farklılık meydana geldiğinde tamamlanacaktır.

Sonra Allah kâfirlerin hallerini, kabahatlerini ve kötü cinayetlerini açıkça göstererek şöyle buyurdu:

"Heva ve hevesini tanrı edinen ve Allah 'in (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah'tan başka kim doğru yola eriş-tirebilir? Hala ibret almayacak mısınız?" Hidayeti terkedip hevasma itaat eden ve nefsinin arzularını din yapan kâfirin halini görmüyor musun? San­ki hevasını ilâh edinmiş, Allah'ı bırakarak ona tapınmaya başlamıştır. Al­lah'ın sevdiği ve razı olduklarına dikkat etmeksizin o, heva hevesine tabi olmuştur. Bu durum kişinin kendisini beğenmesine sebep olmaktadır. Ha­ris b. Kays istediği her şeyi yapardı. Ayetin iniş sebebi hususi ise de itibar lafzın umumi oluşunadır.

Allah gerçeği bilerek, hidayeti dalâletten ayırarak ve onun aleyhine olacak delili ortaya koyarak ondan yardımını kesmiş, onu yoldan çıkarmış, nasihat duymaması için kulağını, hidayeti anlamaması için kalbini mühür-lemiş, gözüne ve kalbine hidayeti görmemesi, kâinatta Allah'ın birliğine delâlet eden ayetlerini anlamaması için perde çekmiştir.

Yoldan çıkması ve hevasma tabi olması sebebiyle Allah'ın hidayetten  uzaklaştırdığı kimseyi doğruyu ve gerçeği bulmaya kim muvaffak kılabilir? Siz düşünüp ibret almaz mısınız? İşin gerçeğini öğrenip nasihat almaz mı­sınız?

Ayetin baş tarafının benzeri şu ayettir: "Rabbinin makamından kor­kan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştıran için ise şüphesiz cennet yegâne barınaktır" (Naziat, 79/40-41).

Ayetin orta kısmının benzeri de Allah Tealânm şu ayetidir: "Gerçek şu ki, kâfir olanları (azap ile) korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir; iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onla­rın gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır." (Bakara, 2/6-7).[35]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

1- Takva sahibi müminler ile zalimler arasındaki dostluk konusunda bir fark olduğu gibi dünya ve ahirette de iyilerle kötüler arasında ceza ba­kımından bir fark vardır. Allah dünyada ve ahirette muttakilerin dostu ve yardımcısıdır. Zalim kâfirler dünyada birbirlerinin dostudur. Ahirette ise bu dostlukları sona erecektir. Kâfirler dünyada sağlık, rızık ve maddi im­kânlar bakımından müminlerle eşit, hatta daha iyi bir durumda bulunsa­lar bile iyi davranan müminler dünya ve ahiret mutluluğunu tadarken kö­tü kâfirler ahirette bedbaht olacaklardır.

2- İyilerle kötüler arasında derece ve ceza bakımından elbette Allah'ın adaletini gösteren farklılık olacaktır. Çünkü gökler ve yer adaletle ayakta durmaktadır. Her nefis dünyada yaptığının karşılığını ahirette alacaktır. İnsanlar ahirette sevabın eksikliği ya da cezanın çokluğuyla zulme uğra­mayacaklardır.

3- Muhakkak ki nefsin arzularına tabi olmak daima kötülenmiştir. İb-ni Abbas (r.a.) şöyle söylemiştir. Allah Kur'an'da hevayı anlattığı her yerde onu kötülemiş ve şöyle buyurmuştur: "O hevasının peşine düştü. Onun du­rumu tıpkı köpeğin durumuna benzer." (Araf, 7/176). "Kötü arzularına uy­muş işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme." (Kehf, 18/28). "Gel gör ki haksızlık edenler, bilgisizce kötü arzularına uydular. Allah'ın saptırdığını kim doğru yola eriştirebilir? Onlar için herhangi bir yardımcı yoktur." (Rum, 30/29). "Allah'tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevasına uyan­dan daha sapık kim olabilir." (Kasas, 28/50). "Heva ve hevese uyma. Sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır." (Sad, 38/26).

Nevevî'nin Makdisî'nin Kitabü'l-Hucce'sinde Abdullah b. Amr b. As (r.a) dan rivayet ettiğine göre Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Siz­den birinin arzuları benim getirdiğime tabi olmadıkça mümin olamaz."

Ahmed, Tirmizi, İbni Mace ve Hakim'in Şeddad b. Evs'den rivayet ettiklerine göre Allah Rasulü şöyle buyurmuştur: "İtaat edilen bir cimrilik, peşinden gidilen heva heves, tercih edilen bir dünya ve herkesin kendi görü­şünü beğendiğini gördüğün zaman sen özellikle kendine dikkat et. Başkala­rının işiyle uğraşma." Taberani'nin Evsat adlı kitabında İbni Ömer'den ri­vayet ettiğine göre Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: (bu hadis zayıf­tır.) "Üç şey helak edici üç şey de kurtarıcıdr. Helak edici şeyler şunlardır: İtaat edilen cimrilik, arkasından gidilen heva heves ve kişinin kendini be­ğenmesi. Kurtarıcı olan şeyler de şunlardır: Gizli ve aşikar Allah korkusu, zenginlik ve fakirlikte dengeli olmak, hoşnutluk ve öfke anında adaletli ol­mak."

Allah bir kavmi, ancak kendilerine hidayet yolunu gösterip, gerçekleri bildirdikten sonra saptırır. Onlardan lütuf ve rahmetini de, inkârları, zu­lüm ve küfürleri sebebiyle engeller. Kalp gözüyle görme, hidayet sebepleri­ni düşünme ve hidayeti iyice kavramak için va'zu nasihat dinleme konu­sunda onların hidayet pencerelerini; ancak onların yüz çevirip, inat ve is­yan etmelerinden sonra kapatır.

Müfessirler şöyle demiştir: Bu ayet; insanlar itikatta, hayır ve şer iş­lerde kendi fiilini yaratı; çünkü Allah kâfirin kalbini ve gözünü mühürledi-ğini haber verdiğinde onları hidayetten de men ettiğini açıklamıştır, diyen Kaderiyye'ye rettir. Doğru olan insanın fiillerinin yaratıcısı Allah'tır. Onla­rı kul yaratmaz. Kul ancak hayır ve serden hangi yolu isterse onu kazanıp seçer.

5- Saptıranların dalâlete düşmesinin sebepleri ya insanın nefs-i em-maresinin (kötülüğü emreden nefsin) isteklerine tabi olmasıdır. "Heva ve hevesini tanrı edinen kişiyi gördün mü?" Veya hidayet yollarını öğrendik­ten sonra gerçekleri bilmezlikten gelmesidir. "Allah onu bir bilgiye göre saptırdı." Yahut inattır. "Onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir?" Ya da ancak bu hayata inanıp öldükten sonra dirilme inancını inkâr et­mektir. "Ölürüz ve yaşarız." Son olarak da başlangıcı inkâr ettiklerini söy­leyenlerdir. "Bizi ancak zaman helak eder."

Allah onların şüphelerine aşağıdaki ayetlerle cevap verdi. "Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur." Yani onların söylediklerine delilleri yoktur. Bunu ancak zan ile, tahmin ile ve bu meselenin uzak olduğunu düşünerek söylüyorlar. Hiçbir akıllının onların sözüne iltifat etmemesi gerekir. Çünkü delil bunun aksine gelmiştir. Bu da bu varlığın ortaya çıkış ve yok oluş (mebde' ve meâd) delilidir. Ölmüş babalarımızı diriltin, diye söylemeleri­nin hiçbir delil değeri yoktur.[36]

 

Materyalistlik Ve Mülhidlik, Öldükten Sonra Dirilmenin İnkârı Ve Kıyametin Dehşetli Halleri:

 

24- Dediler ki: Hayat ancak bu dün­yada yaşadığımızdır. Ölürüz ve ya­şarız. Bizi ancak zaman helak eder. Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar.

25- Onlara açıkça ayetlerimiz okun­duğu zaman: Doğru sözlü iseniz atalarımızı getirin, demelerinden başka delilleri yoktur.

26-  De ki: Allah sizi diriltir, sonra öldürür. Sonra sizi şüphe götürme­yen kıyamet gününde bir araya toplar. Fakat insanların çoğu bil­mezler.

27-  Göklerin ve yerin mülkü Al­lah'ındır. Kıyametin kopacağı gün var ya, işte o gün batıla sapanlar hüsrana uğrayacaklardır.

28-  O gün her ümmeti, diz çökmüş görürsün. Her ümmet kendi kitabı­na çağrılır, (onlara şöyle denilir:) Bu gün, yaptıklarınızla cezalandırı­lacaksınız!

29- Bu, yüzünüze karşı gerçeği söy­leyen kitabımızdır. Çünkü biz, yap­tıklarınızı kaydediyorduk.

 

Belagat:

 

"Ölürüz ve yaşarız" kelimeleri arasında tezat sanatı vardır.

"Bu, yüzünüze karşı gerçeği söyleyen kitabımızdır." ayetindeki "söyle­yen" kelimesinde açık istiare vardır. Yani sizin aleyhinize olarak gerçeğe uygun şehadet eder, demektir. Bu, dilin şahitliğinden daha anlamlıdır. Çünkü kitabın şehadeti; insanın, lisanıyla şehadetinden (şahitliğinden) da­ha kuvvetlidir.[37]

 

Kelime ve İbareler:

 

Öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden müşrikler "dediler ki:" "Hayat, ancak dünyada yaşadığımız hayattır. Ölürüz ve yaşarız." Yani bazımız ölür, bazımız da doğarak hayata kavuşur. "Bizi ancak zaman helak eder." Yani zamanın geçmesi helak eder. Dehr, aslında zaman, dünyanın devamlılık süresidir. "Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur." Yani söyledikleri bu söz hakkında onların ilmî hiçbir delilleri yoktur. "Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar." Yani iddia ettikleri konuda hiçbir delilleri yoktur. Söyle­diklerini ancak taklitle söylüyorlar.

Öldükten sonra diriltmeye olan gücümüzü gösteren Kur'an "ayetleri­miz" öldükten sonra dirilteceğimiz konusunda "okunduğu zaman doğru ise­niz, (ölmüş olan) babalarımızı tekrar hayata getiriniz, demelerinden başka delilleri yoktur."

"Kıyamet gününde bir araya toplar." Çünkü bunun bilinen bir hikmeti vardır ki, o da şudur: Gerçek adaletin ve cezanın yerine getirilmesi. "Fakat insanların pek çoğu," düşüncesizlik ve sadece gözleri önündeki maddi ale­me baktıklarından, "gerçeği bilmiyorlar." [38]

 

Nüzul Sebebi:

 

"Dediler ki: Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır." ayetinin (24. ayet) nüzul sebebi hakkında İbni Münzir'in Ebu Hüreyre'den rivayet ettiği­ne göre Ebu Hüreyre şöyle demiştir: Cahiliyye dönemindeki insanlar şöyle derlerdi: Bizi, ancak gece ve gündüz helak eder. Bunun üzerine Allah, "De­diler ki: Hayat ancak, bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helak eder." ayetini indirdi. [39]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Küfür ve inatları sebebiyle müşriklerin hakka ve hayra ulaşmasının engellendiğini beyan ettikten sonra Allah, onların inançlarındaki fesat noktalarını da zikretmiştir: Öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmek; zanlar, evhamlar, tahminler ve taklide dayanmak; öldükten sonra dirilmeye delil olsun diye, ölmüş olan atalarının tekrar diriltilmesini isteyerek kudret sa­hibi Allah'ı kabul etmemek.

Allah onların bu düşüncelerini reddetmiştir. Allah Tealâ'nm onlara ce­vabı sadece kendi sözüyle davasını ispat değildir. O, ilk önce yaratmaya ka­dir olan Allah'ın, tekrar yaratmaya kudreti olduğunun ispatı şeklindedir. Sonra Allah, göklerde ve yerde mümkün olan her şeye kadir olduğunu be­yan ederek delili umumileştirdi. Sonra da, kıyamet gününün bazı dehşetli hallerini, bunların sebebiyle insanların diz üstü çökeceklerini, dünyada ka­yıt altına alınan ve sahiplerine şahitlik yapacak olan amel defterlerinin hakemliğine başvurulacağını zikretti. [40]

 

Açıklaması:

 

"Dediler ki: Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşa­rız. Bizi ancak zaman helak eder." Bu, ahireti ya da kıyameti inkâr nokta­sında, materyalist kâfirlerin, onlarla aynı görüşü paylaşan o dönemdeki Arap müşrikleri ve benzerlerinin sözleridir. Öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden bu müşrikler şöyle demişlerdir: "İçinde bulunduğumuz hayattan baş­ka hayat yoktur." Bu dünya evinden başka bir yurt yoktur. Bir kısım insan­lar ölüyor, bazıları yaşıyor, ahiret yok, kıyamet yok, bunun ötesinde hayat da yoktur. Bizi ancak günlerin ve gecelerin geçmesi öldürecektir. Yok eden, insanları helak eden ancak gece ve günlerin geçmesidir, yani tabiattır. Bu, açıkça öldükten sonra dirilmeyi yalanlamak, kıyameti açıkça inkâr etmek ve Allah'ı kabul etmemekten başka bir şey değildir.

Cahiliyye dönemlerinde Araplar, ancak dehrin (zamanın) etkin oldu­ğuna inanıyorlardı. Kendilerine bir zarar, bir zulüm veya istenmeyen bir şey isabet ettiği zaman, bunu dehre (zamana) nispet ederlerdi. Onlara, "Zamana sövmeyin, Çünkü Allah, zamanın ta kendisidir." yani zamana nis­pet ettiğiniz bu işleri gerçekte yapan yalnız Allah'tır. Dolayısıyla sövmek, dönüp dolaşıp Allah'a gider, denildi.

Buhari ve Müslim'in Sa/uTı'lerinde, Ebu Davud ve Nesei'nin Sünerile-rinde Ebu Hüreyre'den yaptıkları rivayette, Ebu Hüreyre şöyle demiştir, Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurdu: "Allah şöyle diyecek: İnsanoğlu beni inci­tiyor, dehre (zamana) sövüyor, halbuki ben zamanım, olaylar benim elimde­dir. Geceyi gündüzü evirip-çeviren benim." Bir başka rivayette: "Dehre söy-meyin, zira Allah, dehrin ta kendisidir." denilmiştir. İbni Cerir ve İbni Ebi Hatim'in Ebu Hüreyre (r.a.)'den rivayetlerine göre o, şöyle demiştir: "Cahi­liyye dönemindeki insanlar şöyle diyordu: Bizi ancak gece ve gündüz helak eder." Bu sebeple Allah kitabında şöyle buyurdu: "Dediler ki: Hayat, ancak bu dünyada yaşadığımızdır..."

Muhammed b. İshak'ın Ebu Hüreyre'den rivayetine göre Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Allah Tealâ şöyle diyecek: Kulumdan borç iste­dim, vermedi, kulum bana sövdü. Kulum, vay dehre! diyor. Halbuki dehr (zaman) benim. (Hadiseleri var eden dehr değil, benim!)"

İmam Malik'in Muvatta adlı kitabında Ebu Hüreyre'den rivayet ettiği­ne göre Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Sizden hiçbiriniz, vay deh­rin (zamanın) helakine! demesin. Çünkü Allah, dehrin (zamanın) ta kendi­sidir." Dehre yüklediğiniz anlam Allah'a aittir.

İmam Şafii, Ebu Ubeyde ve diğer alimler, Allah Rasul'ünün (s.a.) "Dehre sövmeyin, çünkü Allah, dehrin ta kendisidir." sözünü şu şekilde yo­rumlamışlardır: Cahiliyye döneminde Araplara bir sıkıntı, bir belâ veya bir felâket geldiğinde, vay dehrin helakine! derlerdi. Bu felâketleri dehre isnat ederek, ona söverlerdi. (Türkçemizde zalim felek, kahpe felek ifadeleri de aynı bağlamdadır.) Halbuki bu fiillerin faili ancak Allah'tır, dolayısıyla Al­lah'a sövmüş oluyorlardı. Çünkü hakiki fail (yapıcı, yaratıcı) Allah'tır. Bu itibarla insanlar, dehre sövüp, kötülemekten yasaklanmışlardır. Çünkü Al­lah, onların kastettiği dehrin ta kendisidir. Bu fiilleri dehre isnat ediyor­lar.[41]

Allah, onların bu düşüncelerini, herhangi bir delile dayanmadığını be­yan ederek, şöyle buyurdu: "Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur. On­lar sadece zanna göre hüküm veriyorlar." Yani onlar bu sözü ancak şüphe içerisinde, işin gerçeğini bilmeden söylemişlerdir. Aklî veya naklî hiçbir de­lilleri yoktur. Dayanakları, delilsiz zan ve tahminden başka bir şey değildir.

Razi şöyle demiştir: Bu ayet, delilsiz ve şahitsiz söylenen sözün batıl ve fasit olduğuna en kuvvetli delillerdendir. Zan ve tahminlerin peşinden gitmenin de Allah yanında kabul edilir tarafı olmadığını gösterir.[42]

Sonra Allah şöyle diyerek onların şüphesini ve öldükten sonra dirilme­yi inkâr delillerini zikretmiştir:

"Onlara açıkça ayetlerimiz okunduğu zaman: Doğru sözlü iseniz, ata­larımızı getirin demelerinden başka deliller yoktur." Yani onlara, Allah'ın kudretini ve öldükten sonra diriltmeye olan gücünü gösteren apaçık Kur'an ayetlerinden bir kısmı okunduğu, kendilerine delil getirilip, hak açıklandığı ve Allah Tealâ'nın, insanlara tekrar hayat vermeye kadir oldu­ğu beyan edilince, ölmüş babalarının tekrar diriltilmesini istemekten baş­ka bir delilleri olmaz. Ve o müşrikler o zaman şöyle derler: "Ey Müminler! Öldükten sonra dirilmenin mümkün olması konusunda eğer doğru iseniz, söyledikleriniz hak ise, atalarımızı diriltin ki, onlar, öldükten sonra diril­menin doğruıuğu konusunda bize bilgi versinler."

Bu basit bir sözdür. Çünkü ba's, dünya sona erdikten sonra olacaktır. Bir şeyin şimdi olmamasından, gelecekte, yani kıyamet gününde de olma­yacağı anlamı çıkmaz.

Sonra Allah Tealâ, ba'sin mümkün olduğunun delilini zikrederek şöyle buyurdu: "De ki: Allah sizi diriltir, sonra öldürür, sonra sizi şüphe götürme­yen kıyamet gününde biraraya toplar."

Ey Peygamber! Öldükten sonra dirilmeyi (ba'si) inkâr eden bu müşrik­lere şöyle söyle: Şüphesiz Allah, dünyada size hayat verdi. Ecelleriniz sona erince canınızı alacak, sonra hepinizi kıyamet gününde şüphe olmayacak bir şekilde biraraya toplayacaktır. Çünkü ilk defa yaratan Allah için tekrar yaratma güç değildir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: "İlkin mah­lûkunu yaratıp (ölümden) sonra bunu (yaratmayı) tekrarlayan O'dur ki, bu O'nun için pek kolaydır." (Rum, 30/27).

Yüce Allah'ın adil ve zulümden münezzeh olması, öldükten sonra di­rilmenin ve kıyametin gerçek olmasını gerektirir.

"Fakat insanların pek çoğu bilmezler." Yani insanların büyük çoğunlu­ğu -bunlar o zamanın Arap müşrikleri- iyice düşünmeden ba'si inkâr eder­ler, ilmî gerçeği idrak edemezler, işin görünmeyen (manevi) taraflarını dü­şünmeden, sadece maddi yönlerine bakmakla yetinirler. Bu sebeple de be­denlerin tekrar dirilmesini uzak görürler. Nitekim yüce Allah, şöyle buyur­du: "Doğrusu onlar, o azabı uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görmekteyiz." (Mearic, 70/6-7). İşte böylece, insanın, hayvanın ve bitkinin sonradan yara­tılışını dikkate alarak, bunların var oluşunun, kudret ve hikmet sahibi Al­lah'ın varlığını gösterdiğinin farkına varamıyorlar.

Sonra yüce Allah, daha önce kudretini gösteren hususi delili zikret­mişken, şimdi daha umumi bir delili ifade ederek şöyle buyurmuştur:

"Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Kıyametin kopacağı gün var ya, işte o gün batıla sapanlar hüsrana uğrayacaklardır." Yani şüphesiz yüce Allah, göklerin ve yerin maliki ve her ikisinin hakimi olup dünya ve ahiret-te onlarda yegâne tasarruf sahibidir. Kullarından hiç kimsenin ve tapını­lan putların bu hususta Allah'a kesinlikle bir ortaklığı yoktur.

Haşir ve neşir konusunda söz söyleme imkânını beyan ettikten sonra Allah Tealâ kıyamet hallerini zikretmeye başladı. Bunların ilki de: "Kıya­metin kopacağı gün var ya..." ayetidir. Yani kıyametin kopacağı gün, batıl­lara sarılıp tutunan, gerçekleri yalanlayıp inkâr edenler, cehenneme gir­mek suretiyle hüsrana uğrayacaklardır. Cehenneme gidecekleri için o gün onların hüsranı apaçık ortaya çıkacaktır.

Daha sonra da yüce Allah, kıyamet gününün korkularım şöyle açıkladı:

1- "O gün her ümmeti diz çökmüş görürsün." Yani o gün korku ve endi­şenin şiddetinden dolayı her dinin mensubunu dizleri üzerine çökmüş gö­rürsün. İnsanlar, hesap anında olayın dehşetinden dolayı Allah'ın huzu­runda diz çökeceklerdir.

2- "Her ümmet kendi kitabına çağrılır." Yani her ümmet, kendi pey­gamberlerine indirilen kitaplarına veya amel defterlerine çağrılır. Nitekim yüce Allah, şöyle buyurmuştur: "...kitap konulur, peygamberler ve şahitler getirilir ve aralarında hakkaniyetle hüküm verilir. Onlara asla zulmedil­mez." (Zümer, 39/69).

3- "Bu gün yaptıklarınızla cezalandırılacaksınız." Yani kıyamet gü­nünde Allah size, dünyada yaptığınız iyi kötü amellerinizin karşılığını ve­recektir. Siz bu amellerinizin, karşılığını fazlasız ve eksiksiz olarak göre­ceksiniz.

4- "Bu, yüzünüze karşı gerçeği söyleyen kitabımızdır. Çünkü biz, yap­tıklarınızı kaydediyorduk." Yani bunlar, Hafaza meleklerine yazmalarını emrettiğimiz amel defterlerinizdir, onlar size şahitlik edecek ve eksik fazla olmaksızın bütün amellerinizi zikredecektir. Nitekim Allah şöyle buyur­muştur: "Kitap ortaya konmuştur: Suçluların, onda yazılı olanlardan kork­tuklarını görürsün. Vay halimize! derler, Bu nasıl kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsisini sayıp dökmüş. Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmet­mez." (Kehf, 18/49).

Bu ayetin tefsiri konusunda İbni Abbas ve diğerleri şöyle demiştir: "Hafaza meleklerine (koruyucu meleklere), insanlar adına amellerini yaz­malarını, tespit edip korumaları emredilmiştir. Bu melekler kulların amel­lerini yazar, sonra onları göğe yükseltirler. Bu yazıcı melekler, ellerindeki bilgilere uygun olarak, amel defterlerinin bulunduğu divanda diğer melek­lerle karşılaşırlar. Çünkü Allah, daha kullarını yaratmadan önce onlarla il­gili olan bilgileri o meleklere her gece levh-i mahfuzda ne bir harf fazla, ne de bir harf eksik olarak gösteriyordu. Sonra İbni Abbas zikredilen ayeti okudu. [43]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

1- Bu, müşriklerin ve materyalistlerin ahireti inkârlarını, öldükten sonra dirilmeyi yalanladıklarını ve cezayı yok saydıklarını içeren, açık bir haberdir. Bu, onların şu sözlerinden alınmıştır: "...ölürüz ve yaşarız..." yani bir kısmımız ölür, bir kısmımız yaşar, veya biz ölürüz, evlâtlarımız yaşar. Bizi ancak yıllar ve günler, zamanın akışı yok eder.

2- Onların ahireti inkârlarına dair aklî veya naklî hiçbir delilleri yok­tur. Onlar ancak zan ve tahminle konuşan bir topluluktur.

Kurtubî şöyle demiştir: Müşrikler çeşitli sınıflara ayrılırlar. Onlardan bir kısmı ba'si (öldükten sonra dirilmeyi) inkâr eder, bir kısmı yaratıcıyı kabul edip ba'si inkâr eder. Bir kısmı da bas konusunda şüphe içerisinde­dir, onu kesin olarak inkâr etmez. Müslümanlar arasında bir başka toplu­luk ortaya çıkmıştır ki, bunlar da, müslümanlardan korktukları için ba'si inkâr edemezler, tevile saparak, kıyameti bedenin ölümü diye kabul eder­ler, iddialarına göre sevap ve cazayı da, ruhlar için olacak bir takım hayal­lerden ibaret diye düşünürler. Bunların serleri, tüm kâfirlerin şerlerinden daha zararlıdır. Çünkü bunlar, hakkın üzerini örtüp fikirleri karıştırmak­tadırlar. Bunların gerçeği karıştırmasıyla da, insanlar aldanmaktadır. Hal­buki şirkini açıkça ortaya koyan müşrikten, her zaman müslüman sakın­malıdır.[44]

3- Müşriklere, ba'sin (öldükten sonra dirilmenin) olacağına dair indiri­len ayetler okununca, onların; ölmüş babalarımızı bize getirin de, söylediklerinizin doğruluğunu onlara soralım, demekten başka hiçbir savunmaları, delil veya şüpheleri olmaz.

Yüce Allah, onların bu sözlerine karşı, onlara şöyle cevap vermiştir: Sizler, babalarınızın sulbünde ölü nutfeler halinde iken Allah sizi dirilti­yor; sonra belirli ecel süresi dolunca sizi öldürüyor, daha sonra da sizi dün­yada dirilttiği gibi, kıyamet gününde de diriltip bir araya toplayacaktır. Ancak insanların pek çoğu, Allah'ın, kendilerini ilk defa yarattığı gibi, tek­rar yaratacağını bilmemektedirler. Halbuki bu ilk yaratmaya kadir olan Allah, onların babalarını önlerine getirmeye de kadirdir. Bu, Allah'a çok daha kolaydır.

4- Allah'ın, üstün kudretine ve öldükten sonra dirilmenin olacağına dair delillerinden birisi de gökleri ve yeri yaratması, onlarda hakimiyet ku­rup, tasarrufta bulunmasıdır. Kıyamet koptuğunda inkarcı kâfirlerin hüs­ranı apaçık ortaya çıkacaktır.

5- Kıyamet gününün büyük korku ve dehşet verici halleri vardır. On­lardan bazıları şunlardır:

a) Her ümmet, olayın dehşetinden korktukları için diz üstü çökecek­lerdir. Selman-i Farisi şöyle demiştir: Kıyamet gününde bir saat var ki, o, on seneye bedeldir. İnsanlar o saatte dizleri üzeri çökerek yere düşecekler­dir. Hatta İbrahim (a.s.) şöyle seslenecektir: Allah'ım! Bugün ben ancak kendim için bir şeyler istiyorum. (Ancak kendi derdimle meşgulüm!)

b) Her ümmet, kendi hesabına ve içerisinde hayır şer, amellerinin ya­zılı olduğu kitabına çağrılacaktır.

c) Ceza, hayır - şer, amelin miktarına ve nevine göre olacaktır.

d)  İnsanların söz ve fiilleri kesinlikle kaydedilmektedir. Dünyada her insan adına meleklerin kayıt yaptığı amel defterleri, sahiplerine şahitlik yapacaktır.

e) İnsanın, karşısına birden dikilen hakikatle karşılaşması: Bu da şu­dur. Allah'ın, meleklerine insanoğlunun dünyada yaptıklarını yazıp kay­detme emrini vermiş olmasıdır. Hz. Ali (r.a.) şöyle demiştir "Allah'ın her gün bir şeyle (bir defter ile) yeryüzüne inen melekleri vardır. Melekler o defterin içine insanoğullarının amellerini yazarlar." [45]

 

İtaat Eden Müminlere Ve Asi Kafirlere Verilecek Karşılık:

 

30- İman edip iyi işler yapanlara gelince, Rableri onları rahmetine kabul eder. budur.

31- Ama inkâr edenlere gelince on­lara: Ayetlerim size okunmuş, siz de büyüklenip günahkâr bir top­lum olmuştunuz, değil mi? denilir.

32-  Allah'ın vaadi haktır, o saatte şüphe yoktur, dendiği zaman: Kıya­metin ne olduğunu bilmiyoruz, onun bir tahminden ibaret olduğu­nu zannediyoruz. (Onun hakkında) kesin bir bilgi elde etmiş değiliz, demiştiniz.

33- Yaptıklarının kötülükleri- onla-

şey onları kuşatmıştır.

34- Denilir ki: Bu güne kavuşacağı­nızı unuttuğunuz gibi biz de bugün sizi unuturuz. Yeriniz ateştir, yar­dımcılarınız da yoktur!

35-  Bunun böyle olmasının sebebi şudur: Siz Allah'ın ayetlerini alaya aldınız, dünya hayatı sizi aldattı. Artık bugün ateşten çıkarılmaya­caklardır ve onların (Allah'ı) hoşnut etmeleri de istenmeyecektir.

36-  Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi, bütün alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.

37- Göklerde ve yerde azamet yalnız O'nundur. O, azizdir, hakimdir.

 

Belagat:

 

"Ayetlerimiz size okunmuş değil miydi?" Bu ifade soru olmakla birlikte öğrenme maksadı ile değil, kınama maksadı ile sorulmuş bir sorudur (istifham-ı tevbîhî).

"Denilir ki: Bu güne kavuşacağınızı unuttuğunuz gibi, biz de bugün si­zi unuturuz." Burada "istiare-i temsiliyye" vardır. Azap içerisinde kalan in­san, bir yerde hapsedilip de gardiyanın yiyeceksiz içeceksiz olarak unuttu­ğu kimseye benzetilmiştir. Vech-i şebeh (benzetme yönü) tek tek belli hu­suslar değil bir heyettir. Kastedilen mana şudur: Sizi azabın içerisinde terkedeceğiz ve size, unutulan bir kimse olarak muamele edeceğiz. Çünkü Al­lah Tealâ unutmaz.

"Artık bugün ateşten çıkarılmayacaklardır." Burada muhataptan gaib kipine "iltifat: dönüş" vardır. Onlar ihmal edildiğinden ve durumlarına önem verilmediğinden "siz" denilmemiş, "onlar" denilmiştir. [46]

 

Kelime ve İbareler:

 

Buradaki "...ayetlerim..."den maksat Kur'an'ın ve Kur'an'dan önceki Allah'ın şeriatlerini ihtiva eden kitapların buyruklardır. Burada günakâr-lar kâfirler demektir. "Mücrim" "müslim"in zıddıdır. Yani küfür günahı iş­leyen demektir.

Kâfirlere, "Allah'ın" ba's hakkındaki ve ölüleri kabirlerinden diriltece­ği konusundaki "vaadi haktır, o saatte" kıyametin geleceğinde "şüphe yok­tur denildiğinde... onun ancak bir tahminden ibaret olduğunu zannediyo­ruz. " "Biz" kıyametin geleceği konusunda "kesin bir bilgi elde etmiş değiliz, demiştiniz."

"Siz Allah'ın ayetlerini" Kur'an'ı "alaya aldınız" onun üzerinde hiç dü­şünmediniz "dünya hayatı sizi aldattı" da ba's ve hesap yoktur dediniz.

"Allah'ın ayetleriyle alay ettiniz" onları hiç düşünmediniz. Allah'ın ayetleri Kur'an'dır. "dünya hayatı (basit hayat) sizi aldattı da" ba's ve he­sap olmadığını söylediniz.

Allah'ın ayetlerini yalanlayıcılar hakkındaki vaadini yerine getirdiğin­den dolayı, "hamd" yani en güzel ifadelerle övgü "Allah'a mahsustur." [47]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Allah Tealâ kıyametin dehşetli hallerini beyan ettikten sonra, itaat eden müminlerin durumlarını, onlar için hazırladığı rahmet ve sevabı; kâ­firlerin hallerini, onlar için hazırladığı cezayı, azap ile alay etmelerinden ve dünyaya aldanmalarından dolayı başlarına gelecek olanları oradan çık­maları, tevbe etmeleri ve geçmiş günahlardan dolayı Allah'ı hoşnut et­meleri gibi bütün kurtuluş ümitlerinin sönerek cehennemde bırakılmak suretiyle unutulmuş muamelesi göreceklerini açıklamıştır.[48]

 

Açıklaması:

 

Bu ayetler, ister mümin, ister kâfir, kıyamet gününde Allah'ın kulları

hakkındaki hükmünü beyan etmektedir. Allah Tealâ birinci fırkanın hük­münü beyan ederek şöyle buyurdu:

"İnanıp iyi işler yapanlara gelince, Rableri onları rahmetine kabul eder. İşte apaçık kurtuluş budur." Yani Allah'ı, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü tasdik edenlere ve dinin buyruklarına uygun güzel işler yapanlara gelince, Rableri onları cennete koyacaktır. İşte bu cennete giriş gerçekten istenilenin elde edilişidir. Apaçık kurtuluş ve başarı ancak budur.

Ayette cennete rahmet denilmiştir. Rahmet ise cennettir. Peygam­berimiz (s.a.) sahih bir hadiste şöyle buyurmuştur: "Allah Tealâ cennete şöyle dedi: Sen, benim rahmetimsin, dilediğime seninle merhamet ederim."

İkinci fırkanın hükmünü beyan ederek ve onları kınayarak da şöyle buyurmuştur: "Ama inkâr edenlere gelince onlara: Ayetlerim size okunmuş, siz de büyüklenip, suçlu bir toplum olmuştunuz, değil mi? denilir." Allah'ın birliğini ve ba'si (öldükten sonra dirilmeyi) inkâr edenlere gelince, onlara kınanarak şöyle denilir: Allah'ın ayetleri size okunmadı mı? Elbette okun­du, ama siz kibirlenip, iman etmemekte direndiniz, onları dinlemek ve tabi olmaktan yüz çevirdiniz. Davranışlarınızda fasık bir topluluk haline gel­erek, günahları ve masiyetleri işlemeye, kalplerinizde ahireti, sevap ve cezayı yalanlamaya devam ettiniz. Bu sebeple Allah peşinden şu sözünü getirdi: "Allah'ın vaadi gerçektir, kıyamet gününde şüphe yoktur, dendiği zaman: Kıyametin ne olduğunu bilmiyoruz, onun bir tahminden ibaret ol­duğunu zannediyoruz, (onun hakkında) kesin bir bilgi elde etmiş değiliz, demiştiniz." Yani bu kâfirlere Allah Rasulü (s.a.) ve müminler vasıtasıyla: "Bas (öldükten sonra dirilme) hesap ve ahirette gelecek tüm konular hak­kında Allah'ın vaadi haktır, mutlaka olacaktır, kıyametin kopacağında asla şüphe yoktur, o halde bunlara inanın ve sizi azaptan kurtaracak şeyler yapın!" denildiğinde siz, şöyle dersiniz: "Biz kıyametin ne olduğunu bil­meyiz, onun vukuunu sadece bir tahmin, bir zan şeklinde düşünüyoruz, onun hakkında kesin bir bilgiye sahip değiliz. Kıyametin kopacağına da inancımız kesin değil.' O kâfirler, sanki bütün zanları yok saymışlar; sadece içinde ilim bulunmayan zannı almışlar ve şöyle demişlerdir, "...onun hakkında kesin bir bilgi elde etmiş değiliz."

Bu sert üslûptan sonra Allah onların karşılaşacağı azabı zikretmiştir.

"Yaptıklarınızın kötülükleri onlara görünmüş, alay edip durdukları şey onları kuşatmıştır." Yani çirkin amelleri ve kötü davranışlarının cezası onlara gözüktü ve onları çepeçevre kuşattı ve cehenneme girmek suretiyle amellerinin karşılığı kendilerine geldi, dünyada alay edip durdukları ve evham ve hurafelerden ibarettir, dedikleri şeylerle cezaya çarptırıldılar.

Sonra yüce Allah şöyle diyerek onların kurtuluş ümitlerini boşa çıkardı:

"Denilir ki: Bugüne kavuşacağınızı unuttuğunuz gibi, biz de bugün sizi unuturuz. Yeriniz ateştir, yardımcılarınız da yoktur." Kıyamet gününde on­lara şöyle denilir: Bugün sizi unutan kimsenin muamelesini yapacağım. Unutulup bir tarafa atılan ve önem verilmeyen bir eşyaya yapılan muamele gibi muamele edeceğim. Bugün için ameli terkettiğiniz ve son güne inanmadığınızdan dolayı, Allah'ın kitaplarında ahirete dair gelen ayetleri bilmezlikten geldiğiniz gibi ben de sizi azabın içerisinde bıraka­cağım. Sizin sığınacağınız mesken ve karargahınız ateşten başka bir şey değildir. Size yardım edecek ve sizi azaptan koruyacak yardımcılarınız da olmayacaktır.

Bununla Allah, onlara vereceği azabı üç çeşitte toplamıştır:

1- Onlardan rahmetini tamamıyla kesmesi,

2- Cehennemi onlara barınak yapması,

3- Onların, dost ve yardımcılarını kaybetmeleri.

Sahih hadiste sabit olduğuna göre: "Allah Tealâ kıyamet gününde bazı kullarına şöyle diyecektir: Sana eş nasip etmedim mi, sana ikramda bulun­madım mı, emrine atları ve develeri vermedim mi, reislik ve ganimet im­kânı vermedim mi? Bunun üzerine kul: "Evet ya Rabbi!' diye cevap verecektir." Allah, "Benimle karşılaşacağını düşündün mü?" diye soracak, kul da "Hayır" diyecektir. Allah da "Sen beni unuttuğun gibi bugün de ben seni unutuyorum." diye karşılık verecektir.

Sonra Allah bu azabın sebeplerini şöyle zikretti: Bunun böyle ol­masının sebebi şudur: "Siz Allah 'in ayetlerini alaya aldınız, dünya hayatı sizi aldattı. Artık bugün ateşten çıkarılmayacaklar ve onların özür dilemeleri de kabul edilmeyecektir." İşte başınıza gelen bu azap, Allah'ın kitabı Kur'an'ı alaya almanız, dünyanın sizi süs ve zinetleriyle aldatması, sizin de onlara meyliniz ve dünyadan başka bir yurdun olmadığını ve ba'sin (öldükten sonra dirilmenin) de olmayacağına inanmanız sebebiy­ledir. Bugün onlar cehennemden çıkarılmayacaklardır. Onlardan Allah'ın itaatına dönüp rızasını kazanmaları da istenmeyecektir. Çünkü o gün tev-benin kabul edilmeyeceği, mazaretin fayda vermeyeceği bir gündür.

Allah Tealâ ba'se (öldükten sonra diriltmeye) olan kudretini afaki ve enfüsi delillerle ispat edip, mümin ve kâfirler hakkında hükmünü zikret­tikten sonra -bize, kendisini nasıl öveceğimizi öğretmek için- zatını lâyık olduğu şekilde övdü ve şöyle buyurdu: "Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi, bütün alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur." Samimi hamd, birçok nimetlere karşılık eksiksiz şükür, göklerin ve yerin yaratıcısı ve her ikisin-deki insanlar, cinler, hayvanlar, cisimler, ruhlar, zat ve sıfatlar gibi çeşitli dünyaların yaratıklarının sahibi bulunan Allah'a mahsustur.

"Göklerde ve yerde bütün azamet yalnız O'na aittir. O azizdir, hakimdir." Göklerin ve yerin her tarafında azamet, ululuk, celâl ve saltanat an­cak Allah'a mahsustur. O yüce Allah, güçlüdür, hakimiyetinde ezici güce sahiptir. O'nu kimse mağlup edemez. Bütün sözlerinde, fiillerinde, buyruk­larında ve bu dünyadaki tüm hükümlerinde hikmet sahibidir.

Ahmet b. Hanbel, Müslim, Ebu Davud ve İbni Mace'nin: Ebu Hüreyre ve Ebu Said (r.a.)den rivayet ettikleri sahih kudsî hadiste Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Allah Tealâ şöyle buyuruyor: Azamet benim izarım, kibriya ridamdır. Bunlardan biri konusunda kim benimle müna­kaşa ederse onu cehennemime koyarım." [49]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

1- Allah'ın rızasına uygun güzel ameller (amel-i salih) işleyip farzları eda eden, günahlardan ve çirkinliklerden kaçınan müminlerin sevabı huld ve naim cennetlerine girmektir.

2- Allah'a bir başka ilâhi eş koşan masiyetleri işleyen, Allah'a itaat­ten, hükümlerini kabul edip şeriatlerine tabi olmaktan yüz çeviren müşrik kâfirlerin cezaları ise cehennem ateşine girmektir. Bu durum cezayı hak etmenin ancak dinin gelmesinden sonra olabileceğini göstermektedir.

3-  Kâfirler, Allah'ın Kur'an'daki ve diğer peygamberlere indirilen kitaplardaki ayetlerine tabi olmadıklarından ve onlara kulak vermedik­lerinden dolayı cezalandırılacaklardır.

4- Müminler, kâfirlere: Allah'ın sevap ve ceza konusundaki vaadini ve kıyametin şüphesiz geleceğini kesin dille hatırlattıklarında kâfirler bunu inkâr ederek yalanlamışlar ve: Kıyamet hak mıdır, yoksa batıl mıdır, bil­miyoruz, biz ancak ilme ve kesin karara götürmeyecek bir zan içerisin­deyiz. Kıyametin geleceğine dair kesin ve güvenilir bir bilgimiz yok, diye cevap vermişlerdir. Bunlar ba's ve kıyamet konusunda şüphe içerisinde olan müşrikler grubu olup Allah'ın şu kavlinde: "Dediler ki: Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır, (kimimiz) ölürüz, (kimimiz) yaşarız." diyerek ba'si (öldükten sonra dirilmeyi) kesinlikle inkâr eden daha önce geçmiş olan müşrikler grubundan ayrıdır.

5-  Ahirette gerçekler ve olaylar kesin bir şekilde ortaya çıkacak ve kâfirlerin işledikleri amellerin kötülük ve çirkinlikleri ortaya dökülecektir. Dünyada iken Allah'ın azabı ile alay ediyorlardı. Şimdi alay ettikleri bu azap kendilerini çepeçevre kuşatacaktır.

6-  Azabın üç çeşidi vardır: Allah'ın rahmetinin onlardan tamamıyla kesilmesi, gidecekleri ve kalacakları son durağın cehennem ateşi olması ve nihayet yardımcı ve dostlarını kaybetmeleri.

7-  Kıyamet günü kâfirlere şöyle denilecektir: Sizin bu üç çeşit azaba müstehak olmanız, üç çeşit şirkin içinde olmanız sebebiyledir. Gerçek dini inkârda ısrar edip onunla alay etmek, dünya sevgisi içerisinde kaybolmak ve tamamıyla ahiretten yüz çevirmek. Birincisi ve ikincisi Allah'ın şu kavli içindedir: "...siz Allah'ın ayetlerini alaya aldınız..." üçüncüsü de Allah'ın şu sözüdür: "...dünya hayatı sizi aldattı..."

8- Kâfirler için ebediyyen ateşten çıkış olmadığı gibi, Allah'ı razı etme ihtimali, tevbe, Allah'a yönelme ve Odan özür dileme konularında da bir ümit yoktur. Nitekim Cenabı Allah şöyle buyurmuştur: "Oradan çıkmak is­tedikleri her defasında geri çevrilirler." (Secde, 32/20).

9- Bütün hamdler ve bütün güzel övgüler göklerin, yerin, diğer bütün âlemlerin yaratıcısı ve sahibi olan Allah'a mahsustur. O azamet ve celâliyle, beka ve saltanatıyla, kudret ve kemaliyle, üstün hikmeti, rahmeti, lütuf ve insanıyla tektir. Bunlar gösteriyor ki, mahlûkatın Ondan başka ilâhı, Rabbi yoktur. Ondan başka ihsan ve ikram edecek de yoktur. [50]



[1] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/211.

[2] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/211.

[3] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/211-213.

[4] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/213.

[5] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/214.

[6] Zemahşerî, III/112.

[7] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/214-215.

[8] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/215-217.

[9] Razî, XXVII/257-258.

[10] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/217-218.

[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/219.

[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/219-210.

[13] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/220.

[14] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/220.

[15] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/220-222.

[16] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/222-223.

[17] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/224.

[18] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/224.

[19] el-Vahidî, Esbâbu'n-Nüzul, s. 215; en-Nisaburî, Garâibu'l-Kur'an, XXV/76.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/224-225.

[20] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/225.

[21] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/225-226.

[22] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/227.

[23] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/228.

[24] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/228-229.

[25] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/229.

[26] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/229-231.

[27] Bu, "...(Ey Ümmetler!) sizden herbirinize bir şeriat ve bir yol verdik..." (Maide, 5/48) ayetinden ve yukarıda zikri geçen ayetten dolayı, bizden öncekilerin şeriatını bizim için şeriat (delil) kabul etmeyen Şafiilere bir cevap mahiyetindedir.

[28] İbnü'l-Arabî, Ahkâmu'l-Kur'an, IV/1682.

[29] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/231-232.

[30] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/233.

[31] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/233-234.

[32] Razî, XXVII/2666.

[33] Kurtubî, XVT/170.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/234-325.

[34] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/235.

[35] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/235-237.

[36] Nisaburî, Garâibu'l-Kur'an, 25/78-79.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/237-238.

[37] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/239.

[38] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/240.

[39] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/240.

[40] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/.240

[41] İbni Kesir, IV/151.

[42] Razî, XXVII/270.

[43] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/241-244.

[44] Kurtubî, XV/172.

[45] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/244-245.

[46] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/246-247.

[47] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/247.

[48] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/247.

[49] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/247-250.

[50] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/250-251.